Dünya terazisi her an bir kazanç ve kaybediş arasında sallanırken, insanı tam anlamıyla var kılan ve ruha o en nefis lezzeti veren şey, sonuca takılmadan inatla, asaletle ve dengeyle mücadele etmenin kendisidir.

Hayatın merkezine sevgiyi yerleştirmek, dışarıdan hazır alınabilecek romantik bir formül değil, insanın kendi içindeki o en derin ve çıplak savaşta her gün yeniden vermesi gereken bilinçli bir irade kararıdır. Bu yolun hiçbir cilalı, steril tarafı yoktur; sevgiyi merkeze koymak demek kırılmayı, incinmeyi, emeğin boşa gitme ihtimalini ve bile bile haksızlığa uğramayı göze alarak o fırtınanın ortasında bile duruşunu bozmamayı göze almaktır. İnsan çoğu zaman bu yürüyüşte en büyük isteğin de en büyük engelin de kaynağının bizzat kendisi olduğunu görür; kendi ufkunu açan kılavuz ile yolunu kesen haydut aynı göğüs kafesinde çarpışır. Zaman durmaksızın akıp giderken, ömür dediğimiz o sermaye her saniye elimizden döküle döküle ilerler ve insan bakınca mutlak bir ziyan halinde olduğunu sanır. Fakat tam o bitti denilen yerde, insan ruhundan sızdırdığı sevgiyle ortaya hesapsız, saf bir güzellik çıkardıkça o kanayan yaralara ilaç olan taze bir yenilenme kokusu tütmeye başlar.

Dünya dediğimiz bu gürültülü ve kaba mekân, insanın içindeki o asıl sonsuz güzelliğin üzerine serilmiş kalın bir perdedir ve insan bu perdenin içinde kaybolmamak için kendisine sarsılmaz, sabit bir kimlik arar; oysa bu mutlak kimlik isteği aslında ölümle bitişiktir. Gerçeklik içerisinde kalıp yaşayabilmek, bu dünyada yer işgal edebilmek için kendimize bir rol biçmek, bir kıyafet giymek zorundayızdır, fakat can alıcı mesele o rolün üstümüzde bir elbise olarak mı kalacağı yoksa derimiz haline mi geleceğidir. Beden dediğimiz bu kafesten sıyrılmadan sahnenin arkasındaki o asıl saf kimliği tamamen açığa çıkarmak mümkün olmasa da, bir usta titizliğiyle eylemimizin ve zanaatımızın içine o ruhun imzasını attığımızda, hakikat perdenin önünden bu dünyaya sızmaya başlar.

Yolu kaybetmek ya da inancın sarsılması fıtratın bir parçasıdır ancak insanın bilerek ve isteyerek hakikatten yüz çevirmesi kabul edilemez, çünkü insan yokluğu kabul etmeden, inatla var olma isteğiyle vardır ve varlık en büyük hakikattir. Aslına ait olduğu o hakiki vatandan bu dünya sürgününe gönderilmiş bir ruhun zaman zaman gurbetin ağırlığı karşısında müspet manada nazlanması, sitem etmesi gayet tabiidir, fakat bu nazda ısrar etmek insanı bir süre sonra kendisinden usandırır. İnsanın kalbinde başlayan bu hakikati sadece kendi içinde saklamayıp bütün dünyaya yayması, bedende sıkışıp kalma halini genişletmesi kendisine en şifalı ilaçtır; çünkü etrafımızda kurduğumuz zemin bir ayna gibi bize kendimizi yansıtacak ve sevgi üzerine kurulu bu zemin insanı düştüğü her çıkmazda binlerce yolla yeniden güzelliğe davet edecektir.

İnsanın en büyük çilesi kendisini ifade edebilme güçlüğüdür, çünkü insan kendini tanıdığı ve bunu ifadelendirebildiği ölçüde aşılmaz yolları aşar. Bu ifadeden kaçışın adı dünyevi meşgaleler, korku, inat ya da kibirdir; oysa kelimeler kalpten geldiği ve zenginleştiği müddetçe insanı her an sonsuza bir adım daha yaklaştırır. Ancak bu sadece kelimelerde gizli değildir; uçup giden buhar misali lafların yerini can bulmuş bir hakikate bırakması için önce yapmak, aksiyonu ortaya koymak, sonra anlatmak gerekir. İşte o zaman bu içsel keşif havada asılı kalmaz, en mukaddes yere, yani toprağa bağlanır; söz malzemeye iner, zemin sağlamlaşır ve bu geçici hayatta arkada solmayan bir miras kalır. Nihayetinde bu dengeli yürüyüşün içinde insan için ne sahte başarıların ne de aldatıcı zaferlerin bir önemi vardır; dünya terazisi her an bir kazanç ve kaybediş arasında sallanırken, insanı tam anlamıyla var kılan ve ruha o en nefis lezzeti veren şey, sonuca takılmadan inatla, asaletle ve dengeyle mücadele etmenin kendisidir.