Okuduğunuz bir kitap, dinlediğiniz hikmetli bir söz veya izlediğiniz bir program sizde iz bırakıyor mu; yoksa o anda, orada uçup gidiyor mu? Hikmeti bulduğunuz an zimmetinize geçirebiliyor musunuz, yoksa o, kalbinize uğramadan geçip giderken ardından bakakalıyor musunuz? Bazen insan yalnızca sezinliyor: Orada iyi bir şeyler var; fakat henüz algıya ya da kavrayışa dönüşemeden geride yalnızca rüzgârı mı kalıyor? İnsanın kendisini takibe alması gereken en önemli hususlardan biri de bu konu sanırım. Ekranlara, mavi ışığa bu denli bağımlı hâle gelmişken mesele; öğrenmek, dinlemek, anlamak, not alıp paylaşmak olunca, bu artık her babayiğidin harcı değil.
Mim Kemal Öke mülakatına, Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerif’te dile getirdiği “Bazen söz, söyleyen ve dinleyen bir olurlar…” mısraıyla başlamıştım. Mevlânâ bile ibareye “bazen” ifadesiyle başlamış. Kastedilen birlik sanırım, “Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulsa sahip çıkmalıdır.” hadis-i şerifinde bahsedilen mümin için geçerlidir. Öğrenme merakı ve hassasiyeti başka bir şey, mevzuya magazin olarak bakmak başka…
Ama kabul edelim: Sözün, söyleyenin ve dinleyenin bir olması, bir bütün teşkil etmesi muhteşem bir olay. Bu ibarenin bana çağrıştırdığı mâna, ilk olarak elbette âyet-i kerimeyi ve âyet-i kerimeye ittiba eden müminleri kapsıyor. Âyetin matlaı Allahü Zülcelâl’dir; söyleyen, âyetin ilk muhatabı olarak Efendimiz aleyhisselâmdır; dinleyen mevkiinde ise elbette tüm inananlar vardır. Zaman zaman söyleyen merci her ne kadar Cebrâil aleyhisselâmla yer değiştirse de bu düzenek içinde yer almak doyumsuz bir hâl. İnancın ve duygunun bir saf oluşturması, en güzel şekliyle “Allah kendi yolunda bir duvarın taşları gibi kenetlenip saf tutarak savaşanları sever.” âyetiyle âdeta çerçevelenmiş zaten. Allah’ın sevdiğini beyan ettiği saf tutma, ne kadar kıymetli ve güzel bir durumdur! Gönüller bir olduğunda, bir olmanın yaşattığı duyguyla gözler ışıldayıp kalpler mutmain olduğunda, Vedûd esmâsıyla Allah’ın sevgisi tecelli ediyor. Buluşmaların, bir araya gelişlerin ve cemaat olmanın bereketi büyük.
Herkesin kendi köşesindeki okumaları güzel; lakin rûberû görüşmenin ve dinlemenin feyzi bir başka oluyor. “Salihlerle bir arada olun!” âyeti, Efendimiz aleyhisselâmın ashabını meclisler ve sohbetlerle yetiştirmesi ve geleneğimizdeki irfan meclisleri zaviyesinden bakınca, bu gibi programlar bizim olmazsa olmazımız. İzleyiciler için de öz güvenin gelişmesi, kişisel gelişimdeki tembelliğin bertaraf edilmesi ve toplu kuvvete vesile olunması açısından önemli.
Bizim de her cuma bir araya gelerek tefsir çalıştığımız, bir duvarın taşları gibi kenetlenip saf tuttuğumuz “Cuma Kızlarımız” var. Elbette mülakatın ardından bize kalanlar üzerine fikir teatisi yapıldı, alınan notlar paylaşıldı ve sevgi dolu geri dönüşler oldu. Satır aralarındaki bazı ifadeler dillere pelesenk oldu, sloganlaştı. Yunus Emre’den o mısra: “Arar idim Allah’ı, buldum ise ne oldu?..” Daha önceleri de bildiğimiz, okuyup geçtiğimiz; fakat aslında üzerinde ne kadar çok tefekkür edilmesi gerektiğini böylece fark ettiğimiz bir ifade. Bu buluş hangi yaptırımlara, hangi değişimlere, hangi ihyalara ve inşalara vesile oldu? Şimdi artık konu ne olursa olsun, paragraf aralarında ya da sözün sonunda, tekerleme gibi bir uyarı cümlesi olarak “Arar idim Allah’ı, buldum ise ne oldu?..” mısraı geçiyor…
Konuşmanın en hazin yeri, tüm kötülüklerin ve musibetlerin temel kaynağı olan kapitalizm ve sekülerizmin diktasıyla dayatılan bilim anlayışına karşı, kendi değerlerimize göre tesis edilmesi gereken eğitim sistemine yapılan vurguydu. Konu buraya geldiğinde önüne geçilemez bir sitemi belirtmek gerekirdi belki de. Zira bilenler bilir; egemen düzene karşı, kendi kültürel genetiğimizden ve envanterimizden neşet etmiş bir sistemi tesis etmesi için kendisine, o zamanlar şahsi ve özel gerekçelerle kabul etmediği Millî Eğitim Bakanlığı teklif edilmişti. Kabul etseydi, bir şeyleri değiştirseydi toplumun genel manzarası kesinlikle çok daha farklı olurdu…
İnsanın bezm-i elestte başlayan hikâyesini; o ilk sahneyi, Allah’ı görüp O’na âşık oluşunu ve Rab oluşunu kabul edişini; orada verilen sözü yaşayıp yaşatmak için esfel-i sâfilîne inişimizi anlatmak; o ayrılık sahnesini kara trenin “çuf çuf” sesiyle remzetmek ve araya bir lahza, ciğerden bir Lafza-i Celâl zikri yerleştirmek, tüm sohbetin en çarpıcı anı gibiydi.
Ayrıca hocanın havayı ısıtmak, bir letafet katmak ve izleyicileri rahatlatmak için arada okuduğu ilahiler ile şarkılar dillerimize takılı kaldı.
En eğitici, uyarıcı cümle ise hocanın şehadet kelimesiyle ilgili şu ifadesiydi: “Ürpererek söylüyorum, sonra da tövbe-i istiğfar getiriyorum.” Her abdest alışımızda, her tahiyyatta ve beş vakit ezanda müezzinle birlikte zikrettiğimiz şehadet kelimesi, aslında ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn derecelerinde bir imanı ve şahit olmayı ifade ediyor. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onu yüklenmeye yanaşmadılar. Ondan korktular. Onu insan yüklendi. O, çok zalim ve çok cahildir.” âyet-i kerimesindeki taahhüdü, sözleşmeyi, bir nevi yinelemiş oluyoruz. Ama bir yandan da, zulüm ve cehaletin bir göstergesi olarak, verdiğimiz sözü ihlal ediyoruz. Gerçekten de insanın ağzından çıkanı kulağının duymaması; duysa da kalbinin iştirak etmemesi ne büyük gaflet.
Programın muhasebesini ve kritiğini yaparken herkesin farklı bir cümleye takılması, farklı bir mânaya işaret etmesi de ayrı bir güzellik.
Program sonrası bize kalanlar konuşulurken alınan notlar ve konu başlıklarımızdan bazıları…
● İntikam alıyorlar…
● Medeniyetler savaşı… Korku imparatorluğu kuruyorlar. Hint emperyalizmini, Çin emperyalizmini unutuyoruz.
● Bugünkü bilgi üretemeyen üniversite sistemiyle biz yol alamayız.
● Metafizik, bütün ilimlerin çıkış noktasıdır.
● 21.yüzyıl bir dava arayışı değil, mâna arayışıdır…
● Biz Müslümanlar, İslâm’a layık mıyız?
● Ne kadar avamsanız, o kadar makbulsünüz…
● Allah kalbinize aşk cemresi atıyor…
● Değerlerin değersizleştirilmesi…
● Hz. Ali’nin vasıfları: Mertlik ve cömertlik…
● Bedevîlik ve medeniyet ayrımı…
● Dava adamı ve mâna adamı…
● Müslümanda olması gereken samimiyet karinesi…
● Süflî olandan latif olana…
● Eserden müessire varmak…
● Dijital tapınma…
● En büyük ekolojik kirlenme, nefes kirlenmesidir...
Aylık Baran Dergisi 54. Sayı Ağustos 2026