Fiyat denetimi tarih boyunca ekonomilerin temel meselelerinden birini oluşturagelmiştir. Enflasyon belki, gelir dağılımını bozucu, sosyal kutuplaşmayı hızlandırıcı yönleriyle günümüzün bir meselesidir. Ancak geçmişte de kamu otoriteleri fiyat artışlarına duyarlı olmuşlardır. Bu arada İslâm ve Osmanlı uygulamasında halkın refahı gerekçesiyle fiyat istikrarının sağlanması amacıyla etkin bir sistem kurulmuştur. Bu sistem, fiyatları iktisadî kuralların pek dışına çıkmadan tesbit ve denetleme amacını güden narh sistemidir.
Serbest piyasa başıboşluk değildir. Fiyat ve kalite her zaman bir şekilde denetlenmiştir.
Canlılar aleminde süregelen rekabet "büyük balık küçük balığı yutar" gerçeğinin temel olduğu tabîî denge olgusuna yol açmıştır. Aydınlanma çağı bu tabiî düzenin yeni sosyal düzene örnek olması düşüncesini yerleştirmişti. "Bırakınız yapsınlar-laissez-faire" anlayışı ve uygulaması bunun bir yansımasıdır. Bu yaklaşım “irâde-i cüziye”yi hesaba katmayan “cebriyeci” bir anlayıştır.
İktisâdî anlamda rekabetin bir süre sonra rekabeti öldürdüğü ve şu veya bu şekilde anlaşmalarla sonuçlandığı bilinmektedir. Bu yüzden daha işin başında yardımlaşma ve dayanışmanın bir esas olarak kabul edilmesi tekelcilik gibi arzu edilmeyen şeylerin doğmasına yol açacak ortamın belirmesini büyük ölçüde önler.
Narh sistemi fiilen mevcut eksik rekabet piyasalarında tekeller ile mücadele ederek, tam rekabette oluşabilecek fiyatı hâkim kılmayı amaçlamış olup piyasa şartlarının fiyatları etkilediği gibi fiyat politikasının da piyasaları etkilediğini ve düzenlediğini göstermiştir. Bazen ise üreticilerin aleyhine olabilmiştir.
Osmanlı Devleti de narh sistemi yoluyla fiyatları denetimsiz bırakmamıştı. Narh fiyat (ve kalite) denetim sistemi olduğu kadar dar anlamıyla başta ekmek, buğday, un gibi temel gıda maddelerine Esnaf tarafından konan ve kadı sicillerine kaydedilen âzamî fiyattı.
Bir fiyat istikrarı unsuru olarak para politikası uygulayan, ihtikâr (karaborsacılık) ve diğer tekelci eğilimlerin önlenmesi amacıyla mücadele eden Osmanlı Devleti'nin ticaret ve fiyat politikası İslâm iktisadına dayanmaktaydı. Osmanlı fiyat istikrarını narh sistemi ile sağlamaya çalışmıştı. Narh sistemiyle, ürün arzının fazla olduğu ve arz fazlalığına bağlı fiyatların düşük olduğu dönemlerde üreticinin, arzın az olduğu ve buna bağlı fiyatların yüksek olduğu dönemlerde ise tüketicinin refahını korunmaya çalışılmaktaydı. Eksik rekabet piyasalarında ortaya çıkan aksaklıkların, arz ve talep miktarlarına müdahale yoluyla giderilmesi Osmanlı fiyat politikasının esasını teşkil etmektedir.
İslâm iktisadının eksik rekabet şartlarında, halkın refahı için fiyatlara müdahale edilmesi ilkesi geniş bir uygulamaya sahip olmuştur. Üretim ve iç ticarette esnaf ve narh sistemi ön plandaydı. Mal arzında miktar kadar malların kaliteli olmaları ve standartlara uygunluğu da önemliydi. Nitekim fiyat ve kalite denetimi ile standardizasyon narh sistemi olarak yaşamıştır.
Fiyat denetiminin en esaslı yolu mal bolluğunu sağlamaktır. Bunun için tekelciliklerin önlenerek, aracıların ortadan kaldırılması ve malların üreticiden tüketiciye en kısa yollardan intikal etmesi sağlanmaya çalışılmıştı. Burada da tahsis siyaseti uygulanıyordu.
İslâm ekonomilerinde, bu arada Osmanlı ekonomisinde, narh sisteminin, fiyat denetimi yanında kalite denetimi ve standardizasyonu da ihtiva etmesinin temel sebebi cehl ve garârın giderilmesidir. Yine üretimin miktarı yanında kalitesi ve standartlara uygunluğu da denetim altında tutulması üretici ve tüketiciyi korumaya yönelikti. Yani bu aynı zamanda bilinmezlik ve belirsizliklerin giderildiği reel ekonominin gereğidir.
Buna göre fiyatların, ilke olarak, tekelci müdahalelerin olmadığı bir piyasada serbestçe oluşması istenmiştir. Tekelci eğilimler önlenemediği takdirde fiyatların serbest piyasada oluşabilecek fiyatın ne olacağı araştırılarak bir fiyat ve kalite denetim sistemi oluşturulmuştur.
Osmanlı-İslâm ekonomisi kendine mahsus bir piyasa mekanizması oluşturmuştur. Bu sistemde bir yandan mümkün olduğu kadar tam rekabet şartları gerçekleştirilmeye çalışılırken, bir yandan da rekabetin rekabeti öldürmesi engellenmek istenmiştir. Bunun için etkili bir piyasa denetimi sağlanmış ve ihtikar gibi tekelci eğilimlerle mücadele edilmiştir. Fiyat istikrarının sağlanması sosyal refah için elzem görülmüştür. Yine bu amaçla üretim, dağıtım ve tüketim, makro anlamda, planlanmıştır.
Narh ve ihtisap defterleri, çağdaş yaklaşımla, tüketicinin ne kadar etken korunduğunu gösterdiği gibi reayaya ne kadar önem verildiğini de vurgular. Osmanlı dönemde narh sistemi sayesinde tüketiciler, “cebriyeci” bir anlayış olan eksik rekabet piyasalarının görünmeyen eline bağlı değillerdi ve dolayısıyla “koruma” altında idiler.
İslâm iktisadının eksik rekabet şartlarında fiyatlara müdahale edilmesi gerektiği ilkesi Osmanlı iktisat düşüncesi ve tatbikatında büyük bir yere sahip olmuştur. Piyasaların yapısı böyle bir fiyat tesbiti (narh koyma, tesir) uygulamasını zaruri kılıyordu. Osmanlı siyaset yazarları narhın halkın refahı için gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Bu husus belgelere de yansımıştır.
Narh Klasik dönem Osmanlı tarihinde fiyat politikasının esasını teşkil etmiştir. uygulamasında temel ölçü arz ve talep şartları olup, tekelci eğilimlerin tesiri giderilmek istenmektedir. Bu şartlar değiştikçe tesbit edilen fiyatlar da değişiyordu. Özellikle zirâî ürünlerde arz şartlarının çok değişken olması böyle bir uygulamayı zorunlu kılıyordu. Yine talebin normalin üstünde yükseldiği Ramazan ayı öncesinde de fiyatların yeniden tesbiti gerekiyordu. Nihayet hassa pazarbaşının muhtesiblikçe onaylanmış bir narh defterini her ay İstanbul şehreminine teslim etmesi bir gelenekti.
Arz ve talep şartları kuraklık, ulaşım zorlukları, üretimin savaş, iklim, abluka vs. sebeplerden dolayı azalması sonucu arzda bir daralma olduğunda narh fiyatları yükseltilir, arzın genişlemesi halinde düşürülürdü. Para birimi olan akçenin değer kaybetmesi narh fiyatlarında topyekûn bir yükselmeye, değer kazanması ise topyekûn bir azalmaya yol açardı. Fakat bu yükselme veya düşme oranları her malda aynı olmazdı. Yine mâliyeti yükselen malda, yeni fiyat tesbiti yapılırdı.
Ortalama kâr işin özelliğine göre genellikle yüzde 10-20 arasında değişiyordu. Maamafih kahve gibi ülkenin uzak bölgelerinden getirilen veya ithal edilen malların maliyetlerinin tesbitinde güçlük olduğundan esnaf ile kadılık arasında bir pazarlık marjı bırakıldığı anlaşılıyor. Tesbit edilen narh gerekli belgelerle tesbit edildikten sonra kadı sicillerine geçirilir ve esnaf ile halka ilan olunurdu.
Narh uygulaması iktisadî ve içtimaî bir tedbir olarak haksız kazancı engellemeye ve maddî imkânları sınırlı olan halkı korumaya yönelikti. Narh tespiti yapılırken malın kalitesi göz önünde bulundurulmaktaydı. Malın kalitesine göre fiyat değişmekte olup, dolayısıyla herhangi bir mal üzerinde narh uygulanması kaliteyi düşüren bir unsur değildi. Hatta narh verilmesi taraflar riayet ettikleri sürece kaliteyi belirli bir seviyede tutmaktaydı.
Narhların tesbiti kadıların başkanlığında kurulan komisyonların göreviydi. Bir malın fiyat tesbit komitesi ilgili Esnafın şeyh, kethudâ, yiğitbaşı, ehl-i hibre gibi yönetici ve uzmanlarıyla halkın temsilcilerinden oluşuyordu. Esnaftan fiyatların yükseltilmesi talebi geldiğinde komite huzurunda çaşni tutulur, yani bir üretim süreci oluşturulur; malın hammadde halinden nihaî mal oluncaya kadar geçirdiği safhalardaki mâliyetleri, çalışma süresi ve ücretler müşahede ile tesbit edilir, yeterli kâr bırakması halinde fiyatların yükseltilmesine gerek duyulmazdı.
Narh toptancı (getürücü, misafir) ve perakendeci (mukim, oturucu) için ayrı ayrı tesbit edilirdi. Toptancıların dükkân açıp perakendecilik yapmaları yasaktı. Malın toptancıdan perakendecilere intikali belli bir düzen içinde gerçekleştirilir, Esnafın hammaddesiz ve malsız kalmaması amaçlanırdı.
Narh düzenini bozma teşebbüsünde bulunanlar kalebendlik, cezirebendlik gibi hapis cezalarına çarptırılırlardı. Bizzat padişahın zaman zaman denetimlere katılması devletin konuya verdiği önemi gösterir.
Narh sistemi Tanzimat’ın getirmek istediği liberalist ekonomiye uygun değildi. Bu yüzden Tanzimat Esnaf sistemini etkisizleştirdi.
Narh sisteminin piyasaları bozucu ve karaborsa yaratıcı bir uygulama olduğu savunulur. Serbest piyasa ekonomisi taraftarları narhın kaynak ve mal dağılımını bozan ve iktisadın kanunlarına uymayan bir uygulama olduğu görüşündedirler. Şüphesiz bu yaklaşım tam rekabet şartlarının geçerliliği halinde doğru olacaktı. Ancak gerçek hayatta var olan piyasa türü eksik rekabet piyasalarıdır. Tekelci eğilimlerin fiyatların ve mal dağılımının belirlenmesinde önemli yeri vardır. Bu enflasyonun da önde gelen sebeplerindendir.
Günümüzün sosyal devleti taban fiyatları ve destekleme alımları yoluyla tam rekabete en çok yaklaşan tarım ürünleri piyasalarında bile narha benzer uygulamalarla üreticiyi korumaktadır. Tüketiciyi koruma yönündeki narh teşebbüsleri ise hatalı uygulamalar yüzünden karaborsa tehlikesini beraberinde getirmektedir. O halde çözüm piyasalardaki tekelci eğilimlerin kırılarak mümkün olduğu kadar tam rekabet şartlarına yaklaşmak ve fiyatların arz ve talep şartlarına uygun oluşmasına ortam hazırlayarak fiyat denetimini sistemleştirmektir.
İşte Osmanlı narh sistemi piyasaları bu şekilde bir düzenleme ve fiyatların normal arz (maliyet) ve talep şartları içinde tesbiti yönünde bir uygulama olarak görünüyor. Bu, aynı zamanda rekabetin rekabeti öldürmesinin engellenmesi ve tekelci eğilimlerin en aza indirilmesi hedeflerine yöneliktir. Bir başka deyişle narh sistemi fiilen mevcut eksik rekabet piyasalarında tekellerle mücadele ederek, tam rekabette oluşabilecek fiyatı hâkim kılmayı amaçlamıştır. Nitekim bu sistemin karaborsaya sebep olmaması ve asırlarca uygulanabilmesi bu yolun sağlıklı olduğunu gösterir. Yine narh sistemi piyasa şartlarının fiyatları etkilediği gibi fiyat politikasının da piyasaları etkilediğini ve düzenlendiğini göstermiştir.
Kadıların Esnafla ilgili en önemli görevlerinin başında narh meselesi gelmekteydi. Osmanlılar, özellikle zorunlu ihtiyaç mallarında narh uygulamasını yürürlükte tutmuşlardır. Esnafın malını kaça satacağını, malın hammaddesini nasıl temin edeceğini, imalat sürecinde nelere uyulacağını ve o malın nasıl imal edileceğini, nasıl pazarlayacağını en ince ayrıntısına girerek belirlemeye ve Esnafı buna uymaya zorlayan devlet, ekonomi ve onun bütün süreçlerini devlet denetiminde tutmuştur. İlk bakışta yanlış ve ters gibi gelen bu uygulamalar, o devirlerin iç ve dış şartları göz önüne alındığında normal ve gerekli kabul edilebilir.
Narh uygulaması zorunluluğunu ortaya çıkaran fiyat artışları ise doğal ve siyasî nedenler olmak üzere iki kısımda ele alınabilir. Doğal sebepler, her çeşit doğal afet ile kuraklık gibi faktörlerdir. Siyasî sebepler ise, savaşlar, devlet gelirini arttırmak için konan vergiler, isyanlar ya da abluka nedeniyle ticaret yollarının kapanması ile paranın değerinin düşürülmesiydi.
Esnaf sistemi, kalite kontrol ve standardizasyonu ile fiyat istikrarını sağlayıcı, haksız rekabeti, üretim kesintisini, aşırı üretimi ve işsizliği önleyici bir anlayışa dayanıyordu. Sistem yarı özerk yapısıyla devletin uyguladığı narh politikasının en önemli yürütme ve denetim cihazını oluşturmuştur.
Üretimin miktarı yanında kalitesi ve standartlara uygunluğu da önemlidir. Narh sisteminin bir yönünü teşkil eden bu uygulama üretici ve tüketiciyi korumaya yönelikti. Özellikle sınâî ürünlerin standardizasyonu önemli bir konudur. Özellikle gıda üretiminde kaliteden taviz verilmemesi ve esnafın kanaatten uzaklaşıp birbirlerinin alanlarına girmemesi esastır. Başka sektörlerde de eski kuralların dışına çıkılmaması gerekir.
Narh sistemi fiilen mevcut eksik rekabet piyasalarında tekeller ile mücadele ederek, tam rekabette oluşabilecek fiyatı hâkim kılmayı amaçlamış olup piyasa şartlarının fiyatları etkilediği gibi fiyat politikasının da piyasaları etkilediğini ve düzenlediğini göstermiştir. Bazen ise üreticilerin aleyhine olabilmiştir.
Osmanlı Devleti de narh sistemi yoluyla fiyatları denetimsiz bırakmamıştı. Narh fiyat (ve kalite) denetim sistemi olduğu kadar dar anlamıyla başta ekmek, buğday, un gibi temel gıda maddelerine Esnaf tarafından konan ve kadı sicillerine kaydedilen âzamî fiyattı.
Bir fiyat istikrarı unsuru olarak para politikası uygulayan, ihtikâr (karaborsacılık) ve diğer tekelci eğilimlerin önlenmesi amacıyla mücadele eden Osmanlı Devleti'nin ticaret ve fiyat politikası İslâm iktisadına dayanmaktaydı. Osmanlı fiyat istikrarını narh sistemi ile sağlamaya çalışmıştı. Narh sistemiyle, ürün arzının fazla olduğu ve arz fazlalığına bağlı fiyatların düşük olduğu dönemlerde üreticinin, arzın az olduğu ve buna bağlı fiyatların yüksek olduğu dönemlerde ise tüketicinin refahını korunmaya çalışılmaktaydı. Eksik rekabet piyasalarında ortaya çıkan aksaklıkların, arz ve talep miktarlarına müdahale yoluyla giderilmesi Osmanlı fiyat politikasının esasını teşkil etmektedir. İstanbul'da genel fiyat düzeyinin 1469'dan 1914 yılına kadar, yaklaşık olarak 300 kat arttığı görülüyor. Bunun yıllık aritmetik ortalaması yüzde 1.3’tür.
Bunun yanında narh sistemi fiyat ve kalite denetimini sürdürmüştür. Para ve mâliye politikalarının amaçlarının başında fiyat istikrarını sağlamak gelir. Klasik dönemde Osmanlı Devleti fiyat kontrolü (narh sistemi) yoluyla bir yandan fiyat istikrarını sağlamaya çalışırken diğer yandan devletin iktisadî ilkelerinden iâşecilik (provizyonizm) politikası ile içtimaî düzenin korunmasına, ihtiyaçların karşılanmasında kullanılan mal ve hizmetlerin bol, kaliteli ve ucuz olarak temin edilmesine ayrıca üretimin devamlılığına gereken özeni göstermekteydi.
Bu çerçeve içinde Osmanlı ülkelerinde fiyatları yukarıya doğru çeken birkaç eğilim söz konusu olmuştur. Bunların başındaki XVI. yy’ın sonlarından itibaren etkisini şiddetlendiren dünya maden akımlarıdır ki daha çok Amerika'dan Avrupa'ya ve Ortadoğu'ya intikal eden gümüşlerin ortaya çıkardığı fiyat hareketlerinden kaynaklanır. Bu zamanımıza göre önemsiz de olsa bir fiyat artışı olgusunu ifade eder. Bunun sonucunda Osmanlı hesap birimi olan akçenin değerinde zaman içerisinde düşmeler olmuş, iç ve dış fiyat farklılıkları Batı'ya mal, doğuya ve güneye kıymetli maden akımı ortaya çıkarmıştır. XVI. yy’ın sonlarından XVII. yy’ın ortalarına kadar uzanan bu fiyat artışı döneminde fiyatlar yaklaşık olarak 5 kat artmıştır.
Tekelci eğilimlerin engellenmesi, mal arzının yüksek seviyede tutulması, malların üreticiden tüketiciye en kısa yollardan intikalinin sağlanması fiyat istikrarının önemli âmillerini oluşturmuştur.
Osmanlı Devleti'nde fiyatlar toptan ve perakende düzeyinde diğer ülkelere göre genelde düşüktü. Fakat ülke içerisinde bölgesel fiyat farklılıkları bulunmaktaydı. Bu durum ülkenin tek bir pazarının olmamasından kaynaklanmaktaydı.
XVI. yy’da Amerika'dan Avrupa'ya intikal eden gümüş stoklarının Avrupa'da fiyat hareketleri ortaya çıkardığı bilinmektedir. Başlangıçta Aztek, İnka ve Maya uygarlıklarının yok edilmesiyle altın ve gümüş stokları ele geçirildi. 1540’larda Meksika'da zengin gümüş madenlerinin keşfi de Avrupa’ya gümüş akımını arttırdı.
Aslında miktar teorisi yani para arzındaki artışın fiyatlarda da bir artışa yol açtığı görüşü doğrudur. Ancak bu artış madenî para rejiminde çok sınırlı kalmaktadır. Belki asırlarca parasal sebeple artmamış olan fiyatlarda bir kıpırdanmaya yol açmıştır.
Osmanlılarda da aynı durum, ülkedeki gümüş arzının yükselmesi için gerekli olan bir sürenin sonunda görülmüş, yani fiyatlarda bir kıpırdanma olmuştur. Gümüş arzı, 30 gr. ağırlığındaki iri gümüş sikkelerin yani kuruşların XVI. yy’ın ikinci yarısından itibaren ülkeye girmesiyle artmaya başladı. Gümüş paranın bollaşması bu paraların değerini düşürüyor ve dolayısıyla mal fiyatlarını yükseltiyordu. Bu yüzden 1578-1590 İran savaşları sırasında 1586'da akçede ilk büyük tağşîş (devalüasyon) yapıldı.
Bu döneme ait Süleymâniye imâreti defterlerindeki gıda maddeleri fiyatlarından anlaşıldığına göre 1585-1606 arasında 21 senede nominal fiyat artışları %531 (yıllık %9.2), reel fiyat artışları ise %165 (yıllık 4.8) olmuştu. Görüldüğü gibi rakamlar bu 'fiyat devrimi'nin günümüz şartlarına göre enflasyonun eşiğinde kaldığını göstermektedir. Bunun temel sebebi madenî para sisteminin yapısıyla Osmanlıların uyguladıkları fiyat denetim politikasıdır.
Bu eğilimin benzeri 1688-1691 yılları arasında mankur tedâvülü esnasında yaşanmıştı. Fakat bununla ilgili fiyat artış rakamlarına sahip değiliz. Fiyat hareketlerinin görüldüğü bütün XVI. yy. boyunca yıllık fiyat hareketleri nominal olarak % 2’ye, reel olarak % 1'e bile varmamaktadır.
Avrupa’da gümüşün bollaşmasının yol açtığı fiyat artışları bazı iktisat tarihçilerince 'fiyat devrimi' olarak adlandırılmıştır. Para bolluğu Avrupa ekonomilerini Osmanlı ekonomisinden çok daha fazla şiddetle sarsmıştır. İspanya ve Almanya'nın devlet iflasları istisnaî haller değildi.
Yıllık ortalama fiyat artışları dikkate alındığında 'fiyat devrimi' ifadesinin oldukça mübalağalı olduğu söylenebilir. Amerika'nın keşfinden XVII. yy’ın başlarına kadar Avrupa'ya aktarılan kıymetli maden miktarlarına göre XVI. yy’ın sonlarında Avrupa'nın altın ve gümüş stoku 1 yüzyıl öncesine göre 3 misli olmuştu. Yıllık ortalama para artışı 1493-1600 arasında % 3 civarında olmuş, bu oran XVII. yy. başında % 1.5 olmuş, daha sonra % 1'in altına düşmüştür."
Fiyat artışlarının görüldüğü 1551-1600 yılları arasında Avrupa'nın çeşitli şehirlerinde kaydedilen en yüksek toplam fiyat artışları ve bunlardan hareketle geometrik ortalama yoluyla bulduğumuz yıllık fiyat artışları incelendiğinde yıllar itibariyle etkili olan bir enflasyondan söz edemeyiz. Yıllık ortalama %1,2-2,2 oranlarında değişen fiyat artış oranları bunu göstermektedir.
Paranın miktarında meydana gelen artış, fiyatlarda da artışa yol açmaktaydı. Ancak bu artış madenî para rejiminde kağıt para rejimine göre daha sınırlı kalmaktaydı. Tam bir enflasyondan bahsedilememekle fiyat kıpırdamalarından bahsedilmekteydi.
XVIII. yy.'ın sonlarıyla XIX. yy'ın başlarında Osmanlı para birimindeki gümüş içeriğinin hızla düştüğü görülmektedir. En hızlı fiyat artışları da bu dönemde gerçekleşmişti. Uzun vadeli olarak değerlendirildiğinde en hızlı enflasyonun, en hızlı tağşiş döneminde ortaya çıktığı görülmektedir. Fiyatlar para biriminin içerdiği gümüş miktarıyla ters orantılı olarak veya tağşiş hızına bağlı olarak doğru orantılı olarak artış göstermiştir.
İkinci dönem dalgası XVIII. yy’ın sonlarında başlayan ve XIX. yy’ın ortalarına kadar devam eden büyük fiyat artışlarıydı. Bu dönemde fiyatlar yaklaşık olarak 12-15 kat arası artmıştır. Bu fiyat artışları esas olarak 1780'lerde başlayan ve Mahmûd II. döneminde hızlanan (1808–1839) tağşişlerle yakından ilişkiliydi.
XIX. yy’da Osmanlı Devleti genelinde, İstanbul özelinde tağşişlerin nisbî olarak fiyatları etkileyip etkilemediği yani kısa dönemde piyasaya yansıması hususu, para arzında meydana gelen değişiklikler, ürünlerin piyasadaki arz ve talep durumları ile birlikte değerlendirildiğinde enflasyondan bahsetmek zordur. Öte yandan çeşitli mallar ve hizmetler farklı özellikler taşıyan piyasalarda fiyatlanır. Mesela ithal malları piyasası, emek piyasası, tarım ürünleri piyasası hep farklı özellikler olan piyasalardır. Bazı zorunlu ithal malları piyasasına yapılan devlet müdahalesi arzın süratle daralmasına ve karaborsaya yol açar. Emeğin fiyatı serbest piyasada, ferdî sözleşme yoluyla belirlenirse emekçiler çok kere zarara uğrarlar. Tarım ürünleri fiyatları arzının genellikle esnek olmaması yüzünden talep değişikliğinden süratle etkilenir. Tarım üreticisinin zarara uğramaması için devlet taban fiyatlarını belirlemek zorunda kalır ve piyasaya alıcı olarak girerek fiyatların düşmesini önler. Yine ekmek gibi bazı zorunlu ihtiyaç maddelerinin de belirli fiyatların üzerinde satılmamasını sağlayarak tüketici lehine sisteme müdahale eder. Bunlar yanında eroin gibi malların üretim ve satışını yasaklayarak, buğday gibi bazılarını teşvik ederek piyasaları daraltır genişletir veya tamamen ortadan kaldırmaya çalışabilir.
Üretim ve bölüşümün bazı sosyal kayıtlarla piyasa sistemine bırakılması ilke olarak kabul edilebilir. Sosyal amaçlı müdahalelerin esası tekelci eğilimleri gidermek, tabiî kanunları zorlamadan yani arz ve talebi düzenleyerek üretim, fiyatlama ve bölüşüm meselesini çözmektir. Gereksiz müdahaleler üretim ve dağılımda, sosyal bunalımlara kaynaklık eden dar boğazlara yol açabilir.
Bir ekonomide birçok piyasa türü yan yana bulunmaktadır. İdeal bir piyasa tipi olarak kabul edilen tam rekabetten çok tekele kadar uzanan çeşitli piyasa türleri söz konusudur. Denetim politikası rekabet dozları farklı olan piyasaların özelliklerine göre farklılaştırılmazsa iktisâdî ve içtimaî hedeflerle çelişen sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır.
Bu gerçeklerin ışığı altında tarihȋ tetkikler bize üç eğilim kanunu tesbit etme imkânını vermektedir. Evvela fiyatlar piyasalarda arz ve talep şartlarına göre oluşma temayülündedir. İkinci olarak denetim politikası uygulanmazsa rekabet tekelleşmeye yol açabilmekte, yani rekabet rekabeti öldürmektedir. Nihayet kamu otoriteleri belli iktisadî ve içtimaî hedeflere ulaşmak için hem arz ve talep şartlarını düzenleme hem de sonuçları denetim altında tutma temayülünde olmuşlardır. Yani çeşitli şekillerde piyasalara ve fiyatlara müdahale etmek zaruretini hissetmişlerdir. Bu üçüncü eğilim üretimin planlanması ve fiyatların denetlenmesi yani narh politikası şeklinde görünmüştür. Bu politika özellikle fiyatların tüketici aleyhine büyük artışlar gösterdiği dönemlerde, darlık dönemlerinde önem kazanmıştır. Geçmişte bu politikayı zaruri kılan faktörlerin başında arz yetersizliği, ulaşım zorlukları ve maliyetlerinin yüksekliği ile savaş şartları gelirken günümüzde ticaret kesiminin aşırı büyümesi ve tekelci eğilimlerin çeşitlenip yoğunlaşması önemlidir. Böylece özellikle zarurî ihtiyaç mallarının belirli fiyatların üzerinde satılmaması amaçlanır. Yine müdahale arz yönünden de yapılabilir. Devlet bazı malların üretim ve satışını yasaklayabilir, bazılarını ise teşvik edebilir. Bazı ziraî ürünlerin taban fiyatlarını belirleyerek ve piyasaya alıcı olarak girerek piyasa sistemine üretici lehine müdahale eder.
Piyasalara müdahalenin en akılcı yolu herhalde tekelci eğilimleri en aza indirerek fiyatların normal arz ve talep şartları altında oluşmasını sağlamak, bunun yanında üretici ile tüketici arasına girenleri en aza indirmek ve bu arada etkin bir piyasa ve fiyat denetimi sağlamaktır. Bir başka deyişle tekelci eğilimlerin hâkim olmadığı bir serbest piyasa sistemini gerçekleştirmektir.
Piyasaların genellikle eksik rekabet piyasaları olmaları bir yana tam rekabete yaklaşılan bazı tarım ürünleri piyasalarında ve emek piyasalarında sosyal refah hedefine ters düşen durumlar ortaya çıkar. Bu yüzden artık kapitalist iktisat teorisi bile tam rekabeti gerçekleştirilebilir bir hedef olarak görmemektedir. Bunun yerine sosyal refah hedefine "ikinci en iyi" denen ve eksik rekabetin mahzurlarını vergi-sübvansiyon politikaları ile gidermeye çalışan bir yaklaşımla ulaşılabilir.
Fiyat siyasetinin esası fiyatların her türlü tekelci müdahalelerin önlendiği serbest bir piyasa ortamında belirlenmesidir. Fiyat sistemi üretim sisteminin hangi seviye ve bileşimlerle kurulacağı konusunda ihtiyaçlara aracılık etmektedir. Fiyat sistemini zorlayıcı müdahaleler ihtiyaçların giderilmesini olumsuz yönde etkiler. Meselâ idarenin bir mala normal piyasa şartlarının dışında düşük bir fiyat takdir etmesi (narh) o malın karaborsaya düşmesine ve hem fiyatın normal piyasa fiyatının üzerine fırlamasına, hem de mal darlığına yol açar.
Piyasa sistemi üzerinde devletin denetimi her an mevcut olmalıdır. Fakat sadece devlet denetimi piyasa sistemini iyi işler halde tutmasına rağmen sosyal refah ve adaletin tam anlamıyla gerçekleşmesi için iktisadî hayatın ahlâkî hayat üzerinde yükselmesini sağlamak gerekmektedir.
Geleneksel İslâm iktisat düşüncesinde fiyatların tekelci eğilimlerin olmadığı serbest piyasa ortamında oluşması bir ideal olarak benimsenmiştir. Bunun yanında karşılıklı rızaya dayanan ve âdil fiyat ilkesi mevcuttur (Şuara, 26/183). Serbest rekabet şartları altında bazı piyasalarda oluşan fiyatlara müdahale edilmemesi de bir ilke olarak kabul edilmiştir. Hz. Peygamber'in "Fiyatları ayarlayan, darlık ve bolluk getiren, rızıklandıran, Allah'tır. Ben, Allah’a, üzerimde kimsenin hakkı kalmadan ulaşmak istiyorum" hadisiyle fiyatlara gereksiz müdahale edilmesini istemediğini biliyoruz. Yine bu hadiste teşvik kredileri dağıtmak gibi uygulamalarla iktidar gücünü elinde tutanların rant dağıtıp kul hakkı yemeleri gibi davranışlara yaklaşmamaları emredilmektedir. Sonuçta piyasaya ve ekonomiye, kamu maslahatı dışında, rant oluşturucu müdahaleler yapılması reddedilmiştir.
Yine fiyatların arz-talep seviyesinin altında tutulması karaborsa yaratmasından başka ticârî hevesi kırar, üretim artışını engeller ve mal arzını ve dağılımını önler. Bununla birlikte fiyatların tekelci müdahalelerle normal piyasanın dışında seyretmesi halinde fiyatlara müdahale edilmiştir.
Buna göre piyasa mekanizmasının bazı tabiî kanunlara tabiî olduğu, belli şartlar gerçekleştirilmeden yapılacak müdahalelerin zararlı olacağı belirtilmektedir. Yine bu hadisin zorunlu ithal malları piyasasıyla ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Zira Hz. Peygamber'den fiyatlarının tesbit edilmesi istenen mallar bu dönemde ithal ediliyordu. Böyle bir ortamda fiyatlara müdahale edilmesi ithalatın durmasına mal darlığına ve karaborsaya yol açabilirdi. Bu sebeplerden dolayı Hz. Peygamber fiyatların tesbitine gerek duymamış, "Dışardan mal getiren rızıklanmıştır, muhtekir ise lanetlenmiştir" gibi hadisleriyle mal arzının artmasını teşvik etmiş, tekelciliklerin bertaraf edilerek normal piyasa şartlarının işlemesini ve darlık meydana getirilmemesini istemiştir.
Fiyatların düşmesini engellemek için üretimi kısma veya ürünü telef etme diye bir şey söz konusu olamaz. Piyasa sistemi üzerinde devlet denetimi her an mevcut olmalıdır.
Fiyatların farklılaşması gelir fazlalarını toplumun belli bir kesiminde, ticaret kesiminde toplama eğilimindedir. Bunun önlenerek aynı malın aynı kalitesine tek fiyat tatbik ederek tüketici rantının (fazla fiyat ödeme takatinin) serbest kalarak içtimaî yatırımlara (vakıflar vs.) yöneltilmesi gereklidir.
Fıkıhçılar tekelci eğilimlerin belirmesi halinde fiyatlara müdahale edilebileceğini kabul ederlerken müdahale şekillerini de tesbit etmişlerdir. Bunların başında müdahalenin bir kamu otoritesi tarafından yapılması gelir. Uzmanların maliyet ve talep şartlarını inceleyerek yaptıkları çalışmalar sonunda fiyat belirlenir. Bu fiyat normal kârı da ihtiva ettiğinden serbest piyasada oluşabilecek fiyata yakın olmalıdır. Zira satıcılara normal bir kâr bırakmayan fiyat karaborsaya yol açabilir. Fiyat tesbitinde kalite farklığı da dikkate alınmalıdır. Fiyatların, ölçü ve tartıların, kalitenin denetlenmesi ihtisâb (hisbe) teşkilatının görevidir.
Haksız rekabet ve "rekabetin rekabeti öldürmesi", olgusu bazı müeyyidelerle önlenmek istenmiştir. Bunun için fıkıhçılar normal piyasa fiyatının altında veya üstünde satış yapılmasının belli şartlar altında yasaklanması gerektiği fikrindedirler. Bununla birlikte piyasa şartları fiyatları düşürme yolunda bir eğilim göstermişse çoğunluğun uyguladığı fiyat esas alınır.
İslâm'ın, iktisadı ahlâka bağlama yönündeki temel tavrı fiyat konusunda da geçerlidir. Burada alıcı ve satıcılara müsamahalı olmaları yönünde bir davranış öğütlenir: "Satarken cömert ve müsamahakâr hareket eden, alacağını isterken cömert ve müsamahakâr olan kula Allah merhamet eder". Buna göre pazarlık vetiresinin sertlikten uzaklaşması amaçlanır. Talep cephesinin düşük fiyat verme, arz cephesinin yüksek fiyat isteme eğilimi yumuşayarak arz ve talebin esneklik kazanması ve fiyat istikrarının kolaylaşması düşünülür.
Fiyatlarına müdahalenin söz konusu olduğu malların zarurî ihtiyaç malları olduğu anlaşılıyor. Sanat eserleri, antika eşya, el yazması kitap gibi, fakihlerin kıyemî diye adlandırdıkları malların narha konu teşkil etmeyeceği kabul edilmiştir. Zira bunların değerinin belirmesinde maliyetten çok talep belirleyicidir.
İslâm'ın fiyat konusuna verdiği önem fiyat istikrarının, adalet, maslahat (kamu yararı) açılarından taşıdığı önemden kaynaklanmış olmalıdır. Nitekim getirilen tedbirler, uygulanan politikalar hatta sistemin mantığı fiyat istikrarını sağlama yönündedir. Çünkü sürekli ve yaygın fiyat yükselişleri (enflasyon) gelir dağılımını sabit gelirliler aleyhine bozduğundan önemli bir adaletsizlik kaynağıdır. İslâm'ın para siyaseti; ribâ, tekel, ihtikâr ve israf yasakları bu adaletsizliği bertaraf etmeye yöneliktir.
Hisbe veya ihtisâb denen piyasa denetim işiyle görevli olanlara muhtesib denirdi. Kur'an'ın 'iyiliği emretme kötülükten sakındırma' ilkesine (Meselâ: Âlü İmrân, 3/104, 110, 114; Tevbe, 9/71) dayanır. Hz. Ömer'in (634-644) kurumlaştırdığı ve daha çok ticârî faaliyetleri denetleme ile görevli bir teşkilâttı. Muhtesip, Esnaf birliklerinde devletin bir temsilcisi idi. Osmanlılar'da bu görevin emanetle yürütülmesinden itibaren ihtisâb emini ismini almışlardı. Çarşıları dolaşır, alınan ve satılanları muayene eder, aykırılık halinde ceza verirdi.
Kelime olarak "bir şeyi Allah rızası için yapmak" anlamına gelen hisbe, devlet idaresi terminolojisinde genellikle zabıta ile eşdeğerde kabul edilmiştir. Taşköprülüzâde (1495-1561) tarafından "devletçe ilan edileni yerine getirme, buna muhalif olanları engelleme" şeklinde tanımlanan hisbe, "adalet ve fazileti kanun esaslarına ve her devirde alışılagelen örf ve adetlere uygun olarak gerçekleştirmek amacıyla fertlerin ahlâk, din ve iktisat yani genel olarak içtimâî refahını temin için devletin özel görevliler yolu ile yerine getirdiği idârî bir kontrol" olarak açıklanmıştı.
Devlet esnaf nizâmı içerisinde yer alan ihtisâb uygulamalarıyla kent tüketicisini fiyat, kalite ve standart gibi yönlerden koruyordu. İlk ihtisâb kanunlarından biri Bâyezîd II. (1481-1512) döneminde 1501 yılında yürürlüğe konmuştu. Bu dönem, en önemli ihtisâb kanunlarının hazırlandığı devredir. İslâm hukukçularının Hisbe eserleri, bu dönemde kanunlara esas teşkil etmiştir.
İktisat siyasetlerinin dördüncü hedefi iktisadî istikrardır. Bunun da esası fiyat istikrarıdır. Bu yüzden ilke olarak fiyatların tekelci eğilimlerin önlendiği serbest bir piyasa ortamında oluşması istenmiştir. Tekelci eğilimler önlenemediği takdirde serbest piyasada oluşabilecek fiyatın ne olacağı araştırılarak bir fiyat ve kalite denetim sistemi (narh sistemi) oluşturulmuştur. Bu sistem kamu otoritelerine malların üreticiden tüketiciye en kısa yoldan intikalini sağlama görevini yükler. Gelir dağılımındaki adaleti sağlamanın en esaslı yolu bu istikrarın sağlanmasıdır.
Yine ticari faaliyetlerde tüketiciyi aldatacak davranışlardan kaçınılması, mal fiyatlarını yapay olarak yükseltecek spekülatif müdahalelerden uzaklaşılması istenmiştir. Bu tarz bir mal komisyonculuğu yasaklanmış, malların üreticiden tüketiciye en kısa yoldan ulaşması amaçlanmıştır.
Aylık Baran Dergisi 44. Sayı Ekim 2025