Fütüvvet ve ahilik geleneği Osmanlı dönemi çalışma hayatında belirleyici bir rol oynamıştır. Bu gelenek meslek sahibi olmanın vazgeçilmezliğini vurgulayarak içtimâî dayanışmanın da ancak üretimle gerçekleşebileceğini ispatlamıştır. İslâm iktisadında esas olan bu anlayışa göre muteber insan meslek sahibi olan ve üreten insandır. Ahiliğin temel fonksiyonu budur. Her insanın meslek sahibi olması ve emeğiyle geçinmesi şarttır.

İslâm’ın ilk yüzyılından itibaren fütüvvet ülküsüne dayalı teşekküllerin ortaya çıktığı görülmektedir. Türklerin Müslüman olmasından sonra da ahi teşekküllerinin kurulmasında manevî ve fikrî tabanı oluşturmuş, Türklere özgü vasıflar kazanarak bu teşekküllerde yaşamış, etkisini günümüze kadar sürdüre gelmiştir.

Hem ideal hem de kurum olarak varlıklarını sürdüren gençlik (fütüvvet) teşekkülleri IX. yy.'dan itibaren esnaf birlikleri olarak yeni çalışma ve sanayi organizasyonları oluşturdular. Bütün İslâm dünyasını saran bu teşekküller esnaf birlikleridir. Fütüvvetin Anadolu topraklarında gelişen şekli olarak görebileceğimiz ahilik ve ahilerin oluşturdukları esnaf birlikleri Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Devleti'nde temel kurumlar idi.

Kur'ân’da da geçen (Nisâ 4/25; Yûsuf 12/30, 36, 62; Kehf 18/10, 13, 60, 62; Enbiyâ 21/60), fetâ (çoğulu fitye, feteyât, fityân) karşılığı genç, delikanlı, yiğit, mert, cömert, cesur; bunun masdarı olan fütüvvet ise gençlik, kahramanlık, cömertlik anlamlarına gelir.

Kadîm kültürde takdir edilen bir vasıf olan “fetâlık veya fütüvvet” kavramı zamanla İslâmî bir muhteva kazanmış ve İslâm’ın ilk yıllarında "fityân" denilen gençlik birlikleri kurulmuştur.

Yine fütüvvet Kur'ân’la irtibatlandırılarak, VIII. yy.'dan başlayarak özellikle Sülemî’den (öl. 412/1021) itibaren sûfîler tarafından bir tasavvuf terimi haline getirildi. Böylece fütüvvet ve ahilik anlayışı son tahlilde, Kur’an ve Hz. Peygamber'in sünnetine dayandırılan ilkeleriyle İslâmî-tasavvufî düşünce ve hayat telakkisinin içinde yer alır. Fütüvvet, önceleri sadece cömertlik, misafirperverlik ve kahramanlık boyutlarına sahip iken, zamanla İslâmî derinlikler kazanmıştır. Fütüvvet anlayışı, tasavvufî eserlerde adeta bütün İslâmî ve insanî faziletleri barındıran bir mahiyet kazanmıştır. İçtimâî dayanışma ve hizmet, namusluluk (elini, belini ve dilini korumak), sabır, samimiyet, cömertlik, Allah'tan başkasına kul olmama, insan sevgisi, iyi niyet, irade, bencillikten ve kibirden uzaklaşma; hürriyet ve kanaat, dürüstlük, sürekli gelişme ve yenilenme, tevazu, geçimli olma, hürmet, merhamet, dürüstlük, iyi kalplilik hep fütüvvetin özellikleri arasında sayılmıştır.

Fütüvvet birliklerini (fityân) kendilerinden önce yaşamış olan eski Roma'nın “Collegia”sından, Bizans'ın “Somata”larından, Sâsânîlerin esnaf birliklerinden ayıran en önemli nokta, tasavvufî ve içtimâî karakterleridir. Önceki kuruluşların tümü devlete dayalı, sıkı denetim altında ve iktidarların emirlerine tabi esnaf birlikleridir. İslâm esnaf birliklerinin tasavvufî bir ideal ve kurum olan fütüvvetten beslenen yapısının XI. yy.’da oluşmaya başlayan Batı esnaf birliklerini (korporasyonları) etkilediğini biliyoruz.

Fütüvvet teşekkülleri ilk dönemlerden beri Türkistan'dan İran ve Anadolu'ya kadar olan sahalarda ve özellikle ticaret ve sanayi merkezlerinde yaygındı. Daha Büyük Selçukluların ele geçirdikleri veya gelip geçtikleri şehirlerde fütüvvet birliklerinin yani fityânın etkili olduğu biliniyor. Şehir teşkilâtı yeniden kurulurken fütüvvet-esnaf birlikleri de oluşuyordu. Büyük Selçukluların, özellikle Melikşah zamanındaki iktisadî tekâmüllerinde fütüvvet teşekküllerinin ve tarikatların dolayısıyla esnafın büyük yerleri vardı.

Anadolu'da Selçuklu döneminden beri sanayi ve iç ticaret kesimleri fütüvvet ve ahilik ilkelerine dayalı esnaf birlikleri tarafından teşkilâtlanmıştır. Bununla birlikte, bu geleneğin tarımda çalışanlar ve kırsal kesimde etkili olduğu bilinmektedir.

Ahi zümreleri şehirlerde olduğu kadar, köylerde ve uçlarda da büyük bir nüfuza mâlikti. Özellikle XIII. yy.’ın ikinci yarısında Moğol istilasından sonra devlet otoritesinin zayıfladığı dönemlerde bu teşkilât varlığını hissettirmiş, şehir hayatında faal bir rol oynamış, siyasî bir âmil olarak daima hesaba katılmıştır.

Ahi teşekküllerinin XIV. yy.’da Anadolu'nun her yerinde siyasî ve idarî müessiriyet sağladıkları, şehir yönetimlerindeki ağırlıklarının arttığı ve devlet işlevlerini gördükleri bilinmektedir. Çünkü merkezî otorite oldukça zayıflamıştır ve en teşkilâtlı ve disiplinli bir kurum olarak ahiler kalmışlardır. Bunlar, bu dönemde bazı şehirlerin yönetimlerini doğrudan üstlenmişler ve Osmanlı Devleti'nin oluşmasında önemli rol oynamışlardır.

Batı toplumlarında geleneksel olarak içtimâî sınıflar bulunmaktadır. Ortaçağ Avrupa esnaf teşekkülleri (guilds) ustalar ile kalfa ve çıraklar arasında bir sınıf çelişkisini oluşturmuştu. Bu, daha sonra burjuva-proleterya çelişkisine ve işçi sınıfı olgusuna yol açmıştır.

İslâm iktisadında bireylere üstünlük ilmî ve ahlâkî anlamlarda tanınmıştır. Bu yüzden İslâm toplumlarında toprak aristokrasisi ile sanayi ve ticaret burjuvazisi oluşmamıştır. İşçi sınıfı yani “zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanlar” İslâm toplumunda ortaya çıkmamıştır. Zira fütüvvet ve ahilik geleneğine bağlı olan esnaf teşekkülleri küçük ölçekli fakat yaygın bir sanayi sistemi oluşturmuş ve sınıf geleneğinin oluşmasına imkân vermemiştir.

Zihniyet faktörü klasik Osmanlı sistemini Batı'dan ayıran önemli faktörlerdendir. Burada özellikle ahiliğin önemini belirtebiliriz. Ahiliğin önemi sadece esnaf ile sınırlı değildir. Ahiler özgün bir iktisat süjesi oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Hatta Osmanlı sistemini Batı'dan ayıran en önemli özelliklerin ahilikten kaynaklandığını söylemek pek yanlış değildir. Kapitalizmi ve Batı medeniyetini yapan en önemli faktör burjuva zihniyeti iken Osmanlı toplum ve ekonomisini büyük ölçüde ahi zihniyeti yönlendirmiştir. Bu zihniyetin hâkim olmasından dolayı Osmanlılarda Batı kapitalizmini oluşturan sömürgeci faaliyetler, sınıf mücadeleleri görülmemiştir.

Kapitalizmin oluşturup idealize ettiği homo economicus'un temel sâiki ferdî menfaattir ve bunun somut şekli burjuvadır. Bizde ise toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, kanaatkâr fakat müteşebbis insan tipi idealize edilmiştir. Anadolu'da iktisadî hayatı örgütleyen ahiler bu tipin müşahhas (somut) örnekleri olmuşlardır. Sistem içerisinde toplum çıkarını kendi çıkarından üstün tutan insan tipi, zaman içerisinde zayıflasa da hayatiyetini sürdüre gelmiştir. Hatta Tanzimat döneminden beri bütün özlem ve çabalara rağmen Türkiye'de kapitalizmi harekete geçiren burjuva sınıfının oluşmamasının en önemli sebeplerinden biri de bu olmalıdır.

Osmanlı toplum ve ekonomisinin kapitalist gelişmenin dışında olmasının en önemli göstergelerinden biri de yerli bir burjuva sınıfının olmayışı, büyük özel servetlerin engellenişi idi. Tanzimat, mal güvenliği gerekçesiyle böyle bir içtimâî zümrenin doğuşunu desteklemiştir.
Sonuçta ahilik, Orta Asya'dan beri görülen akı yani cömertlik felsefesinin İslâmî fütüvvet geleneğiyle kaynaşması ile ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan her toplumda görülebilen gençlik, yiğitlik, ahlâklılık, diğergamlık ülkülerinin belli geleneklerin tesiri altında özgün bir karaktere bürünmesidir.

Abbâsî Devleti'nin son dönemlerinde görülen otorite boşluğu, fütüvvet teşekküllerini de olumsuz yönde etkilemiştir. Bu yüzden Abbâsî Sultanı Nâsır (1180–1225) fütüvvet teşekküllerini merkezî otoriteye bağlamıştır.

Yine XIII. yy. Selçuklu Anadolusu'nda tasavvufun yoğun biçimde yaşandığı görülür. Muhyiddin İbnü'l-Arabî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Sadreddin Konevî ve Hacı Bektâş-ı Velî dönemin büyük sûfîleridir. Horasan kökenli tasavvufî cereyanlar Anadolu'ya daha ziyade bu akımların Moğol istilâsından kaçan temsilcileri vasıtasıyla girmiştir. Necmeddîn-i Kübrâ'nın kurduğu Kübreviyye Anadolu'ya onun halifeleri tarafından getirilmiştir. Mevlânâ'nın babası Bahâeddin Veled bunlardandır.

Fütüvvetin Anadolu'da etkili hale gelmesi de bu dönemde, yani XIII. yy.’da olmuştur. Bu dönem Anadolu'da transit ticaretin gelişmesine bağlı olarak iktisadî gelişmenin görüldüğü dönemdir. Halife Nâsır fütüvveti yeniden teşkilâtlandırırken, Anadolu Selçuklu Devleti ile ilk defa Gıyâseddîn Keyhüsrev I'in (1205–1211) şahsında ilişki kurmuştur. Bu hükümdar 1204'te ikinci defa tahta geçince ilişkiler yoğunlaşmış ve Muhyiddîn b. Arabî, Şeyh Nâsıreddîn el-Hoyî (Ahi Evren) gibi mutasavvıflar Anadolu'ya gelmişlerdir.
Maamafih Selçuklu Anadolusunda esnaf şeklinde örgütlenmiş ahilerin öteden beri var olduğu bilinmektedir. Bunlar saltanat mücadelelerinde ve içtimâî karışıklıkların giderilmesinde etkindiler.

Bu ortamda Anadolu ahiliğinin kurucusu olarak bilinen ve asıl isminin Şeyh Nâsıruddîn el-Hoyî (1175–1262) olduğu tahmin edilen Ahi Evren 1205'te Kayseri'ye yerleşerek burada bir debbâğhâne kurmuştu. Şeyhi Evhadüddîn Kirmânî ile birlikte bütün Anadolu'yu dolaşarak ahi teşkilâtını kuran Ahi Evren, şeyhinin ölümünden sonra bu teşkilâtın önderi oldu.
Anadolu'da kurulan Ahi Teşkilâtı, nizâmları ve teşkilâtlanması açısından Osmanlı esnaf teşkilâtının oluşumunu etkilemiştir.

Yine XIII. yy.ın ilk yarısı olan bu dönemde İzzeddîn Keykâvus I. (1211-1220) da fütüvvet teşkilâtına girmişti (1214), Fütüvvetin ilkelerini belirleyen fütüvvetnâme geleneği ahilik safhasında da devam etmiştir. Alâeddîn Keykûbâd I. da fütüvvet teşkilâtına girerek, birbirini takip eden bu üç sultânın idaresinde Anadolu ahi teşkilâtı kurulmuştur. Özellikle İzzeddîn Keykâvus I. döneminde Anadolu fütüvvet ve ahiliği disiplinli bir teşkilât halinde belirmeye başlamıştır. Alâeddîn Keykûbâd I. (1220-1237) zamanında da Nâsır meşhur mutasavvıf Ömer Sühreverdî'yi sultâna göndererek teşkilâtlanma tamamlanmıştır.

Alâeddîn Keykûbâd'ın I. ölümünün ardından siyâsî dengelerin değişmesinden ahilerin de zarar gördüğü anlaşılmaktadır. İleriki yıllarda adları öne çıkan Ahi Çoban, Ahi Ahmed, Ahi Ahmed Şah, Ahi Kayser gibi şahıslar içtimâî ve siyâsî olaylar sırasında farklı taraflarda yer almıştır.

Bu dönemden itibaren eski Türkçedeki akı (cömert) veya Arapça ahî (kardeşim, çoğulu ihvân) kelimelerinden kaynaklanan Ahilik Anadolu fütüvvet akımının unvanı olmuştur. Akı kelimesi günümüzde de soyadlarında yaşamaktadır.

XIII. yy’ın ikinci yarısından XIV. yy.ın başlarına kadar büyük devlet adamlarının, kadıların, müderrislerin, tarikat şeyhlerinin, büyük tâcirlerin ahi teşkilâtına girdiklerini görüyoruz. Bu olgular ahiliğin bu geçiş döneminde içtimâî itibarı çok yüksek bir kurum olduğunu göstermektedir.

Yine ahiler, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda gâziler, abdâllar ve bacılarla birlikte önemli bir rol oynadılar. Rum gâzileri daha çok cihad ve gaza ile meşgul olan alp ve alperen de denen gruplardır. Rum abdâlları Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında büyük rol oynayan, genellikle gezgin sofi ve dervişlerdir. Rum bacıları ise ahi teşkilâtının bir yan kuruluşu olan silahlı kadın birlikleri olmalıdır. Bütün bunlar Moğol istilası ve Selçukluların yıkılış ve Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde Anadolu'nun savunulmasında ve içtimâî düzenin devamında görev almışlardır.

Klasik Dönemde İstanbul'da Sanayi ve Esnaf

Osmanlı sınâî üretimini piyasaya dönük olan ve olmayan olarak ikiye ayırmak mümkündür. Klasik dönemde kırsal alanda yaşayan nüfus giyim eşyaları, tarım aletleri gibi ihtiyaçlarını büyük ölçüde kendi üretimleriyle karşılamaktaydı. Özellikle yün ve pamuk köylü kadınlar tarafından önce iplik ve daha sonra hemen her köy evinde bulunan el tezgâhlarında kumaş haline getiriliyordu. XIX. yy. boyunca ülke nüfusunun %80'inin kırsal alanlarda yaşadığı kabul edilirse, mesela dokuma üretiminin çok büyük bir bölümünün kırsal alanlarda gerçekleştirildiği, buna karşılık şehirlerde esnaf tarafından yapılan üretimin düşük hacimli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Sanayi sisteminin temelini oluşturan küçük sanayi esnaf teşkilâtının elindeydi. XVII. yy.’da İstanbul'da yaklaşık 1100 esnaf birliğine bağlı 25.000 işyeri vardı. Bu işyerlerinde usta, kalfa ve çırak olarak toplam 80.000 kişi, ortalama 3–4 kişi; yine İstanbul'daki 29 devlet işletmesinde toplam 10.000’den fazla kişi, ortalama 300 kişi çalışmaktaydı. Bu da “büyük sanayi” işletmelerinin doğrudan devlet tarafından kurulup işletildiğini gösterir.

Esnaf nizâmlarının uygulanması konusunda duyarlı olan İstanbul yönetimi, esnafın tehdit kabul ettiği gelişmeleri önlemek konusunda hem Pâyitaht’ta hem de taşrada esnafla işbirliği içindeydi.

Özellikle XVII. yy.’dan itibaren büyüyen kentleşme oranı, sanatları el altından yürütenlerin giderek artan sayısı ve gelişme imkânı bulan alternatif üretim mekanizmaları, esnafın şikâyetlerine yol açıyordu. Aynı dönem, meslek erbabının daha çok gelir getiren sanatlara ve seyyar satıcılık gibi alanlara yönelmelerine de tanık olmuştur. Bu şekilde esnaf nizâmı sebebiyle esnaf içine giremeyen göçmenler mahalle aralarında satış yapmaya yönelmişlerdir. Buna benzer uygulamalar “koltukçuluk” adı altında işportacılığın ilk örneklerini oluşturmuştur. Şehirlerde kadrolu esnafın geçim imkânlarını daraltan ve devletin vergi hasılatını düşüren bir olgu olarak seyyar satıcılık ortaya çıkmış, bir “marjinal kesim” oluşmuştur. 1731'de seyyar satıcıların sayısı İstanbul'da 7–8 bin kadardı.

XVI. yy.’ın sonundan itibaren İstanbul'da her sanat için tespit edilmiş olan dükkân ve işyeri sayısında büyük bir artış olmuştu.

Kontrol mekanizmalarının esnafı göç ve fiyat dalgalanmalarının gittikçe artan tehdidinden koruyamadıkları Balkan şehirlerinin aksine, Pâyitaht İstanbul esnafa mal ve hizmet üretimindeki üstünlüklerini koruyabilecekleri uygun ortamı sağlamaktaydı. Devlet bu konuda her zaman esnafla işbirliği içindeydi.

Üretim birimlerinin bağlandığı mukataa sistemi aracılığıyla kadılık makamının her şeyden haberi olmuştur. Aracıların ortaya çıkışı önlenmiş ve malların tüketiciye en elverişli fiyatlarla intikal etmesi hedef alınmıştır.

Gündelik tüketim faaliyetlerinin sürdürülmesi için gerekli olan esnaf faaliyetlerinin ve alışveriş yerlerinin düzenlenmesinde de merkezî devlet yönetimine bağlı olmakla birlikte belli bir özerkliği olan İstanbul kadısı ve ona bağlı olan görevliler (muhtesip) üst sorumlulardı. İstanbul kadısı kente getirilen ürünleri ve yiyecekleri esnafa dağıtırdı. Bunun dışında esnaf temsilcileriyle konuşup anlaşarak, aynı zamanda İstanbul halkını her tür vurgunculuğa ve ihtikâra karşı da koruyarak malların satılabileceği en yüksek fiyatı belirlerdi, yani narh tespit edilirdi. Yine kadı, yiyecek maddelerinin, ürünlerin niteliğini, kullanılan araçların, dükkânların temizliğini, imal edilen ürünlerle ölçü ve tartı aletlerinin belirlenen standartlara uygunluğunu ve kaliteyi denetlerdi. Kurallara karşı çıkan herkes, işlediği suçun önemine göre dayak, nakit para cezası, halka teşhir gibi cezalara çarptırılıyordu.

Selçuklu esnaf birlikleri Osmanlı İstanbul’undaki esnafın temelini oluşturur.

Ticaretin Büyük Selçukluların hâkim olduğu bölgelerde öteden beri örgütlü olduğunu biliyoruz. Daha IX. yy.’dan itibaren fütüvvet teşekkülleri içinde esnaf birlikleri oluşmuştu. Gençlerin bir iş ve meslek sahibi yani üretici olma gereğinden kaynaklanan bu gelişme ile birlikte emekçi zümreler de fütüvvetin sağladığı ortak yaşayış biçimi etrafında birleşmeye başlamışlardı. Zaten Abbâsî hilâfetinin başlangıcı olan bu dönemde sınâî gelişme ve artan nüfusun şehirlerde toplanması birleşme ihtiyacını doğurmuştu. Yine aynı yüzyıldan beri fütüvvetin Türkistan'dan Anadolu'ya kadar olan sahalarda, esnaf ve sanatkârlar arasında yaygın olduğu bilinmektedir. Oysa Bizans Anadolu'sunda bu türden bir kurum yoktu.

Meslek ahlâkının dayanışmacı ve başkasını gözetmeci (diğergâm, altruist) olması fütüvvetten gelmektedir. Esnaf teşkilâtı üretim faaliyetleri yanında devletle esnaf arasındaki ilişkileri de düzenlemekteydi. Ücretlerin tayini; mal cinslerinin, standartlarının ve fiyatlarının tespiti de hep esnaf birliğine aittir. Bu birlikler Osmanlı esnaf birliklerinin temelidir.

Fütüvvet–ahi zümrelerinin büyük şehirlerde çeşitli gruplar halinde teşkilâtlandıklarını ve her zümrenin ayrı bir zâviyesi olduğunu biliyoruz. Eğer bir sanat erbabı büyük şehirlerde bir zâviyeye sığmayacak kadar kalabalık olursa şehrin çeşitli yerlerinde zâviyeler açıyorlardı. Bazen de bir teşekkülü besleyemeyecek kadar az miktarda olan çeşitli meslek mensupları da bir teşekkülde toplanabiliyorlardı.

Fütüvvet geleneğine bağlı bir teşkilât olarak Anadolu esnaf birlikleri Batı'daki benzerlerinden oldukça farklıydı. Roma ve daha sonra Bizans imparatorluklarında meslekler birbirinden ayrı olarak devletçe düzenlenmişlerdi ve devletin denetimi altındaydılar. Selçuklularla aynı zamanda Avrupa'da da oluşmakta olan korporasyonlar Roma esnaf birlikleri (Collegia) geleneğinden ayrılmışlardır. Zira korporasyonlar İslâm esnaf birliklerine benzer şekilde kısmî bir özerkliğe sahiptiler; kendi...

XI. yy.’da teşekkül etmiş olan İslâm esnaf birlikleriyle Avrupa esnaf birlikleri birbirlerine benzer. Meslek şuuru, namusluluk, doğruluk, usta–çırak arasındaki işbirliği gibi hususlarda benzerlikler vardır. Çünkü Haçlı Seferleri esnasında Avrupalıların İslâm esnaf birliklerinden etkilenmeleri kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Batı emperyalizmi ve kapitalizmi henüz kâfi derecede gelişmediğinden kitlevî üretimi tüketecek dış ve iç pazarlar mevcut değildir. Bundan dolayı üretimin ve üretim araçlarının sınırlı olması tabiidir. Kendi kendine yeterli küçük sanayi sisteminde zikri geçen ilkelerin uygulaması kolaydı.

İslâm esnaf birliklerinde, daha geniş olarak fütüvvet ve ahi birliklerinde iç disiplin fütüvvetnâme dediğimiz dinî-tasavvufî ilkelere dayalı yönetmeliklerle belirlenmişti. Fütüvvetnâmeler fütüvvetin (ve ahiliğin) ilkelerini Kur'ân ve hadislere dayanarak belirler.
Bunun yanında devletin hisbe (ihtisâb) kurumu vasıtasıyla daha çok tüketicinin korunmasına yönelik bir denetimi vardı.

Osmanlı sanayi ve iç ticâret kesimleri esnaf birlikleri hâlinde teşkilâtlanmıştı. Bu birlikler, fütüvvet ve ahilik ilke ve kurumlarından kaynaklanan İslâm ve Selçuklu esnaf birliklerinin devamıdır.

Esnaf teşkilâtına katılma töreni tıpkı fütüvvete giriş gibi, şerbet içme, şedd kuşanma ve şalvar giyme ile olmaktadır. Bir çeşit kuşak olan şedd sonraları peştemal hâlini almış ve ustalara takılmaya başlanmıştır.

Osmanlı Devleti'nin katiyetle kurulmasından sonra ahilik siyâsî ve idarî işlevlerini sadece esnaf birlikleri içerisinde sürdürmüştür.
Osmanlı Devleti'ni kuranlar, Mehmed II (1451–1481) dâhil ilk Osmanlı padişahları, ilk Osmanlı vezirlerinin çoğu hep ahi önderleri ve şeyhleridir. Hatta ilk Osmanlı yeniçeri birliklerinin ahilerden oluştuğu ileri sürülmüştür.

XIV. yy.’ın ortalarında, Orhan Gâzi (1326–1360) zamanında Anadolu ve Orta Doğu'yu dolaşan Kuzey Afrikalı gezgin İbn Battûta'nın bize ahiler hakkında verdiği bilgiler, bunların fütüvvet ilkeleriyle, tasavvufî hayatla ve esnaflıkla yakın ilgilerini belirtmekte, ahi birliklerinin hem şehirlerde hem de köylerde örgütlenen zenaatçi ve ziraatçi zümreler olduğunu teyit etmektedir.

Fütüvvet ahlâkı köylerdeki gençlerin olduğu gibi şehirdeki esnafı da etkilemiştir. Ahi zâviyelerinde genç çıraklara alçakgönüllülük, dayanışma ve ustaya itaat gibi konularda eğitim verilirdi. Çırakların iş disiplini fütüvvetnâmeler ve ahi zâviyelerince sağlanmaktaydı. Fütüvvet adabı bu anlamda içtimâî-iktisâdî yapının ahlâkî boyutunu yerine getirmekteydi.

Esnaf için bazen ehl-i hıref veya hırfet, tâife tabirleri de kullanılmaktadır. Yine usta, sanat, kethüda başlıkları altında esnafı bulmak kabildir. Esnaf, kethüdaların başkanlığı altındaydı.

Hırfet; belirli bir beceri ve sanat gerektiren işlerin kazanç elde etmek için yapılması işine denir. Bu mesleği icra eden kişilere ise “ehl-i hırfet” veya “harîf” denilmektedir. XVIII. yy.’dan önce hırfeti oluşturan bütün iş ve meslek gruplarının başına cemaat anlamında esnaf, tâife, erbâb, ashâb gibi tabirler kullanılmaktadır.

Osmanlı ekonomisinde sanayi mamulleri piyasasının arz cephesi esnaf teşkilâtı tarafından düzenlenmektedir. Fütüvvet ve ahilik ilkelerine dayalı İslâm esnaf birliklerinin bir devamı olan bu birlikler “ihtiyaca göre üretim” fikrini tatbik etmeye çalışıyorlardı. Esnaf ve tüccarın işsiz kalmaması ve aşırı üretim buhranlarının önlenmesi temel düşünceyi oluşturuyordu. Bunun için dükkân sayısı, üretim araçları (iş aletleri ve tezgâh adedi) sayısı sınırlandırılmıştır. Esnaflığa giren genç mesleğinde uzmanlaşmadıkça ve zamanı doldurmadıkça yükselemez ve ayrı dükkân açamazdı. Burada esas olan ehliyet ve liyakatti.

Batı'da da aynı durum söz konusuydu. Fakat Batı ekonomisi bu sistemi adım adım değiştirerek ve yıkarak kapitalizmi oluşturmuştur. Osmanlılarda ise kapitalizme geçme söz konusu olmadan sistem çökmüştür. Burada yine Batı'nın iktisâdî hâkimiyeti belirleyici olmuştur.

Klasik dönemi Osmanlı esnaf teşkilâtı birçok meslek teşekkülünden oluşuyor ve üst yönetici olarak kadının idaresi altında bulunuyordu. Diğer görevlerinin yanında kadının bu teşkilâtın da başı olması piyasa üzerindeki devlet denetiminin derecesini gösterir. Üretilen ve arz edilen her şey kadının bilgisi altındaydı. Sistem içinde aracıların ortaya çıkışı önlenmiş ve malların tüketiciye en kısa yoldan ve en elverişli fiyatlarla intikal etmesi hedef alınmıştır. Ziraî ürünlerin pazarlanmasında da aynı yöntem izlenmiştir.

Tarih içerisinde Osmanlı esnafına ilk ve en önemli darbeyi ticaret yollarının okyanuslara kayması vurmuştur. Böylece dış ticaretle uğraşanlar içeriye yönelerek esnaflaşmaya başlamışlardır. Daha sonra ticaretle uğraşmaları yasak olmasına rağmen askerî zümreler de ek bir geçim yolu olarak esnaflık yapmaya başlamışlardı. Hiç olmazsa bunların esnaflık kurallarına uymaları istenmekle birlikte kadı sicillerinin hemen hemen her sayfasına yaptıkları yolsuzluklar yansımıştır. Nihayet yabancı toptancıların gayrimüslim perakendeci esnaf ve tüccarla iş yapmayı tercih etmesi iç piyasada da Müslüman esnaf ve tüccarın etkisini kaybetmelerine yol açmıştır.

Batı'da korporasyon düzeni zamanla yıkılarak sanayi kapitalizmine geçirilirken İslâm esnaf teşkilâtı kapitalizmin meydana getirdiği kitlevî üretimin darbeleri altında tahditleri sürdürerek yaşamaya çalışıyordu. Üstelik askerlik, tarım ve dış ticaret kesimlerinde geçim imkânlarının daralması esnaf kadroları üzerinde büyük bir baskı oluşturuyordu. Esnaf da kişi başına düşen gelirlerinin azalmaması için tahditlerin sürdürülmesini istiyordu.

Osmanlılarda esnaf gedik usulüne tâbiydi. Bu memurların kadro sistemine benzer. İhtiyaç duyuldukça yeni kadrolar ihdas edilir, böylece ticaret kesiminin aşırı büyümesi engellenirdi. Eğer gerçekten ihtiyaç varsa kendiliğinden açılan dükkânlar kapatılmaz, onlar da kadroya geçirilirdi.

Birçok meseleyi kendi içlerinde halledebilen özerk bir yapıya sahip olan esnaf birlikleri bazı alış ve satış tekelleri imtiyazlarına sahipti. Fakat bu tekeller bu hakka sahip olanlara fiyatları istedikleri gibi ayarlama imkânı vermiyor, aksine devletin üretimi, mübadeleyi ve fiyatları daha etkin bir şekilde denetlemesini sağlıyordu. Bu olgu bir işbölümü disiplini de oluşturmuştu. Esnafın birbirlerinin üretim ve satış sahalarına taşmaları yasaktı. Ancak halkın menfaati söz konusu olduğunda bu tür uygulamalara izin verilebiliyordu.

Esnafın çalışma alanlarının belirlenmesi hem haksız rekabetin hem de işsizliğin önlenmesi açısından önemlidir. Esnafın iç düzeni, kalite kontrol ve standardizasyonun sağlanmasında önemli bir yere sahipti. Bu sistemde belli bir maharet ve vasfa ulaşmadan usta olunamazdı. Her nasılsa ustalar arasına karışan “nâ-ehil” olanlar “ibâdullah ve mâl-ı miriye gadr ve zarar” verdiklerinden teşkilâttan çıkarılırlardı. Bunun yanında üretimin denetlenebilmesi için işyerleri dışında çalışılmaması istenirdi.

Esnaf teşkilâtı haksız rekabeti, aşırı üretimi, işsizliği önleyici bir anlayışa dayanıyordu. Sistem içinde ürün arzının ve dolayısıyla fiyatın istikrarlı olması ve malların kaliteli ve standartlara uygun olması amaçlanmıştır. Teşkilât yarı özerk yapısıyla devletin uyguladığı narh politikasının en önemli iç yürütme ve denetim cihazını oluşturmuştur.

Aylık Baran Dergisi 46. Sayı Aralık 2025