İran’la gerektiğinde ortak çıkarlar doğrultusunda iş birliği yapılabilir, Amerika ve İsrail’in emperyal düzenine karşı aynı cephede durulabilir. Fakat bütün bunlar kimliğini inkâr ederek değil, kimliğinle konuşarak yapılır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son konuşmasında bir kez daha dile getirdiği “Ne Şiiyiz ne Sünniyiz” sözü, ilk bakışta İran’a karşı mezhep gerilimini yatıştıran bir ifade gibi sunuluyor. Fakat mesele biraz kurcalandığında bunun basit bir diplomasi cümlesi olmadığı, aksine Müslüman kimliğini muğlaklaştıran tehlikeli bir söylem olduğu görülüyor. Çünkü şu soruyu sormak kaçınılmazdır: Eğer ne Şiiyiz ne Sünniyiz ise, o hâlde neyiz?
İslâm tarihi boyunca Müslümanlar kendilerini boşlukta tarif etmemiştir. İtikad ve fıkıh geleneği içinde oluşan ana damar Ehl-i Sünnet çizgisidir. Bu, ayrı bir din değil; Resûlullah’ın sünnetine ve sahabenin yoluna bağlılığı ifade eden tarihî ve ilmî bir isimlendirmedir. Bu yüzden “Sünnî değilim” demek çoğu zaman farkında olmadan İslâm’ın bin dört yüz yıllık fikrî ve ilmî mirasını askıya almak anlamına gelir. Doğru yolun sapkın bir koluna sahip çıkmak adına kendi kimliği silmek, yangını söndürmek değil, evin temellerini sökmektir. Dahası, bu söylem jeopolitik gerekçelerle üretildiğinde daha da problemli hâle gelir. Bugün Orta Doğu’da büyük bir hesaplaşma yaşanıyor. Bir tarafta Amerika ve İsrail’in kurduğu düzen, diğer tarafta buna karşı farklı şekillerde direnen güçler var. Gazze’den Irak’a, Afganistan’dan Suriye’ye kadar uzanan bu coğrafyada milyonlarca Müslümanın kanı döküldü. Bu kanın başlıca sorumluları Amerika ve İsrail’in kurduğu emperyal düzen ve onun bölge mimarisidir. Bu gerçeği görmeden konuşmak mümkün değildir.
Fakat burada ikinci bir hakikat daha vardır ve onu da gizlemek mümkün değildir: İran’ın bölgedeki siyaseti mezhepsiz bir siyaset değildir. Irak’ta kurulan siyasî düzen, Suriye’de inşa edilmek istenen askerî hat ve Afganistan’daki nüfuz alanı açık şekilde Şiî jeopolitiği üzerine kurulmuştur. İran hiçbir zaman “ne Şiiyiz ne Sünniyiz” diye konuşmamıştır; aksine kendi mezhebi kimliğini devlet aklının merkezine koyarak hareket etmiştir. Bölgedeki vekil güçlerini de bu kimlik üzerinden örgütlemiştir. Senelerce de bu kimliği ile Amerikan İsrail emperyalizmiyle ittifak ederek eline milyonlarca Müslümanın kanını bulaştırmıştır.
Bu durumda ortaya garip bir tablo çıkıyor: İran kendi kimliğini saklamıyor, Amerika ve İsrail kendi medeniyet kimliğini saklamıyor; fakat Türkiye’de bazı siyasetçiler diplomasi kurmak adına kendi medeniyet kimliğini muğlaklaştırmayı bir uzlaşma formülü gibi sunuyor. Bu mantığı başka alanlara uyguladığımızı düşünelim. İspanya ile ilişkiler geliştireceğiz diye “Ne Katoliğiz ne Müslümanız” mı diyeceğiz? Rusya ile stratejik ilişki kuracağız diye “Ne Ortodoksuz ne Müslümanız” mı diyeceğiz? Hiçbir millet böyle konuşmaz. Devletler diplomasi yaparken kimliklerini askıya almaz; aksine kimlikleriyle konuşurlar.
Bu tartışmaları önlemenin yolu mezhepleri inkâr etmek değildir. Aksine, kendi yerini bilerek konuşmaktır. Türkiye Ehl-i Sünnet geleneğinin merkez ülkelerinden biridir. Bu tarihî gerçeği yok sayarak kurulacak hiçbir söylem sağlam bir zemine oturmaz. İran’la gerektiğinde ortak çıkarlar doğrultusunda iş birliği yapılabilir, Amerika ve İsrail’in emperyal düzenine karşı aynı cephede durulabilir. Fakat bütün bunlar kimliğini inkâr ederek değil, kimliğinle konuşarak yapılır.
Çünkü kimliğini silerek kurulan birlikler sürdürülemez. Kimliğini kaybeden toplumlar ise eninde sonunda başkalarının kurduğu düzenin içinde erir. Bugün asıl mesele mezhep tartışması değildir; mesele, jeopolitik hesap uğruna Müslüman kimliğinin muğlaklaştırılıp muğlaklaştırılamayacağıdır.
Ve bu sorunun cevabı açıktır: Bir millet kendisini tarif edemiyorsa, başkalarının dünyasında sadece seyirci olur.