Neredesin ey gönlü merabi!.. Sözü bahar, işvesi bahar Gel!.. Can derûnundan inci, mercan al...

Bahar, tabiatın uyanması ile açan rengârenk çiçekleriyle kendini belli ederken, siz “Bahar gelmiş neyime...” diyenlerden mi, yoksa baharın neşesinden gönlü ‘merabi’ olanlardan mısınız?

Merabi, lügatte ilkbaharda oturulacak yerler olarak izah edilmiş. Baharı teneffüs etmek, baharı temâşâ ederek yenilenip tazelenmek için gidilecek, oturulacak mekânlar demek.

“Bahar geldi beyim evde durulmaz, bu mevsimde çemenzâra doyulmaz...” şarkısını terennüm ederek, içler kıpır kıpır, Göksu’lara gidilip âlem-i âb eyleme girişimlerinde misiniz, yoksa “Bize bu tâlihimiz olmadı yâr neyleyelim”lerde mi geziniyorsunuz?

Laleler, erguvanlar, mis gibi kokulu sümbüller karşısında; kederler ve sıkıntılarla bunalmış, katran karasına en çok bulanmış ölü kalplerin bile kayıtsız kalması söz konusu değildir. İster istemez baharın renkleri, neşesi ve canlılığı içlerde bir ferahlığa ve umuda dönüşmektedir.

Düşünsenize, eğer âlemde bu devinim, yenilenip tazelenme olmasaydı tekdüzelik nasıl bir kısır döngüye dönüşürdü. Evvelâ toprakta bir kıpırtı başlıyor, kışın kasvetini üzerinden atıyor, güneş ziyasını artırıyor, tabiat bir silkelenip yenilenmeye, çiçeklenip bir cümbüşe dönüşüyor. O cümbüşten pay almak, hisse kapmak, istifade edebilmek için insan da tabiata açılmak, papatyalar, gelincikler toplamak istiyor...

Eskiler, baharın en zirve yaptığı zaman dilimine, gönle ferahlık veren, can arttıran anlamında ‘canfezâ’ derlermiş.

Zâhirî âlemdeki bu uyanışı fırsat bilerek, baharı gönüllere taşımanın tam zamanıdır. Mesnevî-i Şerif'te de şöyle bir mısra var:

“Âriflerin nefesi, o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillikler biter.”

Baharda aniden şimşekler çakar ve şiddetle bereketli yağmurlar döken bulutlar geçer. Ârifler de ilmî ve hikemî kalplere saçan hayırhah sözleri, meclisleri, gönülleri bu yağmurlara benzetmişlerdir.

Toprak nasıl bereketli bahar yağmurlarına maruz kalıyorsa, talipler de kendilerini ilm-i mânevînin yağmurlarına teslim etmelidir.

Kurumuş dalların, ölü toprakların bahar yağmurlarıyla dirilmesi gibi, gönüller de hikmetli sözlerle hayat bulur ve mutlu olur. Ağaçların dallarından meyveleri toplarken nasıl gözlerde bir aydınlık ve sevinç, rahatlama varsa, taliplerin de içlerinde bir sekînet ve sükûnet hâsıl olur. Maârif-i ilâhiye, ayın on dördü gibi kalplere doğarak, karanlıkları ve zulmeti aydınlıklara tebdil eder. O âriflerin meclisleri ve sohbetleri, talipleri korku ve ümit arasında müteyakkız, canlı ve diri tutar.

Cemre düşüp baharı getirmedikçe toprak muhteviyatındaki mis kokulu çiçekleri, türlü renkteki meyvelerini bizlere sunmadığı gibi; ilm-i ledün saçıcı maâriflere kapalı kaldığımız, gönlü açmadığımız zaman kalpte inkişaf olmaz. Kış mevsiminden bahara ya da zulmetten nura intikâl edebilmek için, bir gönlü merabi de atâyâ-yı mevâhibler, yani sunulmuş ikramlar, ihsanlar dinlemek, derlemek lâzımdır.

Mesnevî-i Şerif’in yazılma sebebi Hüsameddin Çelebi’ye Hz. Pîr:

“Biz seninle asma çubuğunun yaz mevsimiyle olduğu gibi hoşuz. Sen çek, biz de çekelim!”

diye sesleniyor. Ne hoş bir uyum ve ahenkten bahsediyor. Sen yaz mevsimi gibisin, ben de asma çubuğu gibiyim ve bu Mesnevî beyitleri de üzüm salkımları gibidir. Tadanlar şifâyâb olur... Kalbimizdeki ilm-i mânevîye tabiri caizse sondaj yap, talep et; böylece Mesnevî'nin inşâdına devam edelim.

Böyle bir benzetmeyi, ulemânın, âriflerin hikmetli sözlerinin kalbe tesirini, baharın tabiata olan tesiri ile eşleştirmeyi sanırım ancak Mevlânâ Celâleddin Rûmî Hazretleri yapardı. Sipehsâlâr Risalesi'nde geçen o canım diyaloğu hatırlayacak olursak;

Sadreddin Konevî, Mevlânâ’ya “Bu kadar ağır ve derin ilimleri nasıl oluyor da bu kadar kolay ve güzel anlatıyorsunuz?” diye sorar. Mevlânâ’nın cevabı ise şu şekilde kaydedilmiştir:

“Biz onları gönlümüze indiriyoruz; gönülden dile döküyoruz. O yüzden kolaylaşıyor.”

Baharın ölü tabiatı diriltmesi, kuru dalların yeşermesine ve rengârenk mis kokulu çiçeklerin açmasına vesile olması gibi, ilmin ve hikemin de ölü kalpleri diriltmesi aslında “Size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Resûlü'ne icabet edin…” âyetinin açılımı gibi. İnsan bakmasını bilirse âlemde her şey nasıl da birbirine ayna oluyor.

“Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim;
Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

Allah’ın ve Resûlü'nün bize hayat veren davetlerinden uzaklaştıkça, kalpleri ölü, karanlık insanımsıların kararttığı bir dünyada unuttuğumuz ya da zaten hiç öğrenmediğimiz, bilmediğimiz bu âyetler ve Mevlânâ’nın bu ifadeleri ve benzetmeleri ne kadar latif, sadra şifa, gönle cila ama heyhat, ne kadar yabancı kalıyor günümüz insanına.

Dünya da kalp de ölüm ve dirilişin arenası gibi. Bir yandan kesintisiz ölüm hüküm sürdüğü için belki, o yüzden baharı ve dirilişi bu denli sevişlerimiz.

Ölüm bir senfoni gibi, an itibarıyla hücrelerimizde her yerde dört koldan sesli sessiz kasıp kavururken, belki hayata tutunma göstergesi bahara kavuşma coşkularımız. Aslında her birimiz nasıl da hazin insan hikâyeleriyiz.

Yine Mesnevî-i Şerif’te;

“Ey birader, bir dem aklını kendine getir; dembedem sende sonbahar ve ilkbahar vardır…”

“Oluklar çift, birinden nur akar, birinden zift” denildiği gibi, hazan ve bahar da aslında daima bünyede mevcut. Hazır şimdi mevsim baharken, gönüllere baharı aksettirmenin tam da zamanı. Malum, Kur'ân-ı Kerim muhtelif âyetlerde kalplere mühür vurulduğunu, kalbin katılaştığını, hastalığını, körleştiğini, hülâsa ölü ve diri kalplere vurgu yapar. Kalplerin ancak Allah’ın zikri ile şifa bulacağı belirtilir.

Mevlânâ’nın tam da söylemek istediği budur:

“Âriflerin nefesi, o bahardan olur; gönülde ve canda ondan yeşillikler biter.”

Baharın ölü tabiatı dirilttiği gibi hasta, kör, ölü kalpleri diriltmek, şifa bulmak için âriflerin sohbeti, meclisi işaret ediliyor ama bugün maalesef gündemi kendi zâviyesinde dijital algoritma argümanı olanlar belirliyor. Toplum öyle karanlık bir tünele çekiliyor ki, hayret ve dehşetle izliyoruz; suç profili okullarda katliam yapabilen çocuklara kadar düştü.

Âriflerin nefesinden ve onların öğretilerinden uzaklaştıkça bahar parklara, bahçelere gelse de gönüllerde esâmesi okunmuyor; vahşet ve dehşet tabloları ekranlara yerleşiyor, zira zulüm ehlinin toplumu devşirmek için ortaya koyduğu performansı, hak ehli ortaya koyamıyor. Eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, toplumda medet olması gerekenler de maalesef bir uçtan dijital algoritmanın dümen suyuna kapılmış vaziyette.

Bir Hadis-i Şerif'te: “Allah Teâlâ halkı muhakkak zulmette yarattı; sonra onların üzerine nurunu saçtı…” buyurulur… Tablo müthiş, imtihan arenası tam da böyle olur. Zulüm ehli zulmü çoğaltıp kavileştirirken iman ehli de saçılan o nuru âleme ikame etmekle mükellef. Onlar savaşı, işgali ve katliamı her platforma taşırken, yaratılan bu kaos ortamını fırsata çevirip baharı her gönüle taşıyarak ölüm değil, dirilişin çoğaltılması gerekiyor. Ahlâkî çöküntü var, toplum bozuldu, aile dağıldı, kadın kadın gibi değil, erkek erkek gibi değil derken çocuk safiyetini yitirip katil oldu neticede. Her şeyi mevkiinin, mevziinin dışına çıkarıp kaos ortamı oluşturuluyor.

En muhafazakâr şehirlerimizde özellikle can yakıcı katliam ve cinayetler işleniyor, düşünsenize bu tabloyu temin edene, bu sonucu alana, toplumu devşirene kadar arka planda ortaya konulan sa'y u gayreti, işlem basamaklarını bir tefekkür edin. Adamlar toplumu ifsat edebilmek için iğne ile kuyu kazıyor âdeta ve başarıyor. Mücahitler algoritma yarışında var olma savaşı verirken, takipçi sayısı ile zafer havası yaşarken onlar İslâm ülkelerini, memleketi dahi gönlümüzü kan gölüne çeviriyorlar. Sanki sistematik yükselen bir kötülük tablosu gibi, bir yandan kadın cinayetleri, tecavüz edilerek öldürülmüş çocuk cinayetleri ile sarsılırken okulda kendi arkadaşlarını katleden câni bir çocuk katille karşı karşıya kaldık. Öncesinde bilmediğimiz, hayal edemediğimiz kötülüklere maruz kalıyoruz. Bu yükselen vahşet dozu uyandırmaz mı uyuyan gönülleri?

“Yâ Rab! Yokluklardan her zaman varlık tarafına kervan içinde kervan vardır…”

Bu kadar vahametin içinde yine de bize baharı bahşedene hamdüsenâlar ederek her zamankinden daha çok ihtimamla baharı dirilişlere vesile kılalım vesselâm…

Neredesin ey gönlü merabi!.. Sözü bahar, işvesi bahar
Gel!.. Can derûnundan inci, mercan al...

Aylık Baran Dergisi 51. Sayı Mayıs 2026