Bedir Savaşı öncesi, Bedir’e çok yakın bir mevkide, Resûl-i Ekrem Nebiyy-i Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Bekir (r.a.) ile birlikte teftişe çıkarlar. Keşif esnasında yolda yaşlı bir adama rastlarlar. Kureyş’in mevkii, mevzii ve kararları hakkında bilgi alabilmek için adama sorular sorarlar.
Yaşlı adam, “Şu gün şuradalarmış, istikametleri falanca tarafa.” diye Kureyş ve Müslümanların konumu hakkında uhdesindeki bilgileri aktarır. Ayrılacakları zaman ihtiyar adam, “Peki siz kimsiniz?” diye sorar.
Efendimiz Aleyhisselam, çok enteresan, stratejik bir cevap verir:
“Nahnu min mâ... Biz mâ’danız...” Yani, “Biz sudanız.” diye cevap verir. Kiminle konuştuğunu bilmeyen yaşlı adam, bir su kaynağının yanında yerleşik bir kabileye ait olduklarını sanarak ayrılır.
Bedir Savaşı’nı konu alan Enfal Suresi’nin tefsirini çalışırken kaynaklarda geçen bu hoş rivayeti ilk okuduğumda çok dikkatimi çekmişti. Efendimiz Aleyhisselam kimliğini açıklayamazdı, doğru olmayan bir cevap da veremezdi; o kadar hassas bir durumda, nefes kesecek kadar hikmete haiz bu cevabı verdi. İlk okuduğumda hissetmiştim; nüktedan, hazırcevap birinin şakayla karışık vermiş olduğu bir cevabın ötesinde bir şeyler vardı bu ifadede. “Biz sudanız.” çok kestirme bir cevaptı. Evet, yaratılışımız bir damla sudan müteşekkildi, dünyanın yüzde yetmiş beşi suydu vs. Ama bir başka letafet hissediyordum lakin bulamıyordum; ta ki bugün Mukatil bin Süleyman’ın Kur’an Terimleri Sözlüğü’nde 65. madde olan “El-Mâ” kelimesi ile karşılaşana kadar.
Sözlükte El-Mâ üç şekilde tefsir edilir; bu bilgi ayetlerle örneklendirilmiştir.
1- Mâ ile yağmur kastedilmiştir.
“Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik. Semadan bir mâ, yani yağmur indirdik.” Hicr Suresi 22. ayet.
2- El-Mâ, nutfe anlamında kullanılmıştır. Furkan Suresi’nin 54. ayetinde olduğu gibi: “Ve o mâ’dan, nutfeden, beşer halk eden...”
3- El-Mâ ile Kur’an-ı Kerim kastedilmiştir.
“Allah semadan bir mâ indirmiştir, onunla yeryüzünü öldükten sonra tekrar diriltir. Muhakkak ki bunda, dinleyenler için bir ibret vardır.” Nahl Suresi 65. ayet.
Ayet-i kerimenin söz dizimi enteresan; gökten inen, ölüleri dirilten, dinleyenler için ibret olduğu beyan edilen mâ/su mevzu ediliyor. Hayat kaynağı olduğu için ilim her zaman su ile remzedilmiştir. Su zahirî hayat, ilim de manevî hayat için olmazsa olmazdır.
Bu, Allah’ın verdiği bir misaldir. Su/mâ nasıl insanlar için hayatın esası, olmazsa olmazı ise, Kur’an-ı Kerim ve dahi Peygamberimiz de O’na iman edenler için hayattır.
Müfessirler burada, Allah’ın semadan inen yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, iman zafiyetiyle ölen kalplerin yine semadan inen Kur’an-ı Kerim’le diriltildiğine işaret etmişlerdir.
Biz O’nu zaten “yaşayan Kur’an — Kur’an-ı Kerim’in ikizi” diye tanımlıyoruz. Efendimiz Aleyhisselam da tıpkı Kur’an-ı Kerim gibi, ölü kalpleri yeniden iman nuru ile diriltmiştir. Tabii burada tamamlayıcı olarak Enfal Suresi’nin 24. ayetini anmamak olmaz: “Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Resul’üne itaat edin!..” Bu itibarla da “Nahnu min mâ — Biz sudanız” ifadesi fevkalade bir anlam kazanıyor...
Nahnu min mâ ifadesine dönüp biyoloji ve anatomiyi geçersek, Efendimiz Aleyhisselam, son tahlilde hakikat bilgisi ile kendi nihai kimliğini ifade etmiştir. İstihbarat amacıyla soru sorduğu yaşlı adama kendisini “Biz sudanız.” diye ifade ederken, bir anlamda kendisinin Kur’an-ı Kerim’den olduğunu söylemiş, müthiş bir bilgi ortaya koymuştur.
Karşısındaki sıradan biri; durum da öyle sıradan bir konuşma gibi. Lakin o hâldeyken ebediyet bilgisini çakıp geçip giden bir Allah’ın Resulü var karşımızda. Biz O’nu “cevâmiü’l-kelim”, az sözle çok şey anlatan olarak biliyoruz. Sahne tam da bu. Az sözle çok şey; hatta az sözle her şeyi anlatmış.
İhtiyar adam gaflet perdesini üzerinden atabilse, kalbi aldığı cevabın manasına açık olsa, kim bilir neler olurdu.
Hayat böyle bir şey. “Allah, zuhurunun şiddetinden gaiptir!..” hikmetinde olduğu gibi, karşı karşıya kaldığımız nice hakikatler karşısında hikâyedeki yaşlı adam gibi hâlimiz. Allah, zuhurunun şiddetinden gaip… Yani tüm hakikat, tüm ayetler, tüm esma ve hikmet mevcudatta ayan beyan; lakin biz intikal edemiyoruz…
Ayrıca Efendimizin her anı, olaylar karşısında verdiği reaksiyon, her hâli, duruşu, her sözü bize hakikatin perdesini aralıyor; yine biz idrak edemiyoruz. İnsan bazen “Ey gaflet, sen nelere kadirsin; bizi nelerden alıkoyuyor, nelerden mahrum ediyorsun?” demek istiyor. Bu biraz da insanın çocukluk, gençlik, yaşlılık gibi geçirdiği evrelerin bir nevi iz düşümü; ilim ve amel gelişiminin sonucu, insan-ı kâmil olma yolunda kat ettiği ve edeceği mevkiler, mevziler, mertebelerin hasılası ile gelişecek bir durum. Neticede hakikatin herkese kendi istidadı ve yönelişi kadar zuhur etmesini eskiler, “Her sâlik için atacağı bir adım vardır…” diye ifade etmişler.
Seyr ü sülûk dediğimiz bu yolculukta rehberimiz Efendimiz Aleyhisselam diyoruz da ne derece izini sürüyor, ne derece takibe alıyoruz?.. Mevzileri, mevkileri, farklı mertebeleri, tahkikî imanı hep Resul’e olan ittibamız belirliyor. Yine kâfirlerin küfrünü de Resul’e olan uzaklıkları belirliyor... Adamlar bu net bilginin o kadar farkında ki o yüzden “Kur’an bize yeter.” diyerek Peygambersiz bir din ihdas etmeye çalışıyorlar.
Kur’an’da ömrüne edilen yemin taç gibi başında, “levlâke levlâk” ridası sırtında, “Biz bu Kur’an’ı önce senin kalbine indirdik.” ayeti gibi daha birçok övgüye ve meziyete mazhar olmuş, Miraç’la taltif edilmiş bir Peygamberimiz var.
Bir gün Hz. Ömer (r.a.):
“Ey Allah’ın Peygamberi, içimizde en fasih olan, en güzel ifadelere sahip olan sizsiniz…” diyor.
Resûl-i Ekrem Nebiyy-i Muhterem Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in cevabı:
“Cebrail Aleyhisselam bana atam İsmail Aleyhisselam’ın lügatini telkin etti.”
Zaten “Rabbinin adıyla oku.” ayet-i kerimesi ilk inzal olduğu zaman, ezelde olmuş olanların ve ebediyete kadar olacak olanların bilgisinin kendisine yüklendiği rivayetler arasındadır.
Hak-batıl savaşının arenası olan bu dünyada, diğer peygamberlere verilmeyen, Efendimizin en dikkat çekici özelliklerinden biri de “Bir aylık mesafeden düşmanlarıma korku salmakla yardım edildim.” buyurmasıdır ki biz bunu Bedir Harbi’nde müşahede etmekteyiz. Müşriklerin her türlü teçhizat ve sayı bakımından üstünlüklerine rağmen, Allah’ın kalplerine verdiği korku suretiyle psikolojik bir çöküntüyle mağlup olmuşlardı.
Yavuz Sultan Selim’in konuyla ilgili bir mısrası:
“Ey Selimî! Habis düşman nasıl anlayabilir
Askerimizin fetihlerinin ilahî bir tecelli olduğunu…”
“Andolsun, size içinizden öyle bir Resul geldi ki, sıkıntıya uğramanız O’na ağır gelir; size düşkün, müminlere çok şefkatli ve merhametlidir…”
İnsanın içini ısıtan, Resul ile ümmeti arasında yakınlık ve muhabbet döşeyen birkaç ayetle yazı nihayete erecekken, tefsir dersi yaptığımız gruptan bir anı paylaşmak istedim…
***
Derste kızlara, “Daha çok hangi ayetler size Peygamberimizi hatırlatır?” diye sordum... İlk olarak Elvan, “Hangisi değil ki?” dedi... Müthiş bir cevaptı; zira hepsi O’na inzal oldu. Bana “âlâ kalbike” ayetini hatırlattı... “Kur’an’ı önce senin kalbine indirdik!..” Tüm Kur’an-ı Kerim’in ilk muhatabı olması hasebiyle, tüm ayetlerin önce Efendimizi çağrıştırması kaçınılmazdı. Biz vahy-i ilahiyi O’nun fem-i muhsininden işittik. Elvan’ı tebrik ettim.
Sonra Sema Duha Suresi’ni, Sevgi İnşirah Suresi’ni söyledi... “Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da...” Bu surelerin her okunduğunda kalbi kuşatan ayetlerini konuştuk bir süre... Sevgili Seyhan, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” ve “Sen yüce bir ahlak üzeresin!..” ayetlerini gündeme getirdi...
Çiğdem ise Miraç mucizesi, İsra Suresi ve Âmenerresûlü ayetlerini zikretti.
Nermin, Ahzab Suresi’nin 56. ayetini okudu: “Ben ve meleklerim habibime salât ederiz; ey müminler, siz de O’na salât ve selam edin!..” Salât ve selamlar okuyarak hemen icabet ettik ve kalbimiz mutmain oldu!..
Hepsine eyvallah. Örnekler elbette çoğaltılabilir; benim dikkat çekmek istediğim sure, özellikle Kevser Suresi’ydi... İlk kitabım, göz bebeğim Mahbûbü’l-Âşıkîn, sayfa 47’den şöyle bir alıntı yaptım...
“Efendimiz Aleyhisselam’ı tanımak, bilmek için evvela ‘Kevser’i bilmek, anlamak lazım. Tefsirlerde müfessirler, ‘Biz sana Kevser’i verdik...’ ayetini her biri diğerinden farklı ve zengin birçok manayla tefsir etmeye adeta doyamamışlar... Lügatte çokluk, aşırılık anlamına gelen Kevser, İbn Abbas’a göre Mahbûb-ı Hüdâ’ya verilen nimetlerin tamamının adıdır...”
Aylık Baran Dergisi 52. sayı, Haziran 2026