"Buradan çıkmak için ne gerekiyorsa yapacağız!" Geçenlerde uykusuz bir gece yarısı, malum dijital platformda "Şu an en çok izlenen film neymiş bir bakayım?" merakıyla ekranın karşısına geçtim. Karşıma Türkçe ismi "Son Ev" (The Last House) olarak çevrilmiş, buram buram C sınıfı kokan bir gerilim/korku yapımı çıktı. Adeta popüler olan her şeyin şeyin "güzel" olması yanılsamasının vücut bulmuş hali gibiydi...

Filmin ilk yarım saatinde ekrandaki mantık hatalarından ve ucuz klostrofobiden gına geldiği için ileri almamak için kendimi zor tutuyordum. En sonunda dayanamadım artık, kapattım... Fakat prensip olarak başladığım şeyi bitirmem lazım; onun için bugün kaldığım yerden devam ettim ve bitirdim.

Fimdeki mahlukat evlere şenlik!..! Zamanında Yeşilçam'da Tarkan'ın dev ahtapotla mücadele ettiği meşhur sahnede dalga geçtiğimiz plastik kolların, biraz daha bütçeyle parlatılmış hali...

Ahtapotsonev

Tarkanahtapot

Film tam bir absürt tiyatroya dönüşmüşken, öyle bir kırılma sahnesi yaşandı ki şaşırdım…

Direnecek gücü kalmayan, tükenmişliğin zirvesindeki evin reisi, son bir Holivud dramatikliğiyle kendini feda etmeye karar verip karısına şöyle fısıldadı:

"- Saklanın ve çıkmayın. Siz yaşayacaksınız, benim için yaşayacaksınız."

İşte tam bu sırada, arka plandan öne atılan evin delikanlısı babasının suratına o tokat gibi cevabı patlattı:

"- Ama bu yaşamak değil, hayatta kalmak!"

Doğrusu büyük bir laf etti kerata!...

“Ulan” dedim, “acaba burada bir metafor filan mı var?, O mahlukat bizi dışarıdan istila eden bir sembol filan mı?”

Kaçmaktan vazgeçen baba kararlı bir tonla,

"- Tamam, bunu yapacağız ve elimizdekileri kullanacağız" dedi.

Çocuğun "Elimizde ne var ki?" sorusuna babanın verdiği destansı cevap ise şaheserdi:

"- Evimiz!"

Filmin son noktası ise gözü dönmüş bir hırsla araya giren anneden geldi:

"- Buradan çıkmak için ne gerekiyorsa yapacağız!"

Ve bu ulvi aydınlanmanın ardından aile, ahtapot 2.0’a karşı son bir hamleyle kenetlendi.

Filmi benim gibi izlemeye tahammül edenler bilecektir; yine spoiler olacak ama filmin sonu başından da beter!

Meğer okyanusun dibinden gelen bu mahlukatlar için (niyeyse) "buralar meğer hep onlarınmış"!

Aile, eve dalan ahtapotu tuzağa düşürdükten sonra ekmek bıçağıyla yüzünü kesmeyip son anda merhamet gösterince, yaratık bir anda insafa gelip kapıyı açıyor ve bunları özgür bırakıyor! Evin kızı da durumun felsefesini anında çakıyor:

"- Biz onlara merhamet gösterdik, onlar da bize..."

Dahası, aile onları bir daha hiç görmemiş ama hâlâ oralarda bir yerlerde olduklarını da çok iyi biliyorlarmış! Ne de olsa burası onların yuvasıymış! Üstelik sanki devam filmi gelecekmiş gibi, "To be continued..." edasıyla bitirilmiş... Hey Allahım!

Yine de derinlemesine bakınca hakkını vermek lazım; senarist Matthew Robinson ve ekibi aslında çok da haksız sayılmaz. Filmin arkasındaki akıl, pandemide eve tıkıldığımız o klostrofobik günleri, ödenemeyen ev kredilerini, işsizliği ve "güvenli sığınak" dediğimiz evlerimizin nasıl birer hapishaneye dönüştüğünü Tarkan-ahtapot sosuyla önümüze sunmuş. Beş yıl boyunca salonun parkelerini söküp marul yetiştiren, dondurucudaki köpek etiyle bacadan kuş avlayan bir ailenin, nihayetinde "Sırf nefes alıyoruz diye buna yaşamak mı diyeceğiz?" noktasına gelmesi, ucuz bir C-movie için oldukça iddialı bir ontolojik sorgulama!

Biraz da felsefe…

Popüler kültürün bu en sathî kıyılarında bile su yüzüne çıkan bu öneri ("Bu yaşamak değil, hayatta kalmak!), özünde insanlığın en kadim dertlerindendir. İrlandalı Oscar Wilde, daha 1891’de Sosyalizmde İnsan Ruhu metninde "Yaşamak dünyadaki en nadir şeydir; insanların çoğu sadece var olur, hepsi bu" derken tam olarak bu krizden bahsediyordu. Wilde’a göre sistem, insanları aralıksız bir biçimde nesne biriktirmeye, içtimaî rolleri taklit etmeye ve sadece biyolojik varlıklarını sürdürmeye mahkûm eder.

Bizim edebiyatımızda da durum farklı değildir. Sabahattin Ali, bir şiirinde "Ne büyük ıstıraptır yaşamak herkes gibi... Yaşamak yatağından seller gibi taşmaktır" dizesiyle, sıradanlaştırılmış bir hayatta kalma rutinini ıstırap olarak tanımlar. Keza İçimizdeki Şeytan romanında eylemsizliğe batan, sürüklenen insan ile amaca yönelik yaşayan insan arasındaki uçurumu toplumun yüzüne çarpar…

"Hayatta kalmak" ile "yaşamak" arasındaki uçurum

Biraz daha felsefi ve psikolojik açıdan bakarsak "hayatta kalmak" ile "yaşamak" arasındaki fark, insanın potansiyeli ile mecburiyetleri arasındaki gerilimden doğar:

Hayatta kalmak, dışarıdan gelen tehditlere (ister bir ahtapot olsun ister yaklaşan kira günü!) sadece tepki veren edilgen bir varoluştur. Yaşamak ise ferdin kendi kıymetlerini ve mana dünyasını aksiyonel bir biçimde inşa etmesidir.

Hayatta kalma modundaki zihin ya şimdiki anın krizleriyle boğuşur ya da kronik bir gelecek kaygısıyla felç olur. Gerçek hayatta ise insan anın derinliğini hisseder, geçmişi ve geleceğiyle anlamlı bir bağ kurar.

Hayatta kalma krizinde sinir sistemi sürekli sempatik aktivasyondadır; kortizol tavan yapar, zihin sürekli savunma mekanizmaları geliştirir. Yaşamak ise merak, tutku, özgünlük ve enfusî bir huzur ister.

Hayatta kalmak, dışa yönelik zorunlulukların kölesi olarak insanı sadece biyolojik sürdürülebilirliğe hapseder. Yaşamak ise anlamlı eylemde bulunma kapasitesidir.

Zombi gibi yaşamak

Güney Koreli filozof Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu eserinde modern insanın durumunu harika özetler. 21. yüzyıl insanı artık yasaklarla yönetilen bir disiplin toplumunda değil, "Yes, we can" sloganlarıyla gaza getirilen bir "performans toplumunda" yaşamaktadır. Dışarıdan bir patronun kırbacına gerek kalmamıştır; kişiler kendi kendisinin acımasız sömürücüsü olmuştur.

Sonuç; tükenmişlik sendromu!

Depresyon ve aralıksız çalışan ama ne için yaşadığını tamamen unutan zombi benzeri bir kitle... İşte bu modern insan, derin düşünme, estetik zevk alma ve sanata dair üretim yetisini kaybederek tıpkı filmdeki aile gibi "sadece hayatta kalmaya" mahkûm bir canlıya dönüşür.

Sonuç

Ekran karşısında inceden dalga geçerken önüme düşen o tirad, aslında hepimizin gündelik tıkanmışlığına ayna tutuyor. Sabah 9 akşam 6 döngüsünde, faturalar, enflasyon, kariyer stresi ve toplumsal beklentiler arasında mekik dokurken kaçımız gerçekten "yaşıyoruz", kaçımız sadece "hayatta kalıyoruz"?

Eğer tek yaptığımız şey kapıyı bacayı kapatıp dışarıdaki mahlukatlardan korunmak, nefes alıp vermekten ibaret bir rutini "hayat" sanmaksa; o C sınıfı filmdeki çocuğun çığlığına kulak vermekte fayda var. Çünkü sadece nefes almak yaşamak değildir; gerçek hayat, güvenli sığınaklardan çıkıp riski, manayı ve hürriyeti arama cesaretidir!..