1. Giriş

Bu yazıyı aslında birkaç ay evvelinden beri yazmayı planlıyordum. O süreçte bazı avukat meslektaşlarımız ve çocuk suçlarına yönelik soruşturma yürüten savcı ahbabım ile yaptığım sohbet neticesinde “Suça Sürüklenen Çocuk” kavramı üzerine düşünmeye başlamıştım. Bir çocuğun ya da bir ergenin neden suç işleyeceği, suç işleme sâiki gibi ceza hukuku pratiğinde karşımıza çıkan ve kriminoloji çalışmalarına konu olan bu hususun arkasında neler olabileceğini düşünüyordum. Bu mesele sadece hukukî açıdan değil, içtimaî açıdan; sosyoloji, psikoloji ve ahlâk felsefesi nazarıyla da ele alınması gereken ve hatta bilfiil bir çalışma yürütülmesini icap ettiren hususlardan biri olabilir.

Bu meselelerin tahkiki esnasında ülkemizde nisan ayı itibarıyla iki okula saldırı düzenlendi. Bu saldırıyı düzenleyenlerin yaşlarının 14 ve 19 olması, yukarıda zikrettiğim hususlar açısından ele alınması gerekecek bir mevzu olarak kamuoyu karşısına çıktı. Ancak tabiatım ve düşüncem gereği, gündem üzerinde ilave köpük oluşturmamak adına hamasetten ve sloganlardan uzak bir şekilde bu meseleyi ele almak istiyorum. Avukat olarak her ne kadar doğrudan ceza hukuku çalışmıyor olsam dahi, hukukçu olmam dolayısıyla bu meselelerle alâkadar oluyorum ve ceza hukuku alanında çalışan meslektaşlarımızla bu meseleleri tartışıyoruz. Burada karşımıza gündemin popüler konularından olan ekonomik sıkıntıların mı buna sebep olduğu, diğer bir popüler konu olan dizilerin mi buna yol açtığı hususu tartışmalı olmakla beraber, medyada beşinci kol faaliyeti olarak daima bu konuların ön plana çıkarıldığını görüyorum.

Neticede daha da gerekçelendireceğim üzere başta şunu belirtmeliyim ki; yeni gelen kuşağın gerek entelektüel açıdan gerek başkaca hayat kabiliyetleri açısından herhangi bir ideali, gelecek projeksiyonu ve perspektifi doğrultusunda şüpheli olduğu âşikârdır. Bu sebeple idealini kaybetmiş; herhangi bir düşünce ve ruh dünyasına girmeyen ve belki de giremeyen gençlerin kendilerince belirlediği “kısa yollar” ile bir şeyler yapmaya çalıştığı görülmektedir. Bu yazı kapsamında öncelikle meseleyi ceza hukuku bağlamında ele alarak suça sürüklenen çocuk meselesine dair teknik ve hukukî detaylardan bahsederek giriş yapacağım. Bu kapsamda ceza hukukunun amacı, felsefesi ve genel hükümleri bağlamında yazılmış akademik eserlerden ve ceza hukuku pratiğinde var olan Yargıtay kararlarından faydalanmış olsam dahi, bu yazının muhteviyatı gereği akademik bir makale olmaması sebebiyle doğrudan atıf yapmayı tercih etmedim.

2. Ceza hukukunun amacı

Ceza hukuku; en temel anlamıyla içtimaî düzeni korumak, fertlerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak ve hukuk düzenine yönelen ihlâllere karşı yaptırım mekanizması oluşturmak amacıyla varlık gösterir. Ancak bu tanım, ceza hukukunun klasik ve dar çerçevesini ifade eder. Günümüzde ceza hukukunun amacı, yalnızca işlenen fiile karşılık bir yaptırım uygulamak değil; suçun nedenlerini anlamak, suçun tekrarını önlemek ve ferdi yeniden topluma kazandırmaktır. Bu yönüyle ceza hukuku, salt bir “cezalandırma hukuku” değil, aynı zamanda “içtimaî bir düzenleme ve iyileştirme hukuku”dur.

Ceza hukukunun fonksiyonları doktrinde genel olarak üç başlık altında incelenmektedir: genel önleme, özel önleme ve ıslah. Genel önleme, ceza normlarının varlığı ve uygulanması yoluyla toplumun diğer fertlerinin suç işlemekten caydırılmasını ifade eder. Özel önleme ise suçu işleyen kişinin yeniden suç işlemesini engellemeye yöneliktir. Bununla birlikte, modern ceza hukukunun belki de en kritik amacı ıslah, yani failin yeniden topluma kazandırılmasıdır. Bu noktada ceza, yalnızca geçmişte işlenen bir fiilin karşılığı değil, aynı zamanda geleceğe yönelik içtimaî bir yatırım olarak görülmelidir.

Bu yaklaşımın somutlaşmasında “Suçu cemiyet hazırlar, fert işler.” sözü önemli bir referans noktasıdır. Bu ifade, suçun yalnızca ferdî bir tercih ya da ahlâkî zafiyet sonucu ortaya çıkmadığını; aksine içtimaî, ekonomik, kültürel ve çevre şartlarının bir ürünü olduğunu vurgular. Gerçekten de ceza hukuku pratiğinde, özellikle suça sürüklenen çocuklar bakımından, suçun oluşum sürecinin incelenmesi, failin içinde bulunduğu sosyal çevrenin değerlendirilmesi ve suç davranışını tetikleyen faktörlerin analiz edilmesi büyük önem taşımaktadır.

Yoksulluk, eğitime erişimde eşitsizlik, aile içi şiddet, ihmâl, kötü çevre koşulları ve sosyal dışlanma gibi faktörler, ferdi suça yönelten başlıca sebepler arasında yer almaktadır. Bu bağlamda ceza hukukunun yalnızca “faili cezalandırma” refleksiyle hareket etmesi, sorunun kaynağını göz ardı etmek anlamına gelecektir. Zira bu durumda ceza, yalnızca sonucu hedef almakta ancak sebebi ortadan kaldırmaya yönelik bir işlev üstlenmemektedir. Oysa çağdaş ceza hukuku anlayışı, suçun arka planını dikkate almayı ve buna uygun ferdîleştirilmiş çözümler geliştirmeyi zorunlu kılar.

Özellikle çocuklar söz konusu olduğunda, bu yaklaşım daha da belirgin hâle gelmektedir. Suça sürüklenen çocuklar bakımından ceza hukuku; cezalandırıcı olmaktan ziyade koruyucu, destekleyici ve eğitici bir nitelik taşımalıdır. Nitekim çocukların kişilik gelişimlerinin tamamlanmamış olması, irade ve muhakeme yeteneklerinin yetişkinlere kıyasla sınırlı olması ve çevre tesirlerine daha açık olmaları, onların ceza hukuku karşısındaki konumunu farklılaştırmaktadır. Bu nedenle çocuklara yönelik ceza politikalarında “ceza” kavramı ikinci planda kalmalı; öncelik, çocuğun yüksek yararı ilkesine uygun şekilde rehabilitasyon ve topluma kazandırma olmalıdır.

Bu çerçevede ceza hukuku pratiğinde hâkim, savcı ve diğer uygulayıcıların yalnızca normatif düzenlemelerle sınırlı kalmayıp failin sosyo-ekonomik durumu, aile yapısı, eğitim geçmişi ve psikolojik durumu gibi unsurları da dikkate alması gerekmektedir. Bu durum, cezanın ferdîleştirilmesi ilkesinin de bir gereğidir. Aksi hâlde, her fail için aynı ölçüde ve aynı nitelikte ceza uygulanması, adalet duygusunu zedeleyebileceği gibi suçun tekrarını önleme noktasında da yetersiz kalacaktır.

Sonuç olarak ceza hukuku; yalnızca suç işlendikten sonra devreye giren bir yaptırım mekanizması değil, aynı zamanda suçun oluşumunu engellemeyi, ferdi topluma kazandırmayı ve içtimaî barışı tesis etmeyi amaçlayan bütüncül bir sistemdir. “Suçu cemiyet hazırlar, fert işler.” sözü, ceza hukukunun bu bütüncül yaklaşımını hatırlatan önemli bir ilke niteliğindedir. Bu ilkenin ceza hukuku pratiğinde dikkate alınması, özellikle suça sürüklenen çocuklar bakımından daha adil, daha insani ve daha etkili sonuçların ortaya çıkmasına katkı sağlayacaktır.

Bir başka anlatımla, içtimaî sözleşme dediğimiz üzere devlet ile fertler arasında akdedilmiş olan anlaşma çerçevesinde, ihkâk-ı hakkın fert elinden alınarak devlete verilmesi suretiyle devletin ferdin korunmaya değer hukukî haklarını kapsaması neticesinde ortaya çıkan cezalandırma müessesesi, ceza hukukunun temelini oluşturmaktadır.

3. İnsanın masum olduğu ve ferdin ıslah edilmesi

Ceza hukukunun en temel kabullerinden biri, insanın doğası gereği “suçlu” olarak değil, “masum” olarak dünyaya geldiğidir. Bu yaklaşım, yalnızca felsefî bir önerme değil; aynı zamanda modern hukuk sistemlerinin üzerine inşa edildiği bir ilkedir. Nitekim ceza yargılamasının temel prensiplerinden biri olan masumiyet karinesi, ferdin suçu sabit oluncaya kadar suçsuz kabul edilmesini güvence altına almaktadır. Ancak bu ilke, yalnızca yargılama sürecine ilişkin teknik bir kural olmanın ötesinde, insanın doğasına dair daha derin bir kabulü de içerisinde barındırır: İnsan, özünde kötülüğe meyilli bir varlık değil; şartların, çevrenin ve deneyimlerin etkisiyle davranış geliştiren bir varlıktır.

Bu noktada ceza hukukunun insana yaklaşımı, onu yalnızca işlediği fiil üzerinden tanımlamak yerine, o fiile götüren süreci anlamaya yönelmelidir. Zira bir ferdin suç işlemiş olması, onun bütünüyle “suçlu bir kimlik” taşıdığı anlamına gelmez. Aksine çoğu zaman bu fiil; sosyal çevre, aile yapısı, ekonomik yetersizlikler, eğitim eksikliği ve psikolojik etkenlerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda ferdin cezalandırılması kadar, hatta ondan daha önemli olan husus, ferdin yeniden topluma kazandırılmasıdır.

Islah kavramı, ceza hukukunun insana bakışını en açık şekilde ortaya koyan unsurlardan biridir. Islah; failin yalnızca cezalandırılması değil, aynı zamanda davranışlarının düzeltilmesi, içtimaî normlara uyum sağlayabilecek bir fert hâline getirilmesi ve yeniden suç işlemeyecek şekilde yönlendirilmesi anlamına gelir. Bu yönüyle ceza, bir “intikam aracı” değil, bir “dönüşüm aracı”dır. Modern ceza hukuku sistemlerinde infaz rejimlerinin, denetimli serbestlik uygulamalarının, eğitim ve rehabilitasyon programlarının varlığı da bu anlayışın bir sonucudur.

Özellikle suça sürüklenen çocuklar bakımından ıslah ilkesi hayatî bir önem taşımaktadır. Zira çocuklar; henüz kişilik gelişimlerini tamamlamamış, çevrenin tesirlerine son derece açık ve yönlendirilebilir fertlerdir. Bu nedenle çocukların işlediği fiiller çoğu zaman bilinçli ve yerleşik bir suç iradesinden ziyade; anlık yönelimlerin, yanlış rol modellerin veya ihmâlkâr sosyal çevrelerin bir yansımasıdır. Böyle bir durumda çocuğu cezalandırmak sorunu çözmekten ziyade derinleştirebilir, çocuğun toplumdan daha fazla kopmasına ve suçla özdeşleşmesine neden olabilir.

Bu nedenle çocuklara yönelik ceza hukuku yaklaşımında esas olan; cezalandırma değil, koruma, yönlendirme ve yeniden kazandırmadır. Eğitim tedbirleri, danışmanlık hizmetleri, sosyal destek mekanizmaları ve rehabilitasyon programları bu anlayışın somut araçlarıdır. Amaç, çocuğun işlediği fiili inkâr etmek değil, bu fiilin tekrarını önleyecek bir dönüşümü sağlamaktır.

Öte yandan, ıslah ilkesinin yalnızca çocuklarla sınırlı olmadığı da açıktır. Yetişkin fertler bakımından da ceza hukukunun nihaî hedefi, ferdin topluma yeniden kazandırılması olmalıdır. Ancak bu noktada ferdin kişilik yapısı, suçun niteliği ve tekrar riski gibi unsurlar dikkate alınarak daha dengeli ve ölçülü bir yaklaşım benimsenmelidir. Ceza adalet sistemi, bir yandan toplumu korurken diğer yandan ferdin yeniden suç işlemeyecek şekilde dönüşümünü sağlayacak imkânları sunmalıdır.

4. Suça sürüklenen çocuk kavramı

Ceza hukuku terminolojisinde “suçlu çocuk” yerine “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin tercih edilmesi, çocuğa bakış açısındaki önemli bir dönüşümü yansıtmaktadır. Bu kavram, çocuğu işlediği fiille damgalamak yerine, suça yönelmesinde etkili olan sosyal, ekonomik ve çevre faktörlerini dikkate alan daha koruyucu bir yaklaşımı ifade eder.

Türk hukukunda da bu yaklaşım benimsenmiş olup, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu kapsamında suça sürüklenen çocuk; suç işlediği iddiasıyla hakkında işlem yapılan ya da güvenlik tedbirine karar verilen çocuk olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, çocuğun cezalandırılmasından ziyade korunması ve topluma kazandırılması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Suça sürüklenme çoğu zaman çocuğun ferdî iradesinden ziyade; aile içi sorunlar, yoksulluk, eğitimden kopuş ve olumsuz çevre gibi etkenlerin bir sonucu olduğu için çocuk, yalnızca fail değil çoğu durumda korunması gereken bir mağdur olarak da değerlendirilmektedir.

Bu çerçevede çocuklara yönelik ceza hukuku yaklaşımında esas olan cezalandırma değil; koruma, yönlendirme ve rehabilitasyondur. Hapis cezası son çare olarak görülmekte; eğitim ve denetim temelli tedbirler ön plana çıkmaktadır. Amaç, çocuğun suçla bağını güçlendirmek değil, onu sağlıklı bir fert olarak topluma yeniden kazandırmaktır.

Teknik ve hukukî açıdan suça sürüklenen çocukla ilgili temel ve genel anlatımlar böyle olmakla beraber, kavram incelendiğinde çocuğun suç işleme hususunda etken değil, edilgen olarak kullanıldığı görülmektedir. Burada ele alınan çocuğun 10 yaşında olabileceği gibi 16-17 yaşında da olması muhtemeldir. Bu sebeple ergin bir ferdin de çocuk olarak değerlendirilmesi, teknik ve hukukî açıdan infaz hukukuyla doğrudan ilişkilendirilse de, çeşitli eylemlerde, yaşı gereği çocuk olan kişilerin araç olarak kullanıldığını görmekteyiz. Bu yazının konusu olmamakla beraber, burada bahsi geçen çocuk yaşının yeniden tartışılması, yeniden tanımlanması gerektiği ve bu kapsamda çocuk hukuku, ceza hukuku ve infaz hukuku bağlamında ele alınması gerektiğini de belirtmek isterim.

5. Sonuç

Giriş aşamasında bu yazının yazılma amacından bahsettim. Orada değinmediğim bir mesele ise; bir süredir yaşadığım mahallede suça sürüklenen çocukların yoğun olduğu ve çocuk ya da gençlerin suç işlenmesi için araç olarak kullanıldığını gözlemlediğim hususudur. Bu çocuklarla doğrudan bir bağım olmasa dahi, birbirimizi göre göre çeşitli yerlerde (cami, bakkal, fırın vb.) bir arada buluna buluna birbirimize âşinalığımız oluştu. Sonrasında bazılarının benim avukat olmam dolayısıyla sormuş olduğu sorularla kendilerini de daha yakından tanıma fırsatım oldu. Temel olarak herhangi bir suça bulaşmış gencin neden bunu yaptığını sorduğumda, somut sebepler ve akla ilk gelen meseleleri zikrediyorlar. Para kazanmak, belirli bir itibara sahip olmak ve benzeri hususlar zikredildikten sonra, ikinci soruda "Neden?" dediğimde yine somut meselelere değindiklerini, herhangi bir amaç ve ideallerinin olmadığını gördüm.

Bununla beraber CMK görevlendirilmesi alan ya da bilfiil ceza hukuku çalışan meslektaşlarımız ile sohbetlerimizde, bahsi geçen bu kişilerin Türkiye’nin çeşitli yerlerinden bir şekilde getirilerek “icraat” adı altında işledikleri suçlarla belirli bir tanınırlık ve gelir elde etmek istediklerinden bahsetmişlerdi. Günün sonunda gençler için idealize edilen şeyin para ve tanınırlık (ya da görünürlük) olduğu meselesini idrak ettim. Dikkat ederseniz “gençler için idealize edilen” olarak belirtiyorum; yoksa gençlerin doğrudan kendi düşünce ve ruh dünyasında ideal ettikleri olduğunu belirtmiyorum. Burada çocuk, genç; her ne kavramı kullanırsanız kullanın, çeşitli manipülasyonlar ve telkinlerle yine edilgen durumda kalıyor ve yine edilgen bir ıstılah ile de cezalandırılıyor.

İnsanın tabiatı gereği kötü olamayacağı ve daima ıslah olabileceği düşüncesiyle verilen cezaların caydırıcılıktan uzak olduğu ve hatta bahsi geçen çocuk/gençler için bu durumun da bir nevi apoletlerdeki yıldızlar gibi değerlendirilecek rütbe olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu durumun gerçekliği ile beraber, medyada beşinci kol faaliyeti olarak daima idrakimizi işgal etmesine sebep olan bu meselenin ise “tartışılıyor” başlığı ile sulandırıldığı ve tartışma amacından uzaklaştırıldığı da anlaşılmaktadır.

Bu meselede devletin atacağı adımlar sınırlı olmakla beraber en temel noktada eğitim meselesinin yeniden ele alınması gerekmektedir. Herhangi bir ideale dayanmayan; ideolojik nosyonlardan uzak, suya ve sabuna dokunmayacak şekilde reform edilen eğitimin yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir. Yapılacak değerlendirme çerçevesinde belirli idealleri olan, fikrî altyapısı bulunan bir sistemin inşa edilmesi gerekmektedir.

İkinci olarak Kara Avrupası'ndan ithal ceza hukuku felsefesinde yer alan insanın masumiyetine olan inancın adaleti tökezlettiğini; bu kapsamda belki bu memleketin köklerinde yer alan ve neşredilen hukukun etrafında bir ceza hukuku tahayyülü sağlanmasının da bu meselede önem taşıdığını belirtmek gerekir. Zira çocuğun yaşını belirleyen de, cezalandırmanın amacının ıslah etme olduğunu belirleyen de uluslararası antlaşmalarla sağlanan kurallardır. Şayet cezalandırmanın amacının ıslah olduğu kanaati hâsıl ise de bunun metodu yönünden revizyonist değerlendirmeler yapılması daha sağlıklı olacaktır.

Üçüncü ve en önemli mesele ise sivil toplum teşkilatları ile dernek ve vakıflara düşen sorumluluktur. Dernek ve vakıflar, devlete nazaran halka daha kolay temas etmektedir. Bu temasın neticesinde dernek ve vakıf bünyesinde kişilere (genç veya çocuk) belirli ideallerin ve amaçların kazandırıldığını müşahede ettim. Yaşadığım bölgede aktif olan bir vakıf temsilciliğindeki başkan olan ahbabım “Bu semtte ne kadar tekinsiz, serseri denilebilecek kim var ise vakfa onları alıyor ve onlara görev veriyorum.” demişti. Hatta ekibindeki arkadaşlara da özellikle böyle gençlerle temas edilmesi gerektiğini belirtmişti. Bu vesileyle uyuşturucuya bulaşan ya da suç işleme ihtimali bulunan akranlarının hayatlarını nasıl değiştirdiğine bizzat şahit oldum. Burada en önemli meselelerden biri de ideal ile beraber verilecek görev ve sorumluluktur. Şayet gençleri belirli bir ideal çerçevesinde topladığınızda oluşturulacak ekip içerisinde tevzi edilecek görev ve sorumlulukla beraber, o ekibin içerisinden suç işleme ihtimali olan birinin suç işlemek aklına gelmeyecek ya da para, tanınırlık gibi hususları suç sahasında aramayacaktır.

Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026