Modern kapitalizm öncesi Batı zihniyetini belirleyen temel etken Hristiyanlıktır. Hristiyanlık feodal sistemin esasıdır. Bu maddî olarak da böyledir. Söz gelimi kilise senyörlerinin toprakları laik senyörlerinkinden daha fazladır. Feodalitenin geçimlik tarıma dayalı ve kapalı ekonomisiyle değerler çerçevesi uyumlu ve anlamlı bir sistem oluşturmuştur. Feodal çerçevenin çözülmesi zihniyet değişikliği ile bir arada yürümüştür.
XI. yy’ın sonlarında başlayan Haçlı Seferleri bu çerçevenin çözülmesinde büyük bir adımdır ve etkileşim alanı genişlemeye başlamıştır.

Burjuvazinin ortaya çıkışı ile Rönesans ve Reform hareketleri zihniyet değişikliğinde önemli bir safha sayılabilir. Rönesans’ta Müslümanlar aracılığı ile tanınan Yunan kültürüne dönüşün önemli olduğu bilinir. Reform hareketleri ise Hristiyanlığa rasyonalite kazandırma hareketleridir. Bir başka açıdan Hristiyanlığın kapitalizme engel teşkil eden özelliklerinin değiştirilmesidir ve kapitalizm tarihi bir noktada Hristiyanlıktan sapma tarihidir. Kapitalist dönemde Hristiyanlığın yerini alan ideolojiler kültür dokusunda önemli bir yere sahip olmuşlardır.

Yine Hristiyanlık giderek İbranî-Yahudî rengine boyanacaktır. Bu zihniyet değişmeleri kapitalizme büyük bir hız katmış, Protestanlık, bir ölçüde, kapitalizmi hızlandıran bir ortam teşkil etmiştir. Katolik kalmaya devam eden ülkelerde de bu işlevi laiklik görmüştür.
Kapitalizm giderek hâkim sistem olurken İslâm dünyası da ona tâbi olmuştur. Pozitivizm ve pozitif (müsbet) bilim anlayışı bu ideolojilerin temeli olarak hâkimiyetini kurmuştur. Tasavvufu, tarihi ve İslâmî gelenekleri hesaba katmayan bir İslâm anlayışı da pozitivizmden kaynaklanmaktadır.

XV. yy., Avrupa'nın kapitalizme doğru olan gelişmesinin hızlandığı dönemdir. XVIII. yy’ın sonlarına kadar geçen bu merkantilizm veya ticarî kapitalizm dönemi, zihniyet değişikliğinin ve deniz keşiflerinin açtığı yoldan sömürgeciliğin ve dış sermaye birikiminin yoğunlaştığı bir süreçtir. XVII-XVIII. yy. Avrupası’nın Aydınlanma Çağı, modern kapitalizmin zihnî temellerinin atıldığı dönemdir. Hristiyanlığa karşı aklın üstünlüğü vurgulanmış, tabii bilimler ve tabii düzen, sosyal bilimlere ve topluma model olarak alınmıştır. Allah inancının yerini insan merkezli bir anlayış (hümanizm), daha doğrusu insanperestlik almıştır.

Ticarî kapitalizm ile sağlanan birikim XIX. yy. başlarında sanayiye yönlendiriliyor. Bu olay Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi bir Protestan ülkede, İngiltere’de başladı. Ancak Avrupa ulaştırma ve haberleşme ağının bu devrimdeki rolü büyüktür. Sanayi Devrimi dış sömürüye bir de iç sömürü eklemiş, burjuva yanında işçi sınıfı ve işçi sefaleti de belirmiştir. Sanayi Devrimi kavramını ilk ortaya atan Toynbee (1852-1883), bu devrimin serbest rekabet yoluyla refah üretmeden nasıl zenginlikler oluşturabileceğini ispatladığını belirtir.

Modern kapitalizmi oluşturan burjuvadır. Bu yüzden Marx, burjuvayı tarihin kaydettiği en devrimci sınıf kabul eder. Protestan ve laik burjuvanın zihniyeti hangi fikre dayanır? Bu fikir, bu dünyada muvaffak olanın öbür dünyada da muvaffak olacağı fikridir. Burjuvazi homo economicus ile modelleştirilir. Toplum modelini ise hem teoride hem fiiliyatta tam rekabet oluşturur. Bu çerçevede işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri kalmaz.

Burjuvazi ile beraber kapitalizm de başarıya ulaşmıştır ve XIX. yy’ın başlarından itibaren Batı sistemi hâkim sistem olma yoluna girmiştir. Tanzimat, Osmanlı toplumunun kapitalistleşmesi gerektiğinin vurgulanmasıdır. Bu anlamda “terakki”nin şartı tecemmüî toplumdan infiradî topluma geçiş, yani burjuva sınıfının oluşturulmasıdır. “Muasır medeniyet” seviyesine de böylece çıkılabilir. Batılılaşma aslında kapitalistleşme özlemidir.

İslâm’ın geri kalmışlıkta, daha doğrusu az kapitalistleşmekte bir rolü olmadığı genellikle kabul görmüş, Batı’nın ahlakını değil sadece tekniğini, kültürünü değil medeniyetini almamızın mümkün ve muteber olduğu safdilliği yerleşmiştir. Bu vetîre içinde İslâm kültürünün temel unsurları adım adım etkisizleştirilmiş, günümüzün bütünlüğünü kaybetmiş, kültür yoğunluğu azalmış ve kimlik meselesi olan bir İslâm dünyası ortaya çıkmıştır.

Osmanlı’nın terakkî etmesi gerektiği vurgulanmış, bunun için Batı’da olduğu gibi bir burjuva sınıfının oluşturulması gereği işlenmiş, tecemmüî toplumdan infiradî topluma geçmekle Batılılaşabileceğimiz, kurtulabileceğimiz, muasır medeniyet seviyesine ulaşabileceğimiz, daha doğrusu kapitalistleşebileceğimiz zihniyeti adım adım yerleştirilmiştir.

İslâm toplumunu ve bu tipin müşahhas örneğini teşkil eden Osmanlı toplumunun klasik dönemdeki temel zihniyeti, kadîme verilen önemdir ve değişmenin genellikle sağlıklı bir insanın hastalanması gibi bozulma yönünde olacağıdır. O hâlde Osmanlı zihniyetinde gelişmenin pek anlamı yoktur. Olsa olsa bir bozulma olabilir ve bunun çaresi de Kanûn-ı Kadîm’e dönüştedir. Osmanlı toplumu XVIII. yy. sonlarına kadar çözümlerini Kanûn-ı Kadîm’de arar. Bu, nizâm fikrine dayalı bir denge anlayışından kaynaklanmaktadır. Bunu belirleyen başvuru çerçevesi ise İslâm’dır.

Modern kapitalizmin hâkim sistem olmasının belirlediği dönem ise yenileşme dönemidir. Kapitalizmin öncelikle askerî alandaki başarılarını takip etme isteğiyle başlayan bu yenileşme dönemini gelişme zihniyeti belirlemektedir. “Kadîm” zihniyeti çerçevesinde bilginin değeri ve ona ulaşma yolları konusunda gelenek önemlidir. Gelişme zihniyeti içerisinde de bilgi ve bilim konusundaki önceliği pozitif bilgi alır.

Aydınlanma Çağı Batı’da dine yani Hristiyanlığa karşı aklı ve pozitif bilimi ön plana çıkarmıştı. Akıl ve pozitif bilim yeni bir din üretmişti. Bu yeni din ideolojidir. Oluşmasında Batı’nın antagonizmalara dayalı denge anlayışından kaynaklanan bilgi ve toplum geleneğinin önemi büyüktür. Burjuva da bir yönüyle bu antagonizmanın bir ürünüdür.

Klasik İslâmî tasnifte pozitif bilimler, bilginin bir bölümünü oluşturan aklî ilimlerin bir alt birimidir. Yenileşme vetiresinde pozitif bilimler ön plana çıkarılıyor ve bütün ilimleri temsil eder oluyor. Sosyal ilimler, özellikle iktisat da tabii ilimler örneğine tabi kılınmak isteniyor. Namık Kemal’in dediği gibi, terakkinin gereği de tabii ilim mantığına teslim olmaktır. Artık bilimden kastedilen pozitif yaklaşımdır. Bunu eleştiriye tabi tutmak, Aydınlanma Çağı’nın güçlendirdiği yeni zihniyete, yani ilerlemeye, çağdaşlaşmaya veya laikliğe karşı çıkmaktır.

Osmanlı ve İslâm toplumunda İslâm’a yapılan atıfların belirlediği çerçeve demek olan kadîm zihniyet, adım adım pozitif ve ilerlemeci zihniyete yerini bırakmıştır. İslâmcı yaklaşımların önemli bir kısmı da bu zihniyete dayanmaktadır. Günümüzde bazı Müslümanlarda gördüğümüz, naklî ilimlerin konusuna giren Kitap, Ahiret gibi konuların pozitif bilimlerle ispatı çabaları buna bir örnektir. Yine ilahiyatla ilgili meseleler pozitif bilimlerin sınırlı imkânlarına bırakılabilmektedir.

Kadîm zihniyetten uzaklaşma, dilden ve tarihten uzaklaşma ile birlikte yürümüştür. Yine kadîm zihniyetin belirlediği kültür yoğunlukları giderek azaltılmış ve gelişmeci-pozitif yaklaşımlara teslim olunmuştur. Bu teslimiyetin en önemli göstergeleri kullanılan kelimelerdir. Batı’nın tecrübesini ve zihniyetini aksettiren Batılı veya Batı örneğinde türetilen kelimelerle ve bu kelimelerin kullanıldığı düşünceyle klasik kültüre nasıl ulaşılacaktır? Yine tarihsizlik, tarihi bilmeme bu pozitif-ilerlemeci dönemin bir başka önemli özelliğidir. Meselâ bunun bir yansıması olarak Selçuklu ve Osmanlı dönemi, İslâm sisteminden uzaklaşma olarak görünür (veya bunun tersine idealize edilir). Hatta bu döneme yapılan atıflar belgelere değil, ikinci-üçüncü kaynaklara dayanır. Nâtıka ve hâfıza veya dil ve tarih meselesi olmayanlar, İslâm kültürüne nasıl uzanacaklardır?

Yine pozitif-ilerlemeci zihniyet, emir-kumandacı ve hendesî zihniyeti de beraberinde getiriyor. Toplumun dışarıdan emirlerle kımıldatılabilir hâle gelmesi, yani şahsiyetsizleştirilmesi ve sosyal ilimlerin pozitifleştirilmesi, meselâ iktisadın sosyal bilim olma özelliğini kaybetmesi buna bir örnektir. Mills’in dediği gibi, sosyal bilimcilerin afyonu hâline gelen matematik zihniyet, bazı Müslümanların Pozitivizmine çerçeve oluşturmaktadır. Galiba bu zihniyete sahip olanlar XIX. yy. Avrupa’sından günümüz Batı’sına bile geçememişlerdir.

İslâm, izâfîlikler dünyasında Mutlak’ı arayan insana bir çözüm ve bu çözüme dayalı bir sistem getirmiştir. İmtiyazlara karşı bir tutum takınan İslâm, kabiliyet ve gelir farklılaşmasını tabii kabul edip bunu işbölümünün ve sosyal hareketliliğin temeli sayar. Gelir, yetenek ve güç farklılaşmaları bir üstünlük sebebi değil, dünya hayatındaki sınamanın aletleri olmalıdır. Bireyler ilmî ve ahlâkî yönleriyle üstünlüğe sahip olabilirler. Bu yüzden İslâm toplumlarında Batı anlamında bir sınıflaşma görülmediği gibi, toprak aristokrasisi ile sanayi ve ticaret burjuvazisi de görülmemiştir.

Sosyal görevlerdeki farklılaşma hukukî ve siyasî imtiyazlara yol açmamalıdır. Hz. Peygamber, gereğinde en yakınının bile cezalandırılmasında tereddüt etmeyeceğini beyan ederken hukukun herkese eşit olarak uygulanmasını emretmiştir. Bu anlayış sayesinde İslâm tarihinde devlet başkanlarının sıradan insanlarla mahkemeye çıkarıldıkları görülebilmiştir.

İslâm’ın sınıflaşmayı önleyici vasfı, vakıflar gibi içtimâî hizmet kurumlarının gelişmesinde oynadığı rol ile de sâbittir. Böylece kişilerin gelir fazlaları bizzat kendileri tarafından içtimâî hizmet kurumlarına aktarılmıştır. Dolayısıyla, teknik olarak “tüketici rantı” denilen, bir mala değerinden daha fazla fiyat ödeyebilme takatinin lüks tüketimde (ulaştırma araçlarındaki mevki farkları, turistik tarifeler, umumî hayat standardının çok üstündeki harcamalar şeklinde) israf edilmemesi, toplum refahının artmasına yardımcı olması amaçlanmıştır. Vakıf sistemi, sosyal güvenlikle alakalı olduğu kadar eğitim, sağlık ve sosyal yardım, diyanet ve bayındırlık yatırımlarını yürüten kurum olarak mâlî sistem içerisinde de yer almıştır.

Kapitalizmi ve Batı medeniyetini yapan en önemli faktör, homo economicus’un somut hâli olan burjuva iken, Osmanlı-İslâm toplum ve ekonomisini büyük ölçüde toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, kanaatkâr fakat müteşebbis insan tipini oluşturan fütüvvet-ahi zihniyeti yönlendirmiştir. İslâm ülkelerinde ve Türkiye’de kapitalizmi yapan burjuva sınıfının oluşmamasının en önemli sebeplerinden biri de budur.

Osmanlı iktisat sistemini iki dönemde inceleyebiliriz. Birinci dönem klasik (Nizâm-ı Kadîm) dönem, ikinci dönem de yenileşme (Nizâm-ı Cedîd) dönemidir. Birinci dönemin başlangıcı, Selçukluları da içine alacak şekilde, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmeye başladıkları XI. yy’ın sonlarına kadar uzatılabilir. Bu dönem XVIII. yy. sonlarında sona ermiştir. Klasik dönem; oluşma (1075-1453), olgunlaşma (1453-1683) ve esnekliğini kaybetme (XVIII. yy.) alt dönemlerine ayrılabilir. Yenileşme dönemi ise Nizâm-ı Cedîd döneminin açıldığı 1790 yılından, Osmanlı siyasî varlığının sona erdiği 1923 yılına kadar devam eder.

Osmanlı iktisat sistemi, İslâm’ın belirleyiciliği altında Türkistan tecrübesinin ve eski Anadolu geleneklerinin önemli olduğu bir etkileşim çerçevesi içinde oluşmuştur. Sonuçta oluşan zihniyetin önemli bir unsuru, tevhid inancının bir yansıması olan siyasî birlik anlayışıdır. Bunun gerçekleştirilmesi için eski kabile asabiyyeti gibi bölünmeci anlayış ve uygulamalarla mücadele edilmiş ve devletlerin uzun ömürlü olmasını sağlayan siyasî birlik adım adım gerçekleştirilmiştir. Burada kölelik (memlûk) ve devşirme sisteminin kullanıldığını görüyoruz.

Zihniyet faktörü, klasik Osmanlı sistemini Batı’dan ayıran önemli unsurlardandır. Burada özellikle ahiliğin önemini belirtmek gerekir. Ahiliğin önemi sadece esnafla sınırlı değildir; ahiler özgün bir iktisat süjesi oluşmasına katkıda bulunmuşlardır. Osmanlı sistemini Batı’dan ayıran en önemli özelliklerin ahilikten kaynaklandığını söylemek yanlış değildir. Kapitalizmi ve Batı medeniyetini yapan en önemli faktör burjuva zihniyeti iken, Osmanlı toplum ve ekonomisini büyük ölçüde ahi zihniyeti yönlendirmiştir. Bu zihniyetin hâkim olmasından dolayı Osmanlılar’da Batı kapitalizmini oluşturan sömürgeci faaliyetler ve sınıf mücadeleleri görülmemiştir.

Kapitalizmin oluşturup idealize ettiği homo economicus’un temel sâiki ferdî menfaattir ve bunun somut biçimi burjuvadır. Osmanlılar’da ise toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, kanaatkâr fakat müteşebbis insan tipi idealize edilmiştir. Anadolu iktisadî hayatının ilk örgütleyicileri olan ahiler, bu tipin somut örnekleri olmuşlardır.

Osmanlı iktisat sistemi, kültür sisteminin bir türevi olarak, talep yönlü değil arz yönlüdür. Bu, hem insan hem de ekonomi için böyledir. Klasik Osmanlı zihniyetinde insan alıcı değil, verici olmalıdır; yani bencil değil diğergâm (altrüist) bir insan tipi ön plandadır. Bu insan tipinin oluşmasında fütüvvet-ahi zihniyetinin önemi belirgindir.

Klasik dönem Osmanlı zihniyetini belirleyen unsurların başında gelenekçilik gelir. Bu aslında İslâm’ın örf, âdet ve istishâb anlayış ve uygulamasının bir uzantısıdır. Gelenekçilik, geçmişin tecrübe birikimine sahip çıkmaktır. Bu yaklaşım, Osmanlı sistemine yeni şartlara uyum ve esneklik özelliği vermiştir. Bunu hesaba kattığımızda Osmanlı sisteminin çok renkli, çok dinli, çok kavimli bir sosyal teşkilatı asırlarca bir arada tutmasını ve gerçek bir çoğulculuğu nasıl gerçekleştirdiğini anlayabiliyoruz. Yine bu şekilde, mahallî geleneklerin belirlemesiyle birbirlerinden az çok farklı iktisadî bölgeler oluşabilmiştir.

Geleneğin değerlendirilmesi onun ayıklanması anlamını da ihtiva eder. Nitekim sistem, merkezî-üniter devlet oluşturma örneğinde görüldüğü gibi, İslâmî eğilimlere uymayan bölünmeci eğilimleri esnek bir yaklaşımla eritme kudretini göstermiştir. Sistem, tecrübe birikimini değerlendirerek en mükemmeli bulduğu kanaatindedir. Bu yüzden “Aydınlanma” zihniyetinin getirdiği gelişmeci-ilerlemeci yaklaşım, klasik dönem Osmanlı zihniyetinde mevcut değildir. Buna göre değişme genellikle bozulma yönünde olabilir ve bunun da çaresi Kanûn-ı Kadîm’e yani asıl sisteme dönüştedir.

Sistem adalet ve refah ideallerini hareket noktası olarak alır. Bu yüzden devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan gelir sağlama adalete dayanmalıdır. Adaletin hedefi sosyal refahı sağlamaktır. Devletin aldığı iktisadî kararlara gerekçe olarak “ibadullahın terfih-i ahvâlleri”, yani sosyal refah gösterilir. Bu denge bozulduğunda, yani devlet gelirlerini artırma gereği ile adalet ve refah dengesi bozulduğunda bunalım ortaya çıkmaktadır. Refah, tüketicinin istediği malı ödeyebileceği fiyattan alabilmesi demek olduğuna göre, bunu gerçekleştirmenin ilk yolu bu arz yönlü ekonomi zihniyetinin yerleşmesidir. Bunun için Osmanlı-İslâm ekonomisi, kitlevî üretim fikrinin olmadığı bir ortamda yüksek bir üretim potansiyeline sahipti. Yine bunun için ithalat, umumiyetle, kısıtlanmamıştı.

Yine zihniyet planında gelişme düşüncesi, gelenek düşüncesinin yerini almıştır. Ortaya çıkan meselelerin klasik uygulamaya, yani kadîme dönülerek çözülebileceği fikri gelenekçiliğin temelidir. Sistemin esnekliğini kaybetmesiyle beliren yenileşme ihtiyacının Kanûn-ı Kadîm’e dönülerek giderilebileceği fikri, Tanzimat Fermanı’nda bile vardır.

Osmanlı toplum ve ekonomisinin kapitalist gelişmenin dışında olmasının en önemli göstergelerinden biri de yerli bir burjuva sınıfının olmayışı, büyük özel servetlerin engellenişi idi. Tanzimat, mal güvenliği gerekçesiyle böyle bir sosyal zümrenin doğuşunu desteklemiştir. Yine zihniyet planında gelişme düşüncesi, gelenek düşüncesinin yerini almıştır. Tanzimat, görünüşte bir iç düzenleme olmakla birlikte fiilen Batı’nın Osmanlı sistemini manipüle etme ve dolayısıyla etkileyip kendi çıkarları açısından zararsız hâle getirme hareketidir. Batılılar, Osmanlı Devleti’nin kendi gücü ve araçlarıyla yenileşme ve ıslahatı başaramadıkları gerekçesiyle, 1856 Islahat Fermanı ile işi doğrudan üzerlerine alıp müdahalelerini yoğunlaştırmışlardır. Böylece bir dünya devleti giderek etkisizleşerek küçük bir Doğu Akdeniz devleti hâline gelmiş, hâkim sistem kaybolarak bir başka sistemin, yani kapitalizmin edilgen bir öğesi olmuştur.

Klasik dönemden yenileşme dönemine doğru bir geçiş döneminden bahsedilebilir. 1718-1730 arasındaki Lâle Devri’ni yenileşmeye hazırlık dönemi olarak görebiliriz. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’yla da savaş alanlarındaki yenilgisi onaylanan sistem kesinlikle yenileşme arayışlarına girmiştir. Yenileşme dönemi, dar anlamıyla Nizâm-ı Cedîd (1790-1826), II. Mahmud (1826-1839), Tanzimat (1839-1876) ve Meşrutiyet ve Batılılaşma (1876-1923) dönemlerine ayrılabilir.

Osmanlı sisteminde homo economicus’un somut şekli olan burjuva değil, toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, kanaatkâr fakat müteşebbis insan tipi idealize edilmiştir. Anadolu’da iktisadî hayatı örgütleyen ahiler bu tipin somut örnekleri olmuşlardır. Sistem içerisinde toplum çıkarını kendi çıkarından üstün tutan insan tipi zaman içerisinde zayıflasa da hayatiyetini sürdürmüştür. Hatta Tanzimat döneminden beri bütün özlem ve çabalara rağmen Türkiye’de kapitalizmin muharrik gücü olan burjuva sınıfının oluşmamasının en önemli sebeplerinden biri de bu olmalıdır.

Aylık Baran Dergisi 45. Sayı Kasım 2025