Kuantum fiziği ve nörobilim alanındaki gelişmeler, modern dünyanın uzun süre mutlak kabul ettiği katı materyalist çerçeveyi sarsmış görünmektedir. Kâinatın yapısına ve insan şuuruna dair ortaya çıkan yeni veriler, gerçekliğin yalnızca görünen maddeden ibaret olmadığını düşündüren işaretler taşımaktadır. Ancak parça tek başına bütünü veremez; o işaretin neye delalet ettiğini belirleyen, ona hangi dünya tasavvuruyla bakıldığıdır

Modern çağda “kuantum teolojisi” ve “nöroteoloji” gibi alanların ortaya çıkışı tesadüf değildir. Bu arayışlar, birkaç yüzyıldır Batı düşüncesine hâkim olan katı materyalist ve mekanik evren anlayışının çatırdamasıyla doğmuştur. 17. ve 18. yüzyılın klasik bilim anlayışı, özellikle Isaac Newton fiziğinin etkisiyle kâinatı dev bir makine gibi tasvir ediyordu. Bu modele göre gerçeklik ölçülebilir maddeden ibaretti; şuur, ruh ve maneviyat ise ya ihmal ediliyor ya da zihnî yan ürünler olarak görülüyordu. Din giderek özel alana itilmiş, resmî bilgi alanı ise “yalnızca madde gerçektir” varsayımı üzerine kurulmuştu.

Fakat 20. yüzyıla gelindiğinde fizik sahasında yaşanan büyük kırılma, bu mekanik tabloyu sarstı. Max Planck ile başlayan kuantum devrimi, ardından Werner Heisenberg, Niels Bohr ve Erwin Schrödinger gibi isimlerle derinleşti. Maddenin temel seviyede kesinlik değil olasılık gösterdiği, gözlemcinin deney sonucunu etkileyebildiği ve gerçekliğin sandığımız kadar katı olmadığı anlaşıldı. Bu ilmî tekâmül doğrudan teolojik sonuç üretmiyordu; fakat materyalizmin “başka hiçbir ihtimal yoktur” iddiasını zayıflatıyordu. İşte “kuantum teolojisi” denilen yorum alanı burada filizlendi. Fizikçi-rahip kimliğiyle tanınan John Polkinghorne gibi isimler, kuantum fiziğinin açtığı kavram alanının Tanrı inancıyla çelişmediğini savundular. Daha popüler ve spekülatif bir çizgide ise Fritjof Capra gibi yazarlar, kuantum kavramları ile Doğu mistisizmi arasında paralellikler kurarak geniş kitlelere ulaştı. Böylece ilmî bir teori olan kuantum fiziğinin etrafında, metafizik çağrışımlarla dolu bir yorum literatürü oluştu.

Benzer bir süreç insanın iç dünyasını inceleyen alanlarda yaşandı. 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl psikolojisi, dinî tecrübeyi çoğu zaman patolojik ya da yanılsama olarak yorumlama eğilimindeydi. Ancak beyin görüntüleme teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte, dua ve meditasyon gibi pratikler sırasında beyinde ölçülebilir ve tutarlı değişimler gözlemlenmeye başlandı. Bu noktada “nöroteoloji” adı verilen araştırma alanı doğdu. Bu alandaki en bilinen isimlerden biri olan Andrew Newberg, ibadet ve derin manevî yoğunlaşma hâllerinde beynin belirli bölgelerinde düzenli aktivite değişimleri olduğunu gösteren çalışmalar yaptı. Amaç Tanrı’yı kanıtlamak değildi; dinî deneyimin insan zihninde karşılığı olan gerçek bir fenomen olduğunu ortaya koymaktı.

Her iki alanın doğuşunda ortak bir zemin vardır: Modern bilimin kendi bulgularının, katı materyalist yorumu taşımakta zorlanmaya başlaması. Fizik maddenin mutlak olmadığını; nörobilim ise insanın aşkınlık deneyimine kapalı bir varlık olmadığını göstermiştir. Fakat bu gelişmelerin sahipleri çoğu zaman teolog değil bilim insanı olduğu için ortaya çıkan tablo bütüncül bir metafizik sisteme dönüşmemiştir. Bilim, sınırları gereği “nasıl” sorusuna cevap verir; “kim” ve “niçin” soruları ise yorum alanına kalır.

Bu noktada ortaya çıkan boşluk Batı düşüncesinde tamamen vahye dayalı bir metafizikle doldurulmadı. Bunun yerine daha esnek ve bağlayıcılığı düşük çerçeveler üretildi. “Spiritüel ama dinsiz” anlayışı yaygınlaştı; “kişisel gelişim” kültürü, bilinç araştırmaları, Doğu’nun mistik öğretilerinin Batı’ya uyarlanmış versiyonları ve psikolojiyle harmanlanmış maneviyat biçimleri öne çıktı. Böylece müteâl/aşkın olana yöneliş bütünüyle reddedilmedi; fakat vahiy, peygamberlik ve ilâhî hüküm fikrinden arındırılarak ferdî deneyim düzeyine indirildi. Tanrı, hayatı düzenleyen aşkın bir otorite olmaktan ziyade, insanın iç huzuruna hizmet eden sembolik ya da kozmik bir prensip gibi yorumlandı. Bu yaklaşım, manevî boşluğu kısmen doldururken mevcut kültürel ve siyasî düzenle doğrudan çatışmaya girmeyen bir alan üretmiş oldu.

Tam da burada vahiy merkezli dinlerin sunduğu bütüncül yapı ile modern ilmî arayışlar arasında belirgin bir ayrım ortaya çıkıyor. İnsan beyninin aşkınlık deneyimine açıklığı fıtrat kavramıyla; evrenin madde ötesi derinliği ise yaratılmışlık fikriyle anlamlı bir zemine oturabilir; fakat bu yorum yalnızca teorik bir inanç önermez, beraberinde hayatı düzenleyen bir otorite fikrini de peşinden getirir. İşte modern sistemin asıl gerilimi burada başlar. Belirsiz bir maneviyat anlayışı tolere edilebilirken, vahiy temelli ve hüküm koyan ilâhî otorite fikri resmî alanda daha dirençle karşılaşır.

Bunun nedeni Allah fikrinin kendisi değil, bu fikrin doğurduğu sonuçlardır. Eğer nihai otorite insan değil de ilâhî irade olursa, ahlâkın kaynağı, hukukun temeli ve hayatın istikameti konusunda insan merkezli mutlaklık sarsılır. Sınırsız arzuya dayalı tüketim kültürü ilâhî ölçülerle sınırlanır. Ahlâkın tamamen göreceli olduğu anlayışı yerine sabit ölçütler gündeme gelir. İnsan, yalnızca kendi isteklerinin peşinde giden bir fert değil, yaptıklarından sorumlu bir kul olarak tanımlanır.

Bütün bu sebeplerle modern düşünce, ilmî bulguların metafizik çağrışımlarını tamamen engelleyemese de, onların vahiy temelli bir hakikat anlayışına dönüşmesini sınırlamaya çabalar. Dolayısıyla Batı’da yapılan kuantum teolojisi ve nöroteoloji çalışmalarından bütüne varılmasını beklemek en hafif tabirle safdillik olur.

Üstelik burada gözden kaçırılmaması gereken daha temel bir sınır vardır: İster kuantum fiziği olsun ister nörolojik araştırmalar, bu çalışmalar neyi gözlemlerlerse gözlemlesinler, ulaştıkları veriler yine zaman ve mekân çerçevesine, yani fizikî gerçekliğe ait olacaktır. Bilimin imkânı, varlık alanının ölçülebilir katmanlarıyla sınırlıdır. Zihin ufkunu genişletmek başka şeydir; fizik ötesine geçmek bambaşka bir şey. Bu alanlar en fazla sınırların sandığımız kadar dar olmadığını gösterebilir; fakat kendi başlarına “öte”yi açamazlar.

Evet, parça bütünün habercisidir; fakat o haberi ancak bütünü tanıyanlar okuyabilir. Bütünden haberi olmayanlar, fizik çerçevesi içinde ne kadar tekâmül ederlerse etsinler, yerinde saymaya mahkûmdurlar.

Sonuç olarak kuantum fiziği ve nörobilim alanındaki gelişmeler, modern dünyanın uzun süre mutlak kabul ettiği katı materyalist çerçeveyi sarsmış görünmektedir. Kâinatın yapısına ve insan şuuruna dair ortaya çıkan yeni veriler, gerçekliğin yalnızca görünen maddeden ibaret olmadığını düşündüren işaretler taşımaktadır. Ancak parça tek başına bütünü veremez; o işaretin neye delalet ettiğini belirleyen, ona hangi dünya tasavvuruyla bakıldığıdır.

Bugün ortaya çıkan tablo hakikate zorunlu bir yöneliş üretmemektedir. Aynı bulgular bir bakışta yaratılmışlığın izleri olarak okunabilecekken, başka bir bakışta belirsiz bir “kozmik gizem” içinde eritilebilmektedir. Bu nedenle mesele yalnızca bilimin ulaştığı seviye değil, o bilimi yorumlayan zihniyet meselesidir.

Yarın Müslüman ilim adamlarının fiziğin bu yeni safhasından ne tür imkânlar çıkaracağını şimdiden bilemeyiz. Fakat Batı’nın mevcut zihniyeti elinde kaldığı sürece, yeni fizik de eski fiziğin kaderinden bütünüyle kurtulamayacaktır. Dün mekanik evren tasavvuru Allah ile insan ve âlem arasına nasıl perde olmuşsa, bugün daha esnek ve müphem kavramlarla konuşan fizik de aynı zihniyetle, hakikate açılan bir kapı olmaktan çok onu sürekli ertelenen bir ihtimal hâline getiren yeni bir perdeden öteye geçemeyecektir.