Dostoyevski’nin kumarbazı Alexei, masadan beş parasız kalktığında bile ruhundaki o acı verici özgürlük hissiyle bir nebze haysiyet taşıyordu. Fakat modern çağın açgözlü kumarbazlarının ve onlara daha fazla kazanma hırsıyla para akıtanların masasında ne ruhi kriz ne ihtiyaç ne de yardım var. Sadece hırs var, açgözlülük var, kendi sonunu hazırlayan marazi bir bağımlılık var.

Dostoyevski’nin unutulmaz eseri Kumarbaz’ın başkarakteri Alexei Ivanovich, ruhunda açılan devasa uçurumu, o korkunç hiçlik buhranını ve çaresizliğini, rulet çarkının dönüşündeki sihir ve vehimle boğmaya çabalayan trajik bir deliydi. Onun bu hastalıklı kumar tutkusunda, kadere kafa tutan, sakat bırakılmış bir haysiyet gizliydi. Bütün varını yoğunu masada bıraktığında o mutlak ‘sıfır’ı sükûnetle kucaklar; parayı bir gaye olarak değil, yalnızca o hummalı “oyun anında” nefes alabilmeye, varoluşunu ispat etmeye yarayan adi bir vasıta olarak görürdü. Velhasıl o, masaya oturduğunda küflü ceplerini altınla doldurma hülyasına kapılmış bayağı bir servet avcısı değildi! Hâlbuki günümüzün kumarbaz karakterine ve onların etrafında örülen o çarpık çıkar ağlarına baktığımızda, bu büyük trajedinin yerini, çok daha sefil bir karanlığın, hudutsuz ve tatmin bilmez bir “açgözlülüğün” hüküm sürdüğünü görüyoruz.

Bugün gözlerimizin önünde cereyan eden hadiseler, kumarın ruhu baştan aşağı esir alan bir yığma, katlama ve asla doymama hastalığına dönüştüğünü ayan beyan ortaya koyuyor. Bu hazin çöküşün en çarpıcı tarafı ise, şöhretin ve paranın zirvesindeyken adı durmaksızın borçla anılan, elindekiyle yetinmeyip daima daha fazlasını isteyen, her aldığını kumara yatıran Haluk Levent vakasıdır. Onun o dipsiz ihtirası, sadece kendi kazancını eritmekle kalmamış; "kripto para" hülyalarıyla çevresinden akılalmaz paralar sızdıran devasa bir dolandırıcılık girdabına dönüşmüştür.

L E V E N T H A L U K

Nitekim iş adamı Esin Önder Çağlayan’ın "70 milyon dolar borç verdim" ifadesi, bu karanlık çarkın ne boyutta döndüğünün en açık ispatıdır. Zira hiç kimse bir başkasına sadece kara gözü için bu büyüklükte bir servet akıtmaz. Peyderpey teslim edilen milyonlar ve ödenemeyen borçlar karşılığında el değiştiren taşınmaz mülkler gösteriyor ki, bu kirli tiyatroda borç veren de aslında masadaki kumarın bir parçasıdır. Verilen borç, geri alınacak daha büyük bir kazancın zarını atmaktan başka bir şey değildir. Yani kumarbaza borç veren de adeta kumar oynamaktadır.

Bu tablo, hafızalarımızda henüz tazeliğini koruyan ve bütün bir toplumu hayretler içinde bırakan Seçil Erzan vakasını hatıra getiriyor. Maddî hiçbir endişesi olmayan, milyonlarca dolarlık servetlerin üzerinde oturan zengin tayfa, ne idüğü belirsiz hayali fonlara neden çuvallar dolusu nakit taşıdı? Zaten fazlasıyla zengin olan bu insanların derdi neydi? Sorunun cevabı tek bir kelimede düğümleniyor: Açgözlülük! "bir verip beş almak", hiçbir alın teri dökmeden, tek bir değer üretmeden, sırf paranın o soğuk cazibesiyle servet katlamak hülyası... Bu insanlar da aslında kapalı kapılar ardında bir kumar oynuyorlardı ve onlara bu kumarı oynatan güdü, doymak bilmeyen hırslarıydı.

Peki, toplumun en üst tabakasından alt tabakasına kadar sirayet eden bu "1 verip 5 alma" furyasının psikolojik altyapısında ne yatıyor? İşte bu noktada karşımıza "faiz sarmalı" ve sistemin bizzat kendisi çıkıyor. Özellikle Türkiye gibi enflasyonist ve yüksek faizli ekonomilerde, paranın üretimden ziyade paradan para kazanma (rant) döngüsüne girmesi, toplumsal ölçekte devasa bir kumara teşviktir. Bankaya yatırılan bir anaparanın, hiçbir fizikî emek veya üretim riski barındırmadan, yıl sonunda %50, %60 gibi oranlarla geri döndüğü bir sistem, insan zihnine "havadan para kazanma" tadını bir kere aşılar. Faiz mekanizması, parayı bir üretim aracı olmaktan çıkarıp kendi kendini doğuran bir illüzyona çevirir. Faizden o zahmetsiz kazanç tadını alan beyin, zamanla mevcut oranlarla yetinmemeye başlar ve daha yüksek getiri sağlayan, daha risksiz(!) görünen ama aslında devasa bir rulet masası olan spekülatif alanların (kripto, ponzi sistemleri, yasadışı fonlar) içine çekilir. Faiz sarmalının içine düşen kişi, bir süre sonra daha büyük kumarların pençesinde kıvranan bir açgözlüye dönüşür.

Tüm bu tablonun toplumsal açıdan en yıkıcı sonucu, insan onurunu ve toplumsal aidiyeti ve ahlakı inşa eden, helal yoldan ticaret anlayışının içinin tamamen boşaltılmasıdır.

Medeniyetimizin temelini oluşturan, alın teriyle kazanılmış helal lokma düsturu ile ahlaki kurallara bağlı dürüst ticaret anlayışı, yerini modern finansal manipülasyonlara bıraktı. Kendilerini dinî hassasiyetlerin, helal-haram sınırlarının dışında konumlandıran, dinî değerleri gerilik olarak gören seküler-laik çevrelerin, iş kolay yoldan zenginleşmeye geldiğinde her türlü alengirli ve karanlık işlere sapmakta hiçbir sakınca görmemesi bu çürümeyi bizlere gösterdi.

İnanç dünyasından ve ahlaki pratiklerden kopuk bu seküler zihniyet, emeksiz kazancı ve başkalarını sömürmeyi modern finansal başarı kılıfı adı altında ve modern yağmacı pozisyonunda tüm açgözlülüğüyle arzı endam ederken; ısrarla soralım; neden hâlâ toplumsal bir illet olan kumar ciddi bir biçimde ve kökten yasaklanmıyor? Güya kanunen yasak olan, fakat öte yandan devlet eliyle ya da yasal izinlerle piyango, iddaa ve benzeri isimler altında meşrulaştırılan bu aletler, insanımızı kumara teşvik etmekten başka neye hizmet ediyor? Bir yandan bu bataklığın kapılarını sonuna kadar açık bırakıp, diğer yandan o girdaba kapılarak iradesini kaybetmiş bağımlı birer hastaya dönüşen kurbanları tutuklamak açık bir tezat teşkil etmiyor mu? Halbuki insanımızın ruhunu, ahlakını ve yuvasını bozan her türlü pisliği ortadan kaldırmak, vatandaşı bu zehirli sarmallardan korumak devletin en temel asli görevi değil midir?

***

Dostoyevski’nin kumarbazı Alexei, masadan beş parasız kalktığında bile ruhundaki o acı verici özgürlük hissiyle bir nebze haysiyet taşıyordu. Fakat modern çağın açgözlü kumarbazlarının ve onlara daha fazla kazanma hırsıyla para akıtanların masasında ne ruhi kriz ne ihtiyaç ne de yardım var. Sadece hırs var, açgözlülük var, kendi sonunu hazırlayan marazi bir bağımlılık var.