Türkiye’nin son on beş yılda attığı adımlar ne basit bir rol havalesidir ne de romantik bir güç anlatısıdır. Bu adımlar, global sistemdeki çözülme anıyla içerideki devlet dönüşümünün kesiştiği bir eşikte mümkün olmuştur. Ancak bu eşik kalıcı bir tarihî sıçramaya dönüşecekse, ekonomik sağlamlıkla birlikte yeni bir medeniyet teklifine ihtiyaç vardır. Çünkü jeopolitik iddia nihayetinde bir dünya tasavvuruna dayanır; dünya tasavvuru olmayan güç ise istikamet üretmez, yalnız tepki verir.
Türkiye’nin son on beş yıldaki dış politika hattını anlamaya çalışırken düşünceyi şu şekilde kurmak gerekir: Önce görüneni tespit etmek, sonra bunun imkân şartlarını sorgulamak, ardından bu şartların iç siyasî dönüşümle bağını kurmak ve nihayet bu iç dönüşümün global sistemdeki kırılma anıyla nasıl kesiştiğini görmek. Aksi halde analiz ya romantik bir güç anlatısına yahut “Büyük Ortadoğu Projesi” gibi artık açıklayıcılığını yitirmiş bir “rol verilmiş ülke” tezine savrulur. Oysa mesele ne hamasî bir yükseliş hikâyesidir ne de münfail bir taşeronluk anlatısıdır; mesele tarihî bir momentte yeniden iç yapılanma ile dış sistem çözülmesinin üst üste gelmesidir.
Görünen tablo şudur: Suriye’den Libya’ya, Somali’den Sudan’a ve Katar’a uzanan bir hat. Bu hat askerî, diplomatik ve teknik kapasite gerektirir. Sınır ötesi operasyon yapabilmek, deniz aşırı üs kurabilmek, kriz bölgelerinde kalıcı varlık gösterebilmek; bunlar yalnızca siyasî iradeyle olmaz. Devletin iç mimarisinde belirli bir dönüşüm gerekir. Coğrafyaya bakıldığında bu hat tesadüfî değildir. Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e, oradan Hint Okyanusu’na uzanan bir jeopolitik damar söz konusudur. Enerji geçişleri, deniz ticaret yolları, güvenlik koridorları ve tarihî etkileşim havzaları bu damar üzerinde kesişir. Dolayısıyla bu hattı salt askerî aktivizm olarak okumak eksiktir; burada bir jeoekonomik ve jeokültürel hesap da vardır.
Bakıldığında görüleceği üzere burada ilk kritik müşahhas eşik 15 Temmuz sonrasıdır. Devletin içine yerleşmiş ve hiyerarşik bir paralel yapı olarak tarif edilen ihanet ağlarının tasfiyesi, güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılandırılması ve komuta bütünlüğünün sağlanması, dış operasyon kabiliyetinin ön şartıydı. Bir devlet aynı anda hem içeride parçalı hem dışarıda koordineli olamaz. Eğer içeride komuta zinciri tartışmalıysa, istihbarat paylaşımı kırılgansa ve karar mekanizmaları çift başlıysa, sınır ötesi askerî doktrin inşa edilemez. Bu nedenle içeride “ihanet şebekesi” olarak adlandırılan yapının çökertilmesi, yalnızca bir iç güvenlik meselesi değil; dış politikada ileri savunma doktrinine geçişin zeminini oluşturan kurumsal bir yeniden tesis süreciydi. Bu süreç, devletin reflekslerini tek merkezde toplama ve güvenlik aygıtını yekpare hâle getirme amacını taşıyordu.

İkinci eşik yönetim modelidir. Parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş yalnızca bir anayasa değişikliği olarak okunamaz. Bu geçiş, yürütme erkini merkezîleştiren, karar alma sürecini hızlandıran ve kriz anlarında koordinasyonu kolaylaştıran bir yapısal dönüşümdür. Güvenlik ve dış politika alanında zamanlama belirleyicidir; geç kalınan bir hamle bazen stratejik kayba dönüşür. Karar alma hızının artması, yürütme merkezinin tek elde toplanması ve güvenlik–dış politika koordinasyonunun daha az bürokratik maliyetle işletilmesi, askerî ve diplomatik hamlelerin temposunda belirleyici oldu. Libya müdahalesi yahut Katar krizinde atılan adımların sürati, klasik koalisyon pazarlıklarıyla işleyen bir sistemde aynı düzeyde mümkün olur muydu sorusu burada önem kazanır. Hız ve eşgüdüm avantajının dış sahada etkili olduğu inkâr edilemez.
Üçüncü eşik savunma sanayidir. Eğer Türkiye bugün sınır ötesinde kalıcı askerî varlık gösterebiliyorsa, bunun arkasında yalnız asker sayısı değil, teknolojik kapasite vardır. İnsansız hava araçları, yerli mühimmat, elektronik harp sistemleri, deniz platformları, haberleşme altyapıları… Bu alanlarda son on yılda yaşanan sıçrama, dış politikadaki özgüveni doğrudan besledi. Savunma sanayi dış politikayı takip etmedi; dış politikanın zeminini hazırladı. Çünkü dış bağımlılık azaldıkça stratejik karar alma alanı genişler. Eğer kritik mühimmat için dış onay bekleniyorsa, jeopolitik iddia sınırlı kalır. Bağımlı olunan teknoloji, bağımlı olunan stratejiyi beraberinde getirir. Bu nedenle savunma sanayindeki atılım, yalnızca teknik bir başarı değil, stratejik özerklik arayışının müesseleşmiş tezahürüdür.

Buraya kadar düşünce zinciri şunu gösteriyor: Türkiye’nin dış hat aktivizmi, içeride üç eş zamanlı dönüşümün sonucudur — güvenlik bürokrasisinin yeniden inşası, yönetim modelinin merkezileşmesi ve savunma sanayinde teknolojik sıçrama. Bu üç unsur birbirinden bağımsız değil; senfonik bir bütünlük içinde ilerledi. Biri olmadan diğerinin etkisi sınırlı kalırdı. İçeride komuta bütünlüğü sağlanmadan teknoloji tek başına işe yaramazdı; teknoloji olmadan merkezî karar alma mekanizması stratejik sonuç üretemezdi; yönetim modeli dönüşmeden güvenlik bürokrasisinin yeniden yapılanması eksik kalırdı.
Şimdi yeniden asıl soruya dönelim: Bu kapasite Türkiye’ye dışarıdan verilmiş bir rolün sonucu mu, yoksa içeride inşa edilmiş bir güç birikiminin dışa taşması mı? Eğer bir rol havalesi olsaydı, içeride bu ölçekte kurumsal ve teknolojik dönüşüme ihtiyaç duyulmazdı. Taşeron aktörler genellikle hazır kapasiteyle değil, yönlendirilmiş bağımlılıkla çalışır; kritik teknolojiyi üretmez, satın alır; stratejik kararları kendi risk hesabıyla değil, sistemin yönlendirmesiyle alır. Oysa Türkiye’nin savunma sanayi atılımı, dış bağımlılığı azaltma yönünde ilerledi. Bu, rol verilen değil, alan açmaya çalışan bir aktör profilidir.
Fakat diyalektiğin ikinci yüzünü daha geniş bir bağlama oturtmadan konuşmak eksik kalır. Çünkü Türkiye’nin dış hat aktivizmi yalnız iç dönüşümün değil, aynı zamanda global güç mimarisindeki kırılmanın ürünüdür. Soğuk Savaş sonrası kurulan tek kutuplu düzen artık mutlak değildir. Amerika Birleşik Devletleri askerî kapasite bakımından hâlâ üstün olsa da, Irak ve Afganistan tecrübelerinin ardından doğrudan saha maliyeti üstlenme konusunda isteksizleşmiştir. Küresel düzeni doğrudan askerî müdahaleyle şekillendirme yerine, daha seçici angajman ve vekâlet stratejilerine yönelmiştir. Bu durum, güç kaybından ziyade güç kullanım biçiminde bir dönüşüm anlamına gelir; ancak bu dönüşüm, boşluk idrakini de beraberinde getirir.

Diğer tarafta Rusya, özellikle Ukrayna savaşıyla birlikte askerî ve ekonomik açıdan ciddi bir yıpranma sürecine girmiştir. Mahallî nüfuz üretme kapasitesi devam etmekle birlikte, geniş ölçekli alternatif düzen kurma iddiası sınırlanmıştır.
Avrupa ise uzun yıllar normatif güç söylemiyle hareket etmiş; insan hakları, demokrasi ve hukuk vurgusuyla global etki üretmeye çalışmıştır. Ancak enerji krizi, göç baskısı, güvenlik açıkları ve demografik sorunlar Avrupa’nın kendi iç tutarlılığını zorlamaktadır. Liberal retorik sürmekte, fakat pratik güvenlik kapasitesi zayıflamaktadır.

Bu tablo yalnız güç dengesi değişimi değil, meşruiyet üretme krizidir. Küresel düzenler yalnız askerî kapasiteyle değil, anlam ve değer üretme kabiliyetiyle ayakta durur. ABD liberal piyasa düzeni ve hukukî çerçeveyle hegemonya kurdu; Avrupa değerler hiyerarşisine dayanan normatif üstünlük iddiasıyla etki alanı oluşturdu; Sovyetler ideolojik bir teklif sundu. Bugün ise hem askerî hem normatif düzlemde bir aşınma söz konusudur. İşte bu aşınma, jeopolitik alanlarda bir gevşeme ve boşluk üretir. Bu boşluk bir davet değildir; fakat fırsattır. Türkiye, içeride kurduğu yeni devlet mimarisi sayesinde bu gevşemeyi okuyabildi ve belirli sahalarda inisiyatif aldı.
Ancak burada daha ağır bir sorumluluk başlar. Jeopolitik fırsat ile tarihî misyon aynı şey değildir. Bir güç boşluğunu doldurmak mümkündür; fakat o boşluğu kalıcı bir düzene dönüştürmek başka bir kapasite ister. Bu kapasite ekonomik dayanıklılık olmadan mümkün değildir. Üretim gücü, ekonomik istikrar, enerji bağımsızlığı ve yüksek katma değerli sanayi olmadan dış hat sürdürülebilir olmaz. Her üs, her operasyon, her diplomatik angajman maliyet üretir. Maliyet yönetilemezse genişleme geri çekilmeye dönüşür.
Ne var ki ekonomik güç de tek başına yeterli değildir. Çünkü global düzenler yalnız maddî kapasiteyle değil, zihnî çerçeveyle kurulur. Türkiye eğer yalnızca Batılı kavramlarla, Batıcı siyasî ve hukukî referanslarla bu hattı taşımaya çalışırsa, tarihî bir orijinallik üretemez. Batı’nın bugün yaşadığı kriz yalnız ekonomik ya da askerî değildir; kültürel ve normatif bir krizdir. Aşırı ferdiyetçilik sosyal çözülme üretmiş, liberal söylem güvenlik krizleri karşısında zorlanmış, kimlik ve aidiyet meseleleri derinleşmiştir. Norm ile gerçeklik arasındaki makas açılmıştır.

Türkiye’nin temas ettiği coğrafya yalnızca jeopolitik değil; tarihî ve kültürel bir havzadır. Balkanlar’dan Kuzey Afrika’ya, Orta Doğu’dan Afrika Boynuzu’na uzanan bu hat, İslâm medeniyetinin asırlarca şekillendirdiği bir alanla örtüşür. Eğer Türkiye bu sahalarda yalnız askerî ve ticarî aktör olarak kalırsa, etkisi sınırlı olur. Fakat hukuk, kültür, adalet ve siyasî tasavvur alanında yeni bir medeniyet hikâyesi ortaya koyabilirse, jeopolitik varlık tarihî bir anlam kazanır. Bu, romantik bir çağrı değil; stratejik zorunluluktur. Çünkü kendi ölçütlerini üretemeyen güç, başkasının normlarına tâbi olur.
Bu noktada zor ama kaçınılmaz bir gerçek belirir: Batılı paradigmanın kavramlarıyla Batı sonrası bir düzen kurulamaz. Türkiye, kendi tarihî kimliğini ve İslâmî medeniyet mirasını modern dünyayla telif edebilecek yeni bir anlayışın hukuk, yeni bir siyaset dili ve yeni bir kültürel çerçevesini üretmek zorundadır. Bu üretim yalnız slogan düzeyinde değil; eğitimden hukuka, ekonomiden şehir tasavvuruna kadar somut bir çerçeve gerektirir. Aksi halde askerî ve ekonomik güç, yön tayin edemeyen bir enstrümana dönüşür.
Sonuç olarak Türkiye’nin son on beş yılda attığı adımlar ne basit bir rol havalesidir ne de romantik bir güç anlatısıdır. Bu adımlar, global sistemdeki çözülme anıyla içerideki devlet dönüşümünün kesiştiği bir eşikte mümkün olmuştur. Ancak bu eşik kalıcı bir tarihî sıçramaya dönüşecekse, ekonomik sağlamlıkla birlikte yeni bir medeniyet teklifine ihtiyaç vardır. Çünkü jeopolitik iddia nihayetinde bir dünya tasavvuruna dayanır; dünya tasavvuru olmayan güç ise istikamet üretmez, yalnız tepki verir. Tepki veren güç bir süre etkili olabilir; fakat tarih yazan güç, tasavvur üretebilen güçtür.