Kumarın meydana getirdiği toplumsal çöküş artık ferdî bir tercih meselesi değil, anayasal bir çerçevede acilen ele alınması gereken sistemsel bir sorundur. Kumarın yasaklanmaması, bütün bir milleti kumar masasına oturtmakla eşdeğerdir ve toplumsal geleceği ciddi bir riske atmaktadır.
Kumar, toplumsal dokunun temellerini içeriden çürüten, sevgisizliğin ve benmerkezciliğin en uç noktasını temsil eden derin bir illettir. Bu durum, sadece bireysel bir yıkım olmakla kalmayıp, zamanla kurumsallaşabilen ve toplumsal vicdanı ciddi şekilde yaralayabilen bir yapıya evrilmektedir.
Kumarın en tehlikeli boyutu, meşruiyet kazanmaya başlamasıdır. Genişleyerek ve nüfuz kazanarak bir vakıf gibi toplumsal hayır işleriyle ilişkilendirilebilecek bir büyüklüğe ulaşabilmesi, kötülüğün sıradanlaşmasının ötesinde, yanlışın haklıya dönüştürülmeye çalışılmasını ifade eder. İnsanları kandırma potansiyelini bir kamu yararı maskesi arkasına saklayan bu tür yapılar, kumarın sadece maddi varlığı değil, toplumsal güveni de tükettiğini göstermektedir.
Bir devletin temel görevi vatandaşını korumak ve toplumsal barışı sağlamak iken, kumar gibi zararlı bir alışkanlığın sadece vergi kaybı üzerinden değerlendirilerek yasaklanması, devletin otoritesini ve niyetini sorgulatır. Bir faaliyetin zararlı kabul edilip yalnızca vergi ödenmediği için yasaklanması büyük bir etik çelişkidir. Devlet, toplumun huzurunu ve sağlığını vergi gelirlerinin üzerinde tutmakla yükümlüdür.
Kumarın meydana getirdiği toplumsal çöküş artık ferdî bir tercih meselesi değil, anayasal bir çerçevede acilen ele alınması gereken sistemsel bir sorundur. Kumarın yasaklanmaması, bütün bir milleti kumar masasına oturtmakla eşdeğerdir ve toplumsal geleceği ciddi bir riske atmaktadır.
Bu yıkımın sorumluluğunu tek bir şahsın üzerine yıkarak sistemin kendi sorumluluğundan sıyrılmasına asla izin verilmemelidir. Kumarın sebep olduğu manevi ve maddi tahribat, temelinde bir insanlık suçu olarak tanımlanmalı ve bu suçun sorumluluğu sistemi denetlemekle yükümlü olanların üzerinde kalmalıdır.
Zira bu tahribat, fertlerin aile kurumunu temelinden sarsarak boşanmaları, intiharları ve cinnet vakalarını adeta sıradanlaştıran sosyal bir salgına dönüşmektedir. Emeğin, alın terinin ve dürüst kazancın itibarsızlaştığı, bunun yerine "kısa yoldan köşeyi dönme" sapkınlığının yegâne yaşam felsefesi olarak kitlelere dayatıldığı bu çürüme iklimi, toplumun ahlaki omurgasını kırmaktadır. Genç nesillerin enerjisini ve geleceğe dair umutlarını dijital ya da fizikî kumar masalarında heba ettiği, toplumsal güven duygusunun yerini şüphe ve borç bataklarının aldığı bu karanlık tablo, sıradan bir yoksullaşmanın çok ötesindedir. Gelinen son noktada kumar, sokağa, evlerimizin en mahrem köşelerine ve hatta cebimizdeki ekranlara kadar sızarak, bir milleti içten içe kemiren, hissizleştiren ve dayanışma ruhunu felç eden topyekûn bir kitle imha silahı halini almıştır.
"Kumar suçtur" beyanı, bir slogan olarak kalmamalı, toplumsal sağlığın korunması için atılması gereken hayati bir adım olmalıdır. Toplum, ancak değerlerini koruyan ve çürümeye karşı kararlılıkla duran bir devlet yapısıyla geleceğe güvenle bakabilir.