Mahalle parkı, akşamın puslu ışığında ağır ağır soluyordu. Salıncakların paslı zincirleri rüzgârla hafifçe sallanıyor, banklarda oturan birkaç kişi sessizce telefonlarına gömülmüştü. Zeko, parkın lambalarının altına yanaştı, omzunu düzeltip sahte markalı montunun kollarını sıvadı. Dövmeli kollarını göstermek istiyordu.

Bankın kenarında oturan Yusuf’a kısa bir bakış attı. "He, sen Yusuf’sun dimi?" dedi, sesi sert ama içinde garip bir özenti vardı.

Yusuf başını kaldırdı ve hafifçe gülümsedi. "Evet. Sen de Zeko olmalısın."

Zeko bankın arkasına yaslandı, ayağını sarkıtarak hafifçe salladı. "Beni kim anlattı sana? Faytonlar mı? He he, onların kıymetlisi benim, bil bunî."

Yusuf hafifçe başını yana eğdi, gözleri Zeko’yu inceliyordu. "Öyle mi? Ne yapıyorsun onlar için?"

Zeko sigarasını yaktı, derin bir nefes aldı ve Yusuf’un yüzüne üfledi. "Ne lazımsa, heval. Bazen birine gözdağı, bazen de…" eliyle silah işareti yaptı. "Sıkar geçeriz, anladın?"

Yusuf gözlerini kaçırmadı. "Öldürdün mü?"

Zeko hafifçe güldü, omzunu kaldırdı. "Ne bileyim gardaş? Ölmüştür herhalde, bana ne. Sonrasına bakmam ki."

Yusuf sessiz kaldı. Zeko, onun tepkisini görmek için biraz daha dikleşti, gözleriyle onu tartmaya çalıştı. "Bak hacı, çok sorguluyon. Dünya böyle, biz de böyleyiz. Aç mı kalalım? Kimse bize iş vermiyo, herkes sırt dönüyo. Kime ne? Ben kendi yolumu çizdim, he?"

Yusuf yavaşça başını salladı. "Kendi yolun mu?"

Zeko kaşlarını kaldırdı. "Hee, kendi yolum. Sana mı soracam?"

Yusuf banktan doğruldu, cebinden küçük bir taş alıp yere attı. "Bu taş düştü. Onun iradesi var mıydı sence?"

Zeko kaşlarını çattı. "Ne alaka lo? Valla sen değişik adamsın ha!"

Yusuf gözlerini ona dikti. "Sen de o taş gibi misin? Birileri itince düşen, birileri yönlendirince sıkan biri misin? Yoksa gerçekten kendi yolunda mısın?"

Zeko bir an afalladı, gözlerini kaçırdı. Konuyu değiştirmek için ayağa kalktı, ellerini cebine soktu. "Ulan felsefe mi yapıyorsun bana? Biz iş konuşacaz dedik!"

Yusuf ayağa kalktı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. "Ben de."

Sessizlik oldu. Parkın ışıkları Zeko’nun sahte markalı montunun üzerindeki yamaları belli ediyordu. Yusuf ellerini cebine sokarak parkın çıkışına yöneldi. "Deniz kenarında yürüyelim mi?" diye sordu.

Zeko önce "He, ne alaka?" demek istedi, sonra garip bir şekilde kabul etti. "Hadi bakalım, anlat hele."

Ve ikisi birlikte yürümeye başladı. Birinin adımları köksüz, rüzgâra kapılmış bir yaprak gibiydi. Diğerinin adımları, toprağı hisseden birinin adımlarıydı.

Sahil, uzaklardan gelen dalga sesleriyle birlikte karanlığa karışıyordu. Yusuf ve Zeko, beton yürüyüş yolunun kenarında ağır adımlarla ilerliyordu. Deniz, arada sırada kıyıya vuran bir anlık parıltılar dışında zifiri karanlıktı. Parktan çıkıp buraya gelişleri bile fark edilmeden olmuş gibiydi.

Zeko, cebindeki çakma sigarayı çıkardı, ucunu biraz buruşturarak dudaklarına sıkıştırdı. Ateşi yakarken Yusuf’a baktı.

"Bak hacı, seni dinledim, yalandan da olsa yürüdüm seninle. Ama ben var ya, valla anlamıyom senin bu muhabbetleri. Ne anlatıyon sen bana?"

Yusuf, ellerini cebine sokarak biraz ilerledi. "Bir şey anlatmıyorum aslında. Sadece senin anlattıklarını biraz daha açıyorum."

Zeko dalga seslerini dinledi, omzunu silkerek bir kahkaha attı. "Ben ne anlatmışım la? Bi taş attın yere, yok irade, yok düşen taş... Ben taş mıyım, hacı?"

Yusuf hafifçe gülümsedi. "Bilmiyorum. Bunu sen bileceksin. Sen gerçekten kendi kararlarını mı veriyorsun, yoksa başkaları mı senin yerini çiziyor?"

Zeko, sigarasından uzun bir nefes aldı, gözlerini kısarak Yusuf’a baktı. "Bak birader, ben ne yapıyorsam kendim yapıyom. Öyle bıdı bıdı eden tiplerden değilim. Ben kendi yolumu çizdim, tamam mı?

Yusuf başını hafifçe salladı. "Öyle mi?" dedi sakin bir sesle. "Kendi yolunu mu çizdin?"

Zeko'nun kaşları çatıldı. "Haa! Ne sanıyon? Ben doğduğumdan beri savaşıyoz la! Çocukken sokaklarda aç kaldık, senin gibi kitap okuyup kahvede oturmadık! Kendi yolumuzu biz çizdik!"

Yusuf bir an durdu. "Kim aç bıraktı seni?"

Zeko’nun gözleri kıstı. "Herkes! Devlet, millet, anam babam, sokaklar! Ne biliyon lan sen!?"

Yusuf, hafifçe başını öne eğdi, bir taş aldı yerden. "Baban, annen... Peki, ben mi?"

Zeko dondu. "Ne?"

Yusuf taşla oynadı, sonra birden ciddileşti. "Ben mi aç bıraktım seni?"

Zeko, anlam veremeyen bir yüz ifadesiyle Yusuf'a baktı. "La ne diyosun oğlum sen?"

Yusuf derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp açtı. "Biliyor musun, ben de birini kaybettim."

Zeko, sigarasını yere attı, ayakkabısının ucuyla ezdi. "Hıı, tüh. Ne diyeyim kardeş, Allah rahmet eylesin artık. Ne olmuş yani?"

Yusuf hafifçe gülümsedi, ama gülümsemenin içinde acı vardı. "Ne olmuş mu? Benim bir kız kardeşim vardı."

Zeko’nun yüzü bir an gerildi.

"Adı neydi?" diye sordu Yusuf.

Zeko, içindeki garip bir huzursuzlukla başını salladı. "Bilmiyom hacı, ben nerden bilecem?"

Yusuf’un yüzündeki ifade değişmedi. "Sokakta yürüyordu. Senin gibi biri ateş açtı. Belki de o an kime sıktığını bile bilmiyordu. Ama bir kurşun isabet etti. Bir çocuk öldü. Onu öldürenin adı neydi?"

Zeko'nun yutkunduğu belli oldu. Kaşlarını çatıp başını öne eğdi.

"Bilmiyom..." dedi. Ama sesi o eski, umursamaz Zeko gibi değildi.

Yusuf başını salladı. "Bilmiyorsun."

Sessizlik oldu. Yalnızca dalgalar vardı.

Zeko, refleks olarak cebine baktı, bir sigara daha çıkarmak için elleri titredi. Ama Yusuf’un ona baktığını görünce durdu.

"Nereye kadar kaçacaksın?" dedi Yusuf.

Zeko bir şey diyemedi. Sadece başını çevirdi. Boğazına bir düğüm oturmuştu. Kendi yolunu çizdiğini söylüyordu ama aslında her şey bir başkasının elinde miydi? O da bir taş gibi miydi?

Yusuf, derin bir nefes aldı. "Gel benimle."

Zeko, irkilerek ona baktı. "Nereye?"

Yusuf yürümeye başladı. "Hakikate."

Zeko, istemsizce arkasından yürümeye başladı. Fakat artık attığı her adımın sesi farklı geliyordu.

Sahil, denizin derinliklerinden gelen dalga sesleriyle nefes alıyordu. Zeko’nun adımları hızlandı, ama kafasının içi Yusuf’un kelimeleriyle boğuluyordu.

"Öldürdüğün kişinin adı neydi?"

Zeko’nun dişleri sıkıldı. "Benimle dalga mı geçiyon lan sen!?" diye patladı. "Ne saçmalıyorsun oğlum sen?! Beni buraya niye getirdin!?"

Yusuf sessiz kaldı. Sadece yürümeye devam etti.

Zeko, içindeki huzursuzluğa karşı koyamadı, küfretti. "Sen kimsin lan bana nutuk çekiyon? Sen benimle uğraşabileceğini mi sanıyon?! Ha?!"

Yusuf durdu. Zeko da durdu.

Sahil yolu bitmişti. Artık ıssız, loş bir köşedeydiler. Arkalarında yükselen karanlık bina duvarları, önlerinde uçsuz bucaksız deniz…

Zeko’nun nefesi hızlandı. Ellerini başının arkasına koydu, öne arkaya sallanarak küfretti. "Ulan yemin ederim valla billa harbi sıkarım ha! Sen kim oluyon lan bana akıl veriyon?!"

Ve elini beline attı.

Silah soğuk bir metal gibi sırtında duruyordu. Yusuf’un yüzü hiç değişmedi.

Zeko’nun parmakları tetik demirine yaklaşırken Yusuf ani ama sakin bir hareketle, sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi silahı kavradı. Zeko refleks olarak geri çekildi ama o an ne olduğunu anlayamadı bile.

Tetik hâlâ parmağının ucundaydı. Ama silah artık Yusuf’un elindeydi.

"Ben kim miyim?" dedi Yusuf, silahı usulca Zeko’nun alnına doğrultarak. "Ben, öldürdüğün kızın abisiyim."

Zeko’nun gözleri açıldı.

"Ne… Ne diyosun lan?!"

"Senin sıktığın kurşun benim kardeşimi öldürdü. O gün yürüyordu. Sokakta, kimseyle alıp veremediği yoktu. Senin içinse o gün, sadece bir işti. Silahı tuttun. Tetiğe bastın. Gittin."

Zeko’nun bacakları titredi. Ellerini kaldırmak istedi ama neye karşı, bilmiyordu. Yusuf, Zeko’nun elini tuttu. Aynı kurbanın ellerinin tutulduğu gibi.

"Hadi Zeko. dedi Yusuf, gözleri karanlık. "Öldürme işini iyi biliyon ya. Birini vururken hiç tereddüt etmiyosun ya. Hadi bakalım. Göster cesaretini."

Zeko başını salladı. "Lan, hayır… Hayır, ben… Bilmiyom oğlum ben! Ben… Vallahi bilmiyom!"

Yusuf’un sesi artık daha netti. "Şimdi biliyon. Şimdi tam ortasındasın. Bir hayatı nasıl yok ettiğini anlaman için, kendi ölümünü hissetmen lazım."

Zeko’nun elleri Yusuf’un elleriyle birleşti. Silahın namlusu, kendi çenesine yöneldi.

Zeko çırpındı. Ama Yusuf hiç güç kullanmadı. Sadece yönlendirdi. Bir kurbanın katiline tuttuğu aynayı tuttu.

Ve…

"Bismillah."

Tetik çekildi.

Baş, arkaya savruldu. Kafatası, sessiz gecenin ortasında yankılanan çürük bir patlama gibi açıldı.

Kan, taşlara damladı.

Yusuf, Zeko’nun bedeni yere yığılırken gözlerini kapattı. İçi rahat mıydı? Bilmiyordu. Ama biliyordu ki, bazıları için merhamet yalnızca bir fırsattı.

Aylık Baran Dergisi 45. Sayı Kasım 2025