İngiliz deyince insanların aklına çok çalışan, çok içki içen, az konuşan, soğuk ve ketum bir millet gelir. Evet, böyledir. İngiliz'in devleti de kendisi gibi soğuk ve ketumdur. Sis perdesi arkasında kendini saklar.
İngiliz milleti sadece kendini sever, kendine inanır, kendine tapar. Geri kalan her şeye karşı nefret, şüphe ve korku duyar. İngiliz'in böyle bir haleti ruhiyeye sahip olmasının sebebi bence —bu benim kendi görüşüm— ada halkı olarak İngilizlerin çok uzun asırlar boyunca esaret hayatı yaşamış olması ve hep dışarıdan, Avrupa'dan gelen saldırılarla boğuşmuş olmasıdır.
Milattan itibaren bakarsak İngilizler, Milattan Sonra 40'lı yıllarda Roma işgaline uğradılar. Tabii o zaman Keltler vardı sadece, Kelt kabileleri. 400 yıla yakın bir süre böyle bir işgal sürdü. Peşinden de doğudan gelen Hun tehlikesi karşısında Romalılar geri çekilince Anglo-Saksonlar geldi; Cermenlerin Angl, Sakson ve Jüt kabileleri. Bunlar gelip adaya yerleştiler. Tabii oradaki Keltleri biraz ezdiler, dışladılar ve kendileri küçük krallıklar kurdular. Zamanla yavaş yavaş Keltlerle Anglo-Saksonlar biraz karışmaya başladı. 700'lü yıllardan itibaren bu defa Vikinglerin saldırısına uğradılar ve Viking saldırıları hiç bitmedi. Çok nadiren İngilizlerin galip geldiği oldu ama genelde Vikingler galip geldi ve adayı yönetmeseler bile İngiliz halkında dışarıdan gelen saldırılara karşı hep bir korku oldu.
Nihayet 1066 yılında İngiltere, Fransa'dan gelen, Fransızca konuşan, Viking kökenli Normanların işgaline uğradı ve Anglo-Sakson aristokrasisi neredeyse katliamla yok edildi. Böylece 300 yıldan fazla sürecek bir Norman hakimiyeti söz konusu oldu. Hem İngilizce Fransızcanın işgaline uğradı hem de Avrupa kültürü İngilizlerin içine işledi. Ama geçen zaman içerisinde de Normanlar, azınlıkta bir millet olarak yavaş yavaş Anglo-Saksonlarla karıştılar ve 1500'lere gelindiğinde İngiliz milleti artık kendi tekevvününü tamamlamış bir millet haline geldi ve ilk defa ada dışından olmayan, ada halkına ait bir hanedan İngiltere'yi yönetmeye başladı.
O vakte kadar hep saldırılarla ve işgalcilerle uğraşmış olan İngilizler, herhalde şöyle bir psikolojiye gömüldüler: "Biz bir daha esir düşmeyeceğiz. O halde esir düşmemek için bütün dünyayı bizim esir almamız lazım." Bu söylediğim şey tamamen benim kendi görüşüm ve bir manifesto gibi madde madde sıralanmış bir belgeye bağlı değil, İngiliz milletinin ruhunun derinliklerine işlemiş bir duygudur. İngiliz, dış dünyayla ilgili alacağı her kararı bu duygunun süzgecinden geçirir; öyle ki artık refleks olarak her türlü hareketlerine, siyasetine, düşüncesine, bilimine ne varsa hepsine işlemiştir bu.
İngilizler 1530'larda—o zaman Kral VIII. Henry—ilk aksülamelini başlatıyor. Vatikan'daki Papa'yı tanımadığını ilan ediyor Kral ve kendisi Anglikan Kilisesi diye bir kilise kuruyor. Yani bir ülkeye ve bir millete ait bir kilise. Gene Katolik ama Papa'yı tanımıyor. Yani böylece ne oluyor? Avrupa'dan gelen önemli bir şey, kültürel bir öge, dini öge, reddedilmiş oluyor İngilizler tarafından. Peşinden gene onun kızı, meşhur Kraliçe I. Elizabeth, Protestan mezhebini kabul ediyor ve İngiltere'de Protestan mezhebi resmi hale geliyor. Zaten İngiliz milleti ciddi şekilde Protestan mezhebini kucaklamış, ondan sonra Katolikler zulüm görmeye başlıyor. Beraberinde—1500'lerin son çeyreğinde oluyor bu—Hollanda'daki Protestanlara da destek veriyor Kraliçe. Böylece Hollanda krallığını da karıştırmaya çalışıyor. Artık İngilizler adeta dışarıya çıkmaya çalışan bir devlet gibiler.
O sıralarda İspanyollar denizlerde çok güçlü ve Amerika kıtasında büyük sömürgeleri var. Francis Drake var, İngiliz korsanı, Kraliçe'nin emriyle hareket ediyor ama görünürde İngiliz bayrağı taşımıyor. Bu adam bol miktarda İspanyol gemisini yağmalayıp ne kaldırdıysa onların elinden, getirip İngiltere'nin hazinesine bırakıyor. Bu gidişe bir dur demek isteyen İspanya Kralı II. Felipe, büyük bir donanmayla İngiltere'yi işgal edip defteri kapatmak istiyor. 1588 yılında büyük bir İspanyol donanması İngiltere'ye hücum ediyor. Tabii o zaman İngilizlerin gücü İspanya'ya göre mukayese kabul edecek durumda bile değil. Ama İngilizler çok iyi savaşmışlar. Yani savaşı kazanmak için gereken cesaret, fedakârlık, metanet, hepsi onlarda var. İspanyollar da gayet gururlu, "Zaten biz bunları yeneriz, kim bu İngilizler?" diye gelmişler, savaşı kaybettiler. İngilizler bilek hakkıyla kazandı. İngilizlerin ilk ölüm kalım savaşı budur. Ondan sonra bir daha İngiltere'ye böyle bir saldırı olamadı yüzyıllar boyunca, ta ki Hitler gelip havadan bombardıman edene kadar.
Böylece İngilizler artık rüştünü ispat etmiş, güçlü bir krallık ve denizlerde de güçlü bir devlet olarak dışarı çıkmaya başladılar. Şimdi ben kısaca böyle bir 20. yüzyıla kadar siyasi hikayesini bir özetlemeye çalışacağım, sonra İngilizlerin fikri olarak derinliğine ve işte siyasetine temas etmeye çalışacağım.
Ondan sonra İngilizler, Kuzey Amerika kıyılarında sömürgeleştirme faaliyetlerine başlıyorlar hızlı şekilde. Köle ticareti, ondan sonra uzak denizlere seferler tertip ediyorlar. Avustralya'ya vesaire her yere gidiyor adamlar. Ve 1600'lerde bir taraftan bunları yaparken bir taraftan Hollandalılarla, gene zaman zaman İspanyollarla denizlerde mücadeleleri devam ediyor.
Ama içeride bir iç savaş vuku buluyor. İngiliz kralları zamanla fikir değiştirip tekrar Katolik mezhebine dönmeye kalkışınca, o zaman İngiliz Parlamentosu da Protestanların elinde, onlar isyan ediyorlar ve Katolik kralı indirip idam ediyorlar 1600'lerin ortalarında. Hatta bir 10 yıl kadar İngiltere'de cumhuriyet hâkim oluyor. O zaman Oliver Cromwell diye bir adam var, çok karizmatik, güçlü bir lider, onun ölümüyle beraber Parlamento şunu fark ediyor: "Biz kralsız yaşayamayız." Ve dış ülkelerden de müdahale tehlikesi doğuyor, herkes bir kral getirmeye çalışıyor eski hanedanlardan. O zaman kendileri bir kral getiriyorlar İngiltere'ye, Protestan kalmak ve Parlamento'nun yetkileri de yerinde durmak şartıyla. 1688'de bu iş tamamlanıyor ve buna kendileri "Görkemli Devrim" diyorlar İngilizler. Yani böylece İngiliz milleti ve devleti kendisini her türlü fikri, dini, siyasi neyse her yönden tamamlamış oluyor, artık tam muhkem hale geliyor. Burada büyük bir ihtilal ve inkılap hadisesi var, bu ayrıca değerlendirilmesi gereken bir şey.
Ondan sonra İngilizler artık daha hızlı ve kuvvetli şekilde dışarıya çıkıyorlar. Bir taraftan iç savaş sırasında zaten Hollandalılarla falan mücadele ettiler ve kaybetmediler. Sonrasında, 1700'lerde hem bir taraftan masonluğu kucaklıyor İngilizler—buna ayrıca temas edeceğim—hem Yahudi ve mason sermayesini İngiltere'ye çekiyorlar. Hem bir taraftan Fransızlarla, İspanyollarla, Portekizlilerle, Hollandalılarla savaşmaya devam ediyorlar. Bazen birini müttefik yapıp diğerine karşı, bazen de diğer savaştığını bu defa eski müttefikine karşı kullanarak savaşmaya devam ediyorlar ve 1800'lere geldiklerinde İngilizler denizlerde tartışmasız galip hale geliyorlar. İspanyolları yenmişler, Fransızları yenmişler, Hollandalıları yenmişler. Bütün güçlü denizci devletlerin hepsi diz çökmüş.
Avrupa'nın hemen burnunun ucunda dışlanmış bir adayken, böyle bir coğrafyada yaşamayı avantaj haline getirmiş İngilizler, denizlerde güçlü olmayı başararak. Hiç kimse İngilizlere saldıramıyor ama İngilizler herkesi yeniyor. Ne oluyor? Peyderpey İngilizler gidip diğer yendikleri devletlerin elinde bulunan sömürgeleri de, gücünün yettiğini gasb etmeye başlıyor. Böylece artık bir taraftan Kuzey Amerika, bir taraftan Avustralya ve nihayet 1700'lerin ortalarında ve 1800'lere girdiklerinde Hindistan ellerine geçmiş. Sonuçta İngiltere büyük bir sömürge imparatorluğuna dönüşüyor. Böylece hem ekonomik güç, hem siyasi güç, hem askerî güç; yani bir gün gelip de dünyanın merkezine girebilmeleri için lazım olan ne varsa hepsini dışarıdan toplamış oluyor adamlar. Başkalarının da dışarı çıkıp güçlenmesine izin vermiyorlar.
1800'lere gelindiğinde artık Avrupa siyasetinin içine girecek ve bir taraftan Ortadoğu, bir taraftan Avrupa'yı dünyanın merkezi kabul edersek, buralara sirayet edebilecek bir güce erişmiş. Zaten dışarıda da artık gidecek pek bir yer kalmamış, artık buraya gelmesi lazım. O zaman bu işi siyaset yoluyla yapmaya başladılar.
Napolyon Savaşları ile beraber, 1800'lerin başlarında Fransızlara karşı Avrupa'da büyük bir korku oluştu. Çünkü Napolyon, Fransa'dan çıktı, Moskova'ya kadar gitti. Almanları yendi, Rusları yendi. Sonunda kaybetti ama herkeste bir Fransız korkusu oluşmuş. O zaman Almanlar, yani Prusya, Avusturya İmparatorluğu, bir taraftan da Rusya Çarlığı; bunlar Fransızlara karşı ittifak kurmuş. Burada yalnız olan kim? Fransa. O ittifaka İngilizler de dahil olmak istemiş ama buna Almanlar falan izin vermemişler, zaten ihtiyaçları da yok. Bu defa ne oluyor? 1850'lerde İngilizler çok güzel bir manevrayla Fransızları yanlarına müttefik olarak alıp, bir taraftan da Osmanlı'yla beraber Kırım'a çıktılar, Rusları yendiler.
İlerleyen yıllarda Almanya daha da güçlendi. 1871'de gidip Paris'i işgal ettiler, Alman birliği tamamlandı. Böylece Avrupa'da bir dev doğdu. Halbuki bu Prusya dediğimiz, sonra Almanya olan bu devlet, geçmişte Fransa'ya ve İspanya'ya karşı İngilizlerin müttefikiydi. Yani o 1700'lerdeki büyük savaşlarda Almanlarla İngilizler yan yanaydı. Bu defa İngilizler şunu gördü: "Tamam, biz Avrupa'ya girmeye çalışıyoruz ama Avrupa'da çok büyük bir güç doğdu." O zaman Alman ordusu Fransızları rezil ederek yenmiş ve gidip Paris'i işgal etmiş. Bu görülmemiş bir şey. Yani Paris tarihinde ilk defa işgale uğramış ve o zamanlar Prusya'yı bir askerî güç olarak herkes kabul ediyordu da bu kadar majör bir güç olduğunu kimse fark etmemiş. Bu fark ediliyor.
O zaman İngilizler artık Almanları rakip olarak görüp, daha doğrusu görmeleri gerektiğini fark ederek, hemen Almanları nasıl kuşatacağını düşünmeye başlıyor. Sonra ne yaptılar I. Dünya Savaşı'na girerken eski düşmanları Fransa'yı yanlarına aldılar. Çünkü Fransızlarda Alman korkusu vardı. Diğer taraftan Ruslarla Almanların arası yavaş yavaş Osmanlı siyaseti üzerinden ayrışmaya başlayınca Rusya'yı da yanlarına aldılar. Ne oldu? Almanya açıkta kaldı. Yani bir tarafta Fransızlar, bir tarafta Ruslar, arkada da İngilizler; Almanya'yı kuşatmış oluyor. Sonra I. Dünya Savaşı oldu. Almanya kaybetti.
Bir de işin Osmanlı tarafı var. Osmanlılar '93 Harbi'nde, 1878'de, meşhur bizim meşrutiyet meclisinin aptallığı yüzünden başlamış olan savaşla yenilmişti. "Size yardıma ve sizi kurtarmaya geldik Ruslara karşı" diye İngilizler geldi, Mısır'ı elimizden aldı, beraberinde Kıbrıs'ı da. O sıralarda Osmanlı'dan aldığı imtiyazla Süveyş Kanalı'nı inşa etmiş olan Fransızların elinden kanalı da aldı. Çünkü Fransızların zaafı meydana çıkmış, artık Alman korkusuyla yaşayan zayıf bir devlet. "İstediğimi yaparım, istediğim gibi kullanırım." İngilizler böyle bakıyor ki bunda başarılı oldular.
I. Dünya Savaşı bittiğinde İngilizler ulaşabildikleri en geniş sınırlara ulaşmışlardı. O zamanki toprakları Afrika kıtası topraklarından çok daha geniş. Yani 30 milyon kilometrekareden daha fazla bir toprak. Çok muazzam bir imparatorluk. Tarihte böyle geniş bir imparatorluk hiç olmadı.
I. Dünya Savaşı bittikten sonra İngilizler emellerine tamamen ulaşmış mıydı? Hayır. Henüz Almanya tamamen yıkılmamıştı, çünkü Almanya'yı işgal edecek bir güç yoktu ortada. Bir de Japonya diye bir dev doğdu Pasifik'te. Adamlar ikinci savaşa ertelediler onların işini ve II. Dünya Savaşı'nda Almanya'yla Japonya'yı yerle bir ettiler. Bir daha ayağa kalkamayacak şekilde yıktılar.
Ama II. Dünya Savaşı bittiğinde İngilizler zayıf düştü, yoruldular. Çünkü çok büyük savaş oldu, yani on milyonlarca insan ölmüş. Hatta Londra bombalanmış, Londra'da da çok insan öldü. Zor bir savaştı. Geri çekilmeye karar verdiler. Kendilerinin yerine, NATO şemsiyesi altında ve Amerika'nın jandarmalığında yeni bir dünya düzeni; bir taraftan da Sovyetler Birliği ile bir anlaşma yapılmış. "Tamam, biz artık böyle devam edelim" dediler ama Amerika kendilerine verilen jandarmalık görevini yapamadı. Çünkü Amerika gerçekten —hani Üstad diyor ya "Amerika ahmak fildir"—gerçekten bir ahmak fil. Sadece kaba kuvvetten ve maddî zenginlikten ibaret ama yönetme sanatını bilen bir devlet değil. Çünkü kendisi zaten İngilizler tarafından kurdurulmuş, bir proje olarak inşa edilmiş, bundan bahsedeceğim, böyle uyduruk bir devlet. Esasında onlar İngiltere'ye karşı bir bağımsızlık savaşı verdiğinde İngilizler uğraşmadı. "Zaten bu bizim çocuğumuz, biz bunları ileride gene kullanırız, bunların kurucuları da mason ve bunların kökü de İngiltere'ye bağlı zaten. Tamam, varsın olsun. Biz sonra bu projeyi dışarıya dayatırız" dediler. Zaten böyle de oldu. İşte bugün cumhuriyet, demokrasi vesaire, garip garip "evrensel değer" diye icat ettikleri her şeyi Amerika üzerinden pazarladılar dünyaya.
70'li yıllara gelindiğinde İngilizler tekrar ipleri ele alabilmek için yavaş yavaş altyapıyı kurmak maksadıyla Amerika'daki sermayeyi Çin'e taşıdılar. O meşhur 1970'lerin başlarında Amerika ile Çin arasında bir ticaret anlaşması var. Güya bu anlaşma Çin'le Sovyetler Birliği'ni tamamen koparıp Çin'i Batı blokuna çekmek maksadıyla yapılmış. Bu tabii Amerika'yı kandırmak için uydurulmuş bir masal. Aslında amaç, Amerika'da şişmiş olan sermayeyi Çin'e taşımak ve Çin'de yeni bir proje inşa etmek. İngilizlerin amacı bu.
50 sene geçti, ortaya Çin diye bir dev çıktı ve orada küresel projeler inşa edildi. Özellikle bütün dünyaya yayılmak istenen "dijital faşizm" denen projenin laboratuvarı Çin'dir. Ve bu artık orada başarılı oldu ve bize doğru gelmekte olan büyük bir tehlike olarak orada duruyor. İnşallah üstümüze gelmez.
Peki sonra Amerika ne oldu? Bunun farkına vardı. "Vay be, hani buradan sermaye gitti, orada da başka bir şey çıktı. Şimdi bizim başımız belada" diye düşündü. Bugün işte Amerika, yani Wall Street gibi yerlere karşı olan, küresel sermayenin yaptığı ve yapmak istediği projelere karşı olan Amerikalı kesim, Pentagon, vs. buna karşı bir hareket yapmaya çalıştı. İşte bugün Trump da biraz öyle şeylerin peşinde ama bütün hareketleri yanlış.
Amerika, İngiltere'nin kendi icat ettiği bir savaşın, bataklığının içine girmiş oldu ve bunu kazanamayacak. Burada da İngilizlerin dünya siyasetine tekrar geri gelebilmek için ve ipleri ele alabilmek için her neyin peşindelerse, önlerinde engel olarak gördükleri Amerika'nın geri çekilmesi isteniyor. İngiltere şu an bunu sağlamaya çalışıyor.
Peki, İngilizler bütün bunları beceriyor, başarıyor; yani 1500'lerden bugüne kadar girdikleri hiçbir büyük savaşı kaybetmemişlerdir. Bu adamlar bunu nasıl becerdi? Bu deha nereden kaynaklanıyor?
Şimdi İngilizleri insanlar, az konuşan, soğuk ve ketum olarak gördüğü için İngiliz'in derinliğini anlamaz. İngiliz milleti entelektüel olarak derin bir millettir. Ama diğerlerinden farkı şu: İngilizler, Avrupalı entelektüellerin "arayıp arayıp bulamamak" şeklinde uğraştıkları işlere gülerek, istihza ile bakarlar. Kendileri bütün bilim ve felsefeye fonksiyonel olarak bakarlar. Yani, "Biz bilimsel bir faaliyetle uğraşıyorsak, teknolojik bir şeyler icat etmeye çalışıyorsak bunun bize faydası ne olabilir? Biz bundan maddi güç, para, servet ve silah vesaire neyse, bu alanlarda nasıl kâr ederiz?" o gözle bakıyor. Felsefe dediğin hadiseye de, derin meselelere de girebilir İngilizler ama mücerretlerin içinde boğulup kendini kaybetmek yerine, "Biz bütün bu düşündüğümüz meseleleri nasıl dünyevi olarak faydaya dönüştürürüz?" gözüyle bakar.
Fransız ve Alman entelektüelleri mücerret meseleleri tartışmaya çalışırken İngilizler ne yapmışlar? Bireyselcilik diye bir felsefe icat etmişler mesela. Bunun mimarı John Locke. Tabii bunun Avrupa'da da biraz kökleri var ama İngiltere'de de var, mesela Francis Bacon vasıtasıyla. Ama şu var: Şimdi onların hepsinin kafasında meseleler flu. Yani böyle berrak, net, madde madde sıralanmış, somutlaştırılmış bir proje yok ellerinde. Bunu yapan adam John Locke.
Ne yapıyor bu adam? "Kral olmasın" diyor, "cumhuriyet olsun", "eşit vatandaşlık olsun. Yani "saltanat olmayacak bir daha." Cumhuriyet demokrasi demek değildir, onu da belirteyim. Tamam, saltanat olmayacak, babadan oğula geçmeyecek, güzel. Ondan sonra, hür teşebbüs hakkı olacak, insanlar rahat rahat ticaret ve yatırım alanında istediği gibi teşebbüs edebilecekler. Tamam, bu da güzel. İşte "herkes toprak sahibi olabilsin, toprak mülkiyeti hakkı verilsin."
Ne güzel değil mi? Zahiren her şey güzel görünüyor. Ondan sonra fikir hürriyeti olsun, herkes fikrini söyleyebilsin. Beraberinde seküler hayat olsun; din, kilise insanların hayatına karışamasın. Yani sadece devlete değil, insanların hayatına da karışamasın. Ve insanlar fert fert kendi mutluluğunun peşinde koşsun. Şimdi madde madde sıralanmış bir proje var burada. Zahirden bakınca da Avrupalı bir insan için her şey ne güzel değil mi? Ama aslında güzel değil.
Şimdi düşünün; mesela Fransa Katolik bir ülke değil mi? Herkes Katolik. İşte başında kralı, kilisesi vesaire, lordlar var, toprak onların elinde; köylüler var, şehirlerde zanaatkârlar var. Her şey yerli yerinde. Şimdi cumhuriyet deyince ne oluyor? Kral gidiyor. Eşit vatandaşlık falan diyorsun; soylu ile köylü farkı kalmıyor. Ondan sonra toprak mülkiyeti ile beraber toprak sahibi olan zadegan sınıfı, lordlar gürültüye gitmiş oluyor, herkesin toprağı oluyor. Fikir hürriyeti; herkes istediğini söylesin. İyi de zaten burası kendi ülkesi, kendi milleti ise kendi dünyası içerisinde istediğini zaten söylüyor. Fikir hürriyeti dediğin şey ne? Bunların dışında olan şeyleri söyleyebilme. Bu nedir? Buraya fitne fesat getirir, başka bir şey getirmez. Seküler hayat dediğin de Katolik Kilisesi insanların hayatına karışıyor; sen bunu kaldırıyorsan haliyle adamlar dinlerinden sıyrılabilir. Bir yerde bir kontrol varsa, o dinin gölgesindeki insanların da eğer memnuniyetsizlikleri varsa onun dışına çıkması pek mümkün değildir. Böylece toplum düzeni sağlanmış oluyor, o devlet için kendi nizamı yerinde duruyor. Ama sen bu şartları getirdiğinde ve en sonunda da herkes kendi mutluluğunun peşinde koşsun dediğinde; bana ne kraldan, bana ne papazdan, bana ne kiliseden, lorddan falan... Ne oluyorsun aslında? Paramparça oluyorsun.
Peki İngilizler bu projeyi icat etmişler, kendileri uygulamışlar mı? Hayır. Yani İngiltere'de kral durdu. Ama bütün dünyaya kralsız olun dediler. Kendi uydurdukları kilise durdu. Nasılsa o kiliseye bütün dogmaları aşılayan veya uyduran, icat edip tekrar manifesto haline getiren gene kendileri; Protestanlık, püritenlik vesaire. İngiliz Kilisesi'nde her şey serbesttir gibi. Çünkü işine geliyorsa, dedim ya, İngiliz kendini sever, kendine inanır, kendine tapar. "Benim için bu mantıklı mı? Bana fayda getiriyor mu? Tamam kardeşim, ben böyle oluyorum" der İngiliz. Hiçbir şekilde öyle kasmaz, uğraşmaz.
Şimdi kiliseyi de geçtik. Toprak mülkiyeti falan deyince de önce toprak mülkiyetine biraz zorla izin verilmiş İngiltere'de. Sonra köylüler topraktan çıkarılıp bu defa işçi yapılmış. Çünkü üretim vesaire için onlara bu köylü lazım. Aslında insanlar şehre gönderildiğinde daha iyi bir hayat yaşayacağını zannederken, toprağından kopmuşken, başka bir kölelik icat edilmiş oldu.
Şimdi esas olarak İngilizlerin kilisesi ve kralı yerinde durdu. Zaten bunlar yerinde olduktan sonra diğerlerinin çok da önemi yok. Ama orada özel teşebbüs dediğin şeye kendileri izin verdiler. Bu herkes için izin verilebilecek bir şey. Bundan kâr gelir. Çünkü İngiliz diyor ki: "Parası olan yatırım yapsın, teşebbüs etsin, para kazansın; ben vergi alayım, benim hazinem dolsun, benim insanlarım zengin olsun, ben güçlü olayım" vesaire. Bir tek bu, dışarıya yaydıkları kötü bir şey değil. Zaten İslam'da da hür teşebbüs diye bir şey var. Tabii ki ben kontrolsüz zenginleşmeden falan bahsetmiyorum.
Şimdi bu adamlar bu projeyi nerede uyguladılar ilk olarak? Amerika'da. Amerika kıtasındaki sömürgelerde İngiliz vatandaşları var. Yani İngiltere'den gitmiş adamlar var, hepsi Protestan neredeyse. Bunların hepsinin toprağı vardı orada. Henüz İngiltere'de insanlar toprak sahibi olmaya başlamamışken Amerika'ya gidenlerin hepsinin toprağı var, geniş topraklar. Ondan sonra "şu lord, bu baron" falan diye bir şey yok Amerika'da. Hâlihazırda başlarında kralları var ama kral çok uzakta, Londra'da. Bu adamların kraldan hiç haberi yok. Aslında 1600'lerde ve 1700'lerde Amerika kıtasındaki İngilizler, işte bu WASP dedikleri beyaz Anglo-Sakson Protestan nüfusu, hâlihazırda kralsız, cumhuriyet gibi, toprak mülkiyetine sahip, hür teşebbüs içerisinde. Bir tek sekülerlik biraz gecikmiş; bayağı cadı avları olmuş 1600'lerde, sonra sekülerlik de gelmiş. Bir taraftan gazeteler çıkıyor, fikir hürriyeti vesaire. Bayağı adamlar dünyaya pazarlamak istedikleri projeyi orada inşa etmişler.
Nihayet bağımsızlık savaşı olduğunda İngilizler fazla uğraşmadan Amerika'yı bu adamlara verdiler. Kurucularının hepsi mason ve hepsinin kökü İngiltere'de. Sonuçta bu adamlar İngiliz çizgisinin dışına çıkmayacaklar ama bu proje İngiltere'den dışarıya pazarlanacak.
Bu adamlar I. Dünya Savaşı'ndan sonra bunu Amerika'ya söylettiler, Wilson İlkeleri adı altında: "İmparatorlukları parçalayalım, kralları yıkalım, herkes başsız kalsın."
I. Dünya Savaşı bitti, adamlar kendi müttefikleri olan Rus Çarı'nı yıktılar. City of London bankası dünyanın parasını verdi Lenin'e. Lenin de, "Tamam, benim sizinle yolum kesişti. Siz bana parayı verin, Almanlar siz de bana destek verin, ben Çar'ı yıkayayım, Çar gitsin, ben de savaşı bitireyim" dedi.
Zaten Rusya çıkınca savaşmaya devam edecek Amerika vardı. Ayrıca Rus ordusu da hantaldı, işe yaramıyordu. İngiltere bundan bir şey kaybetmedi.
Savaş gümbürtüsünde Rusya'yı yok etti, Çar gitti. Alman kralı gitti, Kayser gitti. Avusturya İmparatoru da gitti. Bunların hepsi aynı zamanda kendisini Roma mirasçısı olarak gören ülkeler.
Zaten Fransız Devrimi ile Fransız kralı da gitmişti; o da Roma mirasçısı olduğunu iddia ediyordu. Osmanlı İmparatoru da gitti. Ortada güçlü hiçbir kral bırakmadılar. Herkese de "Siz cumhuriyet idaresine geçin" dediler. Zaten Almanya'da öyle oldu, Avusturya'da öyle oldu. Osmanlı yıkılıp parçalandıktan sonra yerine çıkan ne kadar devlet varsa hepsine cumhuriyet geldi. Bir iki tane uyduruk Arap krallıkları hariç. Çünkü orada o lazımdı demek ki İngilizlere; buna izin verdiler. Sovyetler Birliği adı altında Rusya'da da cumhuriyet kuruldu.
Bütün güçlü krallar yıkılmış, insanlar adeta başsız kalmış ama İngiltere'nin başında hâlâ kral var. Çünkü kral devletin derinliğini sağlıyor ve insanlar onu üstün bir şahsiyet olarak kabul ettiklerinden dolayı "Tamam, Tanrı buna nasip etmiş" diyorlar. "Bu adam kraldır, bunun kanından gelenler kraldır." Hâliyle o tartışmasız bir şahsiyet olunca yönetim, idare ve itaat daha kolay oluyor.
Ama demokrasi olunca "İşte şu kadar insanın oyuyla şu seçildi." Peki az oy alan ne oldu? Seçilemedi. Peki o azınlık ne oluyor? Şimdi bunlar mazlum olmuyor mu? Hani İbda mimarı demişti ya; “tamam, demokrasi de, az oy vermiş olan kesim ne olacak? Şimdi onlar zulüm görmüş olmuyor mu?” Sonuçta eğer herkesin mutluluğuysa, herkesin de ikna olması lazım. İşte krallıkta herkes daha kolay ikna oluyor. Çünkü kral tartışmasız bir şahsiyet. Yani kral bir emir verdiğinde bir kesim ayrıcalıklı, bir kesim altta diye bir şey yok. Ve kralın da tabi olduğu kilisenin emirleri var. Ama cumhuriyet ve sekülerlikle beraber insanların icat ettiği kanunlar ve birilerinin seçtiği adamlar toplumu yönetiyor. Hâliyle toplumun bir kesimi mutlaka bundan dolayı mutsuz oluyor, olmaması da mümkün değil. İngilizler dışarıya bunu satmış, içeride de böyle devam etmiş.
Bir taraftan bakın, İngiliz milleti... O Berkeley diye bir adam var, immateryalizm diye bir tartışma yapmış. Çok derin bir tartışma, çok muazzam bir tartışma. Ama adamlar her ne mücerret şey buluyorlarsa bunu dışarıya pek vermiyorlar. Kendilerine saklıyorlar. Mesela birinci sanayi devrimini başlatanlar bunlar. Önce kendileri makineler yapmaya başladı, sonra dışarıdakiler yapmaya başladı.
Şimdi bu yapay zekâ dediğimiz hadise de aslında küresel şirketlerin başlattığı bir şey. Belli devletlerin elinde değil. Ve onların da derindeki kökleri İngiltere'de.
Şuna da temas edeyim; İngilizler 1600 ve 1700'lerde masonları ve Yahudileri kucakladı. Ticaret yolları değiştikten sonra Akdeniz'de biriken sermaye Kuzey Avrupa'ya gelmişti, Hollanda'ya vesaire. İngilizler bunları kendi ülkelerine davet ettiler. Zaten masonluğu da kucakladıkları gibi İngilizler en kral masonları da kendileri çıkardılar.
Aslında bir yerde şunu iddia etsem abes olmaz zannediyorum: Masonluğu da ele geçirmiş olabilir bu adamlar. Çünkü zaten inançlı insanlar değiller. İngiliz milleti bir dine inanmak bir tarafa bilakis işlerine geliyorsa, o dinin en sadık müridiymiş gibi de olabiliyorlar ama o rolü oynaması gerektiği için yapıyorlar.
John Locke mesela masondur. O Bacon'lar falan çok önemli adamlar; hep masonlar. Ondan sonra İngilizlerin büyük lordları, büyük ticaret adamları, büyük zenginleri mason. Yani bunlara bakıldığında bunlar Avrupa'dan gelmiş masonlar değiller. Gelenlerden de var ama daha sonra asıl ciddi mason locası güçlü şekilde İngiltere'de kuruluyor. Bunlar Avrupa'da bir yerde yer altında gibilerdi. Ama İngiltere'de açıktan, hem de imtiyazlı şekilde hareket ettiler. Yahudiler de aynı şekilde, onlara büyük imtiyazlar tanındı.
İngiliz kralı bunu neden yapıyor? Hem oradan gelecek sermayeden istifade ediyor, büyük para. Yapacağı seferler, savaşlar, masraflar, bunların finansmanı lazım, bunu buradan sağlıyor. Aynı zamanda uzak ülkelerdeki sömürgelerine nüfus gönderirken orada da para lazım. İnşa edilecek, imar edilecek, yeni yatırımlar yapılacak derken insanların oraya cezbedilmesi söz konusu. "Gidin, orada bir toprak var, gidin oturun, bomboş yer" demek gibi bir şey değil.
Ne oluyor mesela Amerika kıtasında? İngiltere'den gelen zenginler —tabii gönderen de İngiliz kralı—Amerika kıtasında yatırım yapıyor. Demiryolları, köprüler, yollar; uzak tarım arazilerine insanlar gidebilsin ve oradan ürettiklerini de yükleyip gönderebilsinler, satılsın bunlar diye yapılıyor. Ve böylece ne oluyor? Yatırımlarla beraber zenginliğini artırıyorsun. Vergiler, gelen kaynaklar vesaire derken İngiliz Krallığı sürekli zenginleşiyor, ekonomik olarak servetini artırıyor; beraberinde hem siyasi hem askerî gücünü artırıyor. Şimdi bu devlet yenilir mi?
Bunların hepsini bir arada yapmış adamlar. İnce siyaseti de... Ona da bir temas etmek lazım. Kiminle savaşacaksa İngilizler yanlarına mutlaka müttefik almışlardır. Mesela İspanya Veraset Savaşları, sonra Yedi Yıl Savaşları; bunlar 1700'lerde oluyor. Bu savaşlar büyük savaşlar. Burada İngilizlerin yanında Almanlar var. Bir savaşta İspanyollara karşı Portekiz'le beraber savaşıyorlar, diğerinde Portekiz'e karşı İspanya ile beraber. Fransa'ya karşı savaşıyor adamlar, sonra Fransa ile beraber Ruslara karşı savaşıyorlar. Yani adamlar ittifak kurma sanatında çok iyiler ve nasıl oluyorsa müttefik olarak aldıkları devleti ya nüfuzları altına alıyorlar ya zayıflatıyorlar ya da bir gün düşman olarak karşılarına alıp dövüyorlar. İstisnasız bunu hemen hemen herkese yapmışlar. Almanlara yaptılar, İspanyollara yaptılar, Fransızlara yaptılar.
Şimdi burada İngilizlerin ele geçirdikleri ülkeleri ve müttefiklerini yönetebilme sanatını da üstün bir deha olarak kabul etmek lazım. Bunun kaynağı Osmanlı'dır. Osmanlı pragmatist bir siyaset izlerdi, hem siyasette hem de idarede. Böylece hem komşularıyla iyi geçiniyor, yavaş yavaş nüfuz elde ediyor, derken onu kendisine dahil ediyor veya dahil etmese bile kendi adına, kendi tarafında müttefik olarak kullanmaya devam ediyor. Mesela kimi tekfurları Osmanlı tımarlı olarak yerinde bırakmış. Orada bakıyor ki Rumlar var, Hristiyanlar var, bunların başında da bu adam var, zaten bunun sözü geçiyor burada. Onu indirip de yerine bir Türk'ü koyup vali yapmak yerine, o adama yönettiriyor orayı. Haliyle oradaki halk bundan huzursuz olmuyor. Yerine bıraktığı adam da "Tamam, ben yerimdeyim" diyor, o da orayı sahipleniyor.
İngilizler de bunu yapmış mesela. Bir sürü uzak ülkede farklı yönetim sistemleri kurmuşlar. Gene hepsi İngiliz Krallığı'na bağlı olduğu halde, kiminde böyle bir özerk idare, kiminde vali vesaire; bu şekilde yönetmiş adamlar. Yani illa şu şekilde olacak, başka türlü olmaz falan diye kasmamışlar. Osmanlı pragmatizmini almış adamlar. Bu ittifak kurma ve nüfuz elde etme hikâyesi de Osmanlı'dan gelme.
İngiliz kralı her nereye gemiler giderse oradan gelen kaptanlardan mutlaka en az üç tane kitap istiyormuş. Adamlar ne yapıyor? Okuyorlar, anlamaya çalışıyorlar, tanımaya çalışıyorlar. Tabii bu sadece bir Rönesans merakı değil. Rönesans'ın okuyanları genelde sadece meraktan okuyordu. Ama İngilizin derdi merak edip öğrenmek değil; bunu "bilgi güçtür" esprisi içerisinde kendi lehine kullanmak istiyor adam. Zayıf noktaları neler? Güçlü noktaları neler? Bunlarla nasıl savaşırım? Veya savaşamazsam nasıl iyi geçinirim? Bunları nasıl kullanırım? Hiçbirini yapamazsam bile zararlarına karşı kendimi nasıl korumalıyım? Adam bunu öğrenmeye çalışıyor. Yani aslında istihbarat elde etmeye çalışıyor. Bütün o Avrupa'daki oryantalizmden sonra gelen sosyoloji, tarih vesaire; İngiliz tarafından baktığınızda antropoloji, folklor vesaire, hepsi aslında sadece istihbarat amacıyla çıkmıştır.
Şimdi kaba merakla, "İşte Osmanlılar ne yapmışlar? Aa böyle böyle yapmışlar, aa, iyi falan" demiyor adam. "Tamam" diyor, "evet, biz şöyle yapalım. Osmanlı şurayı kötü yapmış ama bunu da böyle yapmayalım" diyor. Bak, çok güzel bir muhasebe ediyor. Hiç de böyle duygusal davranmıyor adam. Çünkü profesyonel olman gerekiyor.
Mesela Amerikalılar ne yapıyor? "Biz" diyor, "işte şuradan adam satın alalım." Tabii satın aldığın adam en karaktersiz adamdır, çünkü parayla kendini satmış. O yüzden de kullandığı adamlar Amerika'yı rezil ediyor. Amerika her yerde başarısız oldu değil mi? Mesela en son Afganistan'da gördük. Parayla satın aldığı adamlar asker sayısını çok göstermişler de daha çok para cukkalamışlar. Memleketi yönetemediler. Sonra Amerika çekildi gitti, Amerika gider gitmez hepsi kaçtı.
Ama İngilizler öyle değil. İngiliz bakıyor, herkesi ölçüyor, biçiyor, tartıyor. "Tamam" diyor, "şu adamda iş var. Bu şu işleri becerir, şu beceremez." Beceremeyecek bir adama yatırım yapmıyor İngiliz. Becerebilecek, iş görebilecek adama yatırım yapıyor. Ne yapıyor? Gidiyor onunla anlaşıyor. Ve onu her neyin peşindeyse o oyunun içine dahil ediyor. O da orada bir aktör ve kazanan oluyor. Böyle olunca adam rolünü benimsiyor. Yani dikte ettirilen, kendisine emir verilen bir kukla olmaktan ziyade onunla çalışan bir müttefik olarak devam ediyor yoluna. Öyle olunca da adam bırakmıyor ve İngilizler bundan istifade ediyor.
O yüzden bu kadar eski sömürgelere sahip olan bir devlet olarak İngilizler, dünyanın her tarafında en eski derin yapılara sahip. Beraberinde bilim, teknoloji, ekonomi, askeriye ve siyaset alanlarında derin bağlantıları da kurmuşlar. Bugün hâlâ Pakistan'da, Hindistan'da İngilizce resmî dil. Niye resmî dil? Çünkü o ülkeler İngilizcesiz yapamazlar. Çünkü bağlar o kadar kuvvetli ki İngilizceye ihtiyaçları var adamların. Sureta bunlar bağımsız devlet, bağımsızlık verilmiş, ama bu zincirleri kırmaları çok zor.
İngilizler işgal ettiği ülkelerde mutlaka oranın insanlarını, aynı Osmanlı'nın yaptığı gibi, bir dereceye kadar yönetime dahil etmiş. Mesela Fransızlar gidiyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor, zulmediyor değil mi? Herkes Fransızlara düşman. Amerika zulmediyor, yönetemiyor, herkes Amerika'ya düşman. Belçika, Hollanda vesaire... Ama hiç kimse İngiltere'ye küfretmiyor. İngiltere nereyi yönettiyse, oradaki insanlar nasıl yönetildiklerinin farkına varmamışlar galiba; hiçbirisi İngiltere'ye düşman değil. İngiliz bunu becermiş.
Ortaya çıkan şey şu: İngilizler, kendini seven, kendine inanan, kendine tapan bir millet olarak dünyayı kendi istedikleri şekle sokmaya çalıştılar. Ve bunu önemli ölçüde başardılar. Şu an geldiğimiz noktada da bu Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi, Amerika, İran, İsrail tantanalarında İngiltere aslında buradaki eski düzenin yıkılmasını ve yeni bir düzenin kurulmasını istiyor. Beraberinde masonluk vasıtasıyla küresel projeleri bütün dünyaya ikame etmek istiyor.
Eğer İngiliz bunu başarırsa bu çok tehlikeli bir şey. Başarabilir mi? Benim kendi şahsi kanaatim, Allah buna izin vermez. Çünkü evet; İngilizler çok akıllı, çok sinsi, çok çalışkan, çok sabırlı bir millet. Doğru. Bu kadar şeyi başarmışlar ama bir taraftan da Allah izin verdiği için olabilmiş. Allah izin vermeseydi herhangi bir savaşta rahatlıkla yenilebilirlerdi. Mesela 1588'de şu rüzgârlar esmeseydi de kral şöyle yapmasaydı da... Hani böyle bazı şeyler var ya, "Öyle olmasaydı böyle olurdu" falan gibi. Doğru, öyle olmasaydı gerçekten başka türlü olabilirdi. Allah izin vermiş, buraya kadar gelmiş. Ama en sonunda her şeyi tam manasıyla hallediyorum, bütün dünyayı tamamen elime geçiriyorum dediği veya öyle zannettiği noktada İngiltere her şeyini kaybedebilir. Hiç belli olmaz bu.
Çünkü insanları bireyselcilik, tamamen bencillik, kendi içine kapanma falan derken iyice parçalarken, insanların bir taraftan da ufku çok açıldı. Mesela bilgi edinme imkânı artık herkes için eşit. Herkes her şeyi yapabiliyor. Şimdi bir de yapay zekâ diye bir şey çıkardılar ve bu yapay zekâyı kullanmayı bilen bir dahi, oturduğu yerden dünyayı altüst edebilir. Yani her şey olabilir. Ve eski düzeni yıkıp da bir kaosun peşinden kuracakları yeni düzen, belki de o kaos yüzünden hiç çıkamayabilir. O da mümkün. İngiltere tam her şeyi hallediyorum derken her şeyini kaybedebilir. Bunun tarihte örneği var.
Tunç Çağı da böyle sona ermişti. Milattan önce 1200'lerde aniden çöküyor her şey. O zamanlar Musa Aleyhisselam'ın zamanına denk geliyor aşağı yukarı, onun hemen sonrası gibi bir dönem. Dünyada putperestlik hâkim; büyük devletler, merkezi otorite, güçlü ordular, sağlam bir finans sistemi, ticaret ağı ve inanılmaz bir teknoloji var. Büyük ihtimalle tespit edilmemiş ve saklanan teknolojilerden de haberimiz yok bizim. Çok ileri gitmiş adamlar. Ama birdenbire çökmüşler.
Tam bir isyan zamanı, Allah'a isyan zamanı. İbda mimarı, "Bir şeyle oynarken bozdular" gibi bir şey söylüyor. Yani bunlar artık her ne yapacaksa o dönemde, tamamen insanlığa çok zarar verecek büyük bir şey yapacaklardı herhalde. Başlarına bela ettiler ve yıkıldılar.
Öyle inanılmaz bir yıkım olmuş ki Doğu Akdeniz'de aşağı yukarı 600 yıl tarih yok. Karanlık Çağlar diye bir şey var Yunanistan'da, o kadar zaman zarfında ne olup bittiği bilinmiyor. Öyle yıkılmışlar. Sonra da işte kuzeyden, denizden bazı milletler geldi, işgal etti, yaktı, yıktı deniyor. Tamam ama onların gelebilmesi için önce burada bir boşluk olması lazım. Bunun sebebi meçhul. Tarihçiler böyle garip teorilerle cevap vermeye çalışıyor ama en mantıklısı bile sadece teori, bilinen bir şey yok.
Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026