“Ne zaman ezan sesi duyarsam kıyamet günü Sur’a üfürülüşü hatırlarım. Ne zaman kar yağdığını görsem, amel defterlerinin uçuşu gelir gözümün önüne…”

-Rabia

Gece ve gündüzün art arda gelmesi, zamanı belirleyen ay ve güneşin hareketleri ile ilgili ayetlerin bizi düşünmeye davet etmesi insanın ilk gençlik yıllarında belki çok da etkili olmuyor ama yaş aldıkça, zamanı belirleyen bu iki gezegenin hareketlerindeki istikrar, hiç şaşma, aksama olmaması insanı fevkalade acze düşürüyor… Neticede nesiller geçip gidiyor ama onlar hep orada.

Bu hızlı dönen kadim dünyada, an be an her eylem ve boylamda güneşin hareketlerine endeksli okunan Ezan-ı Muhammedî'yi, tefekkür edebilirseniz alemin malikinin mührü gibi muazzam bir olay. Güneş ve ayın ilâhî düzeni ile senkronize yankılanan ezan çağrısıyla insan, huzura çıkıyor; göklerin ritmiyle kendi kalbinin ritmini uyumlu hâle getirdiği zaman bir anlamda vahdeti vücudu fark ediyor. Agah olanlar için bu elbette müthiş bir sahne. Okunan ezana iştirak ettiğimiz zaman adeta online bir bağlantı yaşıyoruz, irtibat sağlıyorsunuz. Aynı anda dinleyen ve tekrar edenler arasında bir vahdet, görünür görünmez bir bağ oluşuyor. O bizi huzura çıkarıyor ve bu muazzam bir zenginlik aslında…

Beş vakit her okunduğunda günün rutininden sıyrılıp manasını tefekkür edebilirseniz, hakikatin yankısı olan ve dıştan duyulan bu ses, içteki hakikati uyandırıyor.

Tahayyül ederseniz, herkes kendi dünyasında, kendi işinde iştigal ederken vakit girdiği an Allahu ekber, Allahu ekber nidaları yankılanır alemde. İnsana kendi hiçliği, Allah’ın büyüklüğü ikrar ettirilir. Eşhedü en lâ ilâhe illallah… Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Eşhedü enne Muhammeden Resulullah. Muhammed Allah’ın elçisidir. Hayya ale’s-salâh. Haydi namaza. Hayya ale’l-felâh. Haydi felaha, kurtuluşa! Allahu Ekber, Allahu Ekber… O an aslında nefeslerin tutulup insanın titremesi gereken bir andır ve o anı kaçırmayalım, ıskalamayalım diye Efendimiz Aleyhisselam’ın: “Okurken müezzinle birlikte ezanı tekrar edin!” emri vardır… Böylece iman tazelenir, kurtuluşun sadece namazla mümkün olduğu bilgisi üzerinden namaza geçilir. “Seni aramam için beni uzağa attın, alemi benim, beni kendin için yarattın” ifadesinde olduğu gibi buluşma anı olarak kıyam, rükû, secde ve tahiyyat edilir… Çoğunluğun anlayamadığı bir duygu olsa da kayıtlarda bir namazdan sonra diğer namaz vaktini hasretle bekleyenler bilgisi var…

Cabir ve Ebu Hureyre’den nakledilen o meşhur hadis:

“Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir olsa da o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, kirinden bir şey kalır mı?” Sahâbîler:

– O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz, dediler. Resul-i Ekrem:

– “Beş vakit namaz işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular...

Bu misalle, sadece günah kirinden arınma değil, aynı zamanda gizli şirke vesile olan, olası tüm anlam değerlerin kayması ihtimaline karşı dünya hayatı, insan, iman; tüm mevhumlar yerli yerine, her şey merkezine oturtulur. Bu itibarla Ezan-ı Muhammed’i, Müslümanların hayatında olmazsa olmazlarıdır. Esasen ezanın beş vakit okunması, “İman etmekle salıverileceğinizi mi sandınız?..” ayetinin açılımı gibi. Kendi inisiyatifimizde, kendi tercihlerimizle değil, Allah’ın emirleri doğrultusunda yaşamamız gerektiğinin hatırlatıcısı, ikaz edenidir bir yerde…

Böyleyken biz ülke olarak maalesef kutsalımıza kasd edilen dönemler yaşadık. Geçtiğimiz ay Haziran’ın 16’sı ezanın yeniden Arapça okunmasının yıl dönümüydü. 3 Şubat 1932 akşamı, hem de "Kadir Gecesi"nde Mustafa Kemal’in talimatıyla başlamış, daha sonra ezan okuyanlar kamu düzenini bozuyor iftirasıyla 23 Mayıs 1941 günü, Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesi'ne "Ezan okuma cezası" da eklenmişti: "Şapka iktizası hakkında 671 sayılı kanunla Türk harflerinin kabul ve tatbikine dair 1553 sayılı kanunun koyduğu memnuiyet veya mecburiyete muhalif hareket edenler veya Arapça ezan ve kamet okuyanlar, 3 ay hapis veya 200 liraya kadar para cezası ile cezalandırılır.” diye hükme bağlanmıştı. Bu olayı tarih itibarı ile geçmişte yaşanan bir olay gözüyle bakmak elbette yanlış olur; geçirdiğimiz son genel seçim öncesi CHP'nin seçimi kazandıkları takdirde yapacakları listesinde ezanı eskide olduğu gibi Türkçe okutacaklarını seçim kampanyasında milletvekillerinden biri fütursuzca dile getirmişti. Bu olmayacak hak ihlali, hâlâ birilerinin hayallerini süslüyor maalesef…

Şapka Devrimi'nde yaşanan idamlardan sonra üç ay hapis, 200 lira cezayı kimseler göze alamazken, 18 yıl devam eden bu zulmü en sonunda yasayı ve yasağı bu boyutta bir tek Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretleri ihlal ediyor ve yıllar sonra ezanı hakikatiyle defalarca o okuyor.

Kendisi o yıllarda bir yandan İstanbul Üniversitesinde Kimya bölümünde ihtisas yaparken, bir yandan da o zamanki şeyhi Süleyman Erzurumi Hazretleri ile Nakşibendi koluna intisab etmiş, bir yandan da İslâmî ilimler tahsil ediyor. Rüyasında Efendimiz Aleyhisselam’ın kendisini Şam-ı Şerif'e çağırmasıyla asıl şeyhi Abdullah Dağıstani Hazretlerine ulaşmak üzere İstanbul’dan Haleb’e trenle gidiyor. İkinci Dünya Savaşı'nın yoğun olduğu, halkın başlarını evlerinden çıkaramadığı zamanlar. İslâmî ilimlerin tahsiliyle geçen bir buçuk yıl zorunlu Haleb ikametinden sonra nihayet Şam’a ve Abdullah Dağıstani Hazretlerine ulaşıyor, ehline malum bir buçuk yıl zuhuratlar, manevi olaylar, yüklemeler sonrası, hizmetle memur olduğu bilgisiyle "Seni bekleyenler var." diyerek Kıbrıs’a dönmesini istiyor. Savaş şartlarında bin bir zahmetle doğduğu topraklara ulaştığında ilk yaptığı şey, camiye gidip ezan okumak oluyor. Türkiye’deki yasaklar aynen Kıbrıs’ta da geçerli olduğu için derhal tutuklanıyor ve bir hafta hapis yatıyor. Serbest kaldığı zaman Lefkoşa Camii’ne giderek yine Ezan-ı Muhammediyi okuyor. Bu olay resmî makamları çok kızdırıyor ve aleyhine dava açılıyor. Dava günü beklenirken genç Şeyh Nazım, Lefkoşa ve civar beldeleri dolaşarak her camide ezan okumaya devam ediyor, neticede açılan davaların sayısı 114'ü buluyor. Avukatlar ezan okumayı bırakması gerektiğini telkin etse de “Yapamam, insanların ezanı duyması lazım!” diyor.

Dünyada aleyhine 114 ayrı dava açılan başka bir İslâm âliminin varlığı somut deliller ile hâlen bilinmemektedir. Davaların karar günü geliyor. Yüz yıl gibi bir zaman ceza alması bekleniyor. Allah’ın burhanı ve nusreti tecelli ediyor; duruşma öncesi, seçimlerden zaferle çıkan Adnan Menderes’in aldığı ilk karar, yaptığı ilk iş kapalı camilerin açılması ve ezanın aslı gibi Arapça okunmasına izin veriyor. Hakkında açılan davalar böylece düşmüş oluyor. 100 yıl hüküm giymesi muhtemelken, ezan yasağının kalkması Şeyh Nazım Kıbrisi Hazretlerinin ilk büyük kerameti olarak gönüllere yerleşiyor.

Şapka takmadığı için insanların asıldığı, Hicaz'a sürgüne gönderildiği bir zamanda hakkında davalar devam ederken korkusuzca tek başına Ezan-ı Muhammed’i için böyle bir mücadele sergileyen Şeyh Nazım Kıbrısi, eşine rastlanamayacak özelliklere sahip, uluslararası entelektüel yönü olan bir şeyh efendidir. Arapça, İngilizce, Almanca biliyordu. Zahir ve batın ilimlerine haiz zülcenaheyn bir kişilik. İslâmiî ilimlere vakıf olduğu kadar tarih, sosyoloji, ekonomi ve felsefe üzerine de birikim sahibi olduğu bilinmektedir. Amerika, Avrupa ve Uzak Doğu ülkelerinin birçoğunda çok sayıda dergâhları ve müridleri vardır. Kendisi henüz doğmadan Abdullah Dağıstani Hazretlerinin şeyhi Şeyh Şerefeddin Dağıstani onun için “Evlatlarımdan biri dünyanın birçok yerinde insanların Müslüman olmasına vesile olacaktır, lakin henüz doğmadı.” buyurmuş. Şeyh efendi doğduğu zamanda da bir sohbetinde onun doğumunu müjdelemiştir. Dünya onu daha çok 2010 yılında Şili’de maden faciasında göçük altında kalan, 69 gün sonra kurtulan, göçük altındayken bu süre zarfında Şeyh efendinin yardımları ile hayatta kaldıklarını söyleyerek Kıbrıs’a onu ziyaret ettikleri zaman öğrenmişti. 2014 yılında dünyasını değişmiş, yerine kendisinin tayin etmesiyle oğlu Şeyh Mehmed Adil Hakkani, babasından devraldığı gibi dünyanın birçok noktasında uluslararası ölçekte İslâmî eğitim ve tebliğ vazifesini katlayarak devam ettirmektedir.

Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026