Tek parti rejiminin Türkçe ezan dayatması, Arapça ezan okuyan Müslümanların takip, tutuklama ve hapisle cezalandırılmasına kadar vardı. Bazıları “meczup” ilan edilerek akıl hastanelerine kapatıldı veya tutuklandı. Kemalist rejim, Ezan-ı Muhammedî’yi yıllarca minarelerden susturdu.
Ezanın Türkçeleştirilmesi düşüncesi, Osmanlı'nın son dönemlerinde şekillenmeye başlayan Türkçü ve Batıcı fikir akımlarının Cumhuriyet dönemindeki yansımasıdır. Bu anlayışın en belirgin temsilcilerinden biri olan Ziya Gökalp, güya dinî hayatın “millî”leştirilmesini savunmuş, camilerde Türkçe ezan ve Türkçe Kur'an okunmasını yeni bir toplum tasavvurunun parçası olarak görmüştü. Daha sonraki yıllarda uygulanacak baskı ve zulümler için fikrî zemin büyük ölçüde burada hazırlanmıştı.
Tek parti rejimi, İngilizlerden aldığı direktif doğrultusunda toplumu siyasî ve hukukî bakımdan dönüştürmekle yetinmedi, kurdukları rejimin önündeki en büyük engellerden biri olarak görülen İslâm dinini de gördü ve hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin tasfiye edilmesi gibi adımların ardından sıra doğrudan ibadet hayatına geldi. Batıcı ve laik kadrolar, dinin toplum üzerindeki tarihî etkisini kırabilmek için İslâm'ın en görünür sembollerini yeniden şekillendirmeye yöneldi.
Kemalist ideolojinin temel hedeflerinden biri, dinî hayatı ümmet fikrinden kopararak “millî” sınırlar içerisine hapsetmekti. Bu sebeple Kur'an'ın tercümesi, hutbelerin Türkçeleştirilmesi ve ibadet dilinin değiştirilmesi uzun süre gündemde tutuldu. Ezan da bu projenin merkezinde yer alıyordu. Çünkü ezan yalnız namaza çağrı değildi, yüzyıllardır İslâm beldelerinin kimliğini belirleyen, Müslüman toplumun ortak hafızasını canlı tutan ve ümmet coğrafyasını birbirine bağlayan en güçlü sembollerden biriydi. Minarelerden yükselen "Allahu Ekber" sadaları, bütün İslâm dünyasında aynı lafızlarla okunuyordu.
1928 yılından itibaren ibadetlerin Türkçeleştirilmesine yönelik çalışmalar devlet desteğiyle hız kazandı. Aynı yıl anayasadan "Devletin dini İslâm'dır" hükmünün çıkarılması, yeni dönemin yönünü göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Ardından Kur'an tercümeleri ve ibadet dili üzerine çalışmalar yoğunlaştırıldı. Burada ibadetlerin Türkçeleştirilmesinden maksat, insanların ne okuduklarını veya ne dinlediklerini anlaması değil, bilakis İslâm ruhunu öldürmekti. Bu sebepten de bu faaliyetlerin merkezi Dolmabahçe Sarayı oldu. Burada oluşturulan özel heyette dönemin tanınmış hafızları görevlendirildi. Hafız olmalarına rağmen rejimin kullanışlı aparatları olmaktan kurtulamadılar ve Hafız Saadettin Kaynak, Hafız Yaşar Okur, Hafız Ali Rıza, Hafız Burhan, Galatasaraylı Hafız Nuri, Adliyeli Hafız Fahri, Hafız Kemal ve Hafız Cemil gibi isimler bu rezil projenin içinde yer aldı.
Dolmabahçe'de yürütülen faaliyetler basit bir tercüme çalışmasının çok ötesindeydi. Kur'an, hutbe, tekbir, kamet ve ezan üzerinde ayrı ayrı duruluyor; yeni metinler hazırlanıyor, bunların nasıl okunacağına kadar çeşitli düzenlemeler yapılıyordu. Kaynaklarda yer alan bilgilere göre Mustafa Kemal, toplantıları yakından takip ediyor, hazırlanan metinler üzerinde görüş bildiriyor ve çalışmaları teşvik ediyordu. Hafızlara hitaben yaptığı konuşmalarda Türkçe Kur'an ve Türkçe ezan uygulamasını büyük bir inkılap olarak gördüğünü ifade ettiği aktarılmaktadır.

Bu süreçte yalnız metinler değiştirilmedi, ibadetin görünümüne dair ayrıntılar da yeniden düzenlenmek istendi. Camilerde görev alacak kişilerin kıyafetlerinden okunacak metinlerin üslubuna kadar birçok konuda müdahalelerde bulunuldu. Dinî hayat, tarih boyunca oluşmuş tabiî seyri içerisinde bırakılmak yerine, tek parti yönetiminin ideolojik hedefleri doğrultusunda yeniden biçimlendirilmeye çalışıldı.
1931 yılına gelindiğinde hazırlıkların büyük bölümü tamamlanmıştı. Türkçe hutbe denemeleri yapılmış, Kur'an tercümeleri hazırlanmış, ezan metni üzerinde çalışmalar sonuçlandırılmıştı. Kemalist kadrolar açısından sıra, İslâm'ın en güçlü sembollerinden birine müdahaleye gelmişti. Asırlardır minarelerden yükselen Ezan-ı Muhammedî artık hedef tahtasına konulmuştu. Birkaç ay sonra Türkiye, tarihinin en tartışmalı uygulamalarından biriyle karşı karşıya kalacaktı.

“Tanrı uludur” dönemi nasıl başlatıldı?
Dolmabahçe Sarayı'nda yürütülen hazırlıkların tamamlanmasının ardından sıra uygulamaya geldi. Tek parti yönetimi, yıllardır üzerinde çalışılan ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesini adım adım hayata geçirmeye başladı.
İlk adım 29 Ocak 1932 tarihinde atıldı. İstanbul Fatih Camii'nde Hafız Rifat Bey tarafından ilk Türkçe ezan okundu. Böylece yüzyıllardır aynı lafızlarla okunan ezanın değiştirilmesi yönündeki uygulama resmen başlamış oldu. Asıl gösteri ise birkaç gün sonra yapıldı. 3 Şubat 1932 gecesi, Kadir Gecesi münasebetiyle Ayasofya Camii'nde büyük bir program düzenlendi. Program radyodan da yayınlandı. Türkçe Kur'an okundu, Türkçe tekbir getirildi, Türkçe kamet uygulandı. Minarelerden artık "Allahu Ekber" yerine "Tanrı Uludur" sözleri yükselmeye başladı. Bu metin de devlet konservatuvarından İhsan Bey tarafından bestelenmişti.
Tek parti yönetimi uygulamayı birkaç büyük şehirle sınırlı bırakmadı. Diyanet İşleri Reisliği vasıtasıyla bütün müftülüklere ve din görevlilerine talimatlar gönderildi. Türkçe ezan, Türkçe kamet ve Türkçe tekbir ülke genelinde mecburî hâle getirildi. Müftülerden, imamlardan ve müezzinlerden yeni uygulamaya eksiksiz uymaları istendi. Böylece devletin merkezinde alınan karar, kısa süre içerisinde Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar ulaştırıldı. Bu dönemde ezanla birlikte başka uygulamalar da devreye sokuldu. Hutbelerin Türkçeleştirilmesi hızlandırıldı. Salâlar Türkçe okutulmaya başlandı. Kur'an'ın Türkçe tercümesiyle namaz kıldırılması yönünde çeşitli denemeler yapıldı. Bazı camilerde Türkçe mevlid programları düzenlendi. Yani dinin sembollerine teker teker darbe vuruluyordu.
Uygulamanın yerleşmesi için Diyanet İşleri Reisliği özel bir rol üstlendi. Diyanet İşleri Reisi Rıfat Börekçi imzasıyla yayımlanan genelgelerde Türkçe ezan ve kametin uygulanması emredildi. 4 Şubat 1933 tarihli tamimde, Arapça ezan okunmasına göz yuman veya buna müsamaha gösteren din görevlilerinin ağır şekilde cezalandırılacağı bildirildi. Dikkat çekici olan husus, o tarihte Arapça ezanı yasaklayan açık bir kanun hükmünün henüz bulunmamasıydı. Buna rağmen müftülüklere ve cami görevlilerine sert uyarılar gönderiliyor, yeni uygulamaya muhalefet edenlerin cezalandırılacağı ilan ediliyordu.
Zamanla iş yalnız genelgelerle yürütülen bir uygulama olmaktan çıktı. Birçok şehirde polis ve jandarma camilere kadar girmeye başladı. Müezzinlerin hangi dilde ezan okudukları takip ediliyor, talimatlara aykırı davrananlar hakkında işlem yapılıyordu. Bazı bölgelerde müezzin mahfillerine kadar çıkan rejimin askerleri, ezanın lafızlarını bizzat kontrol ediyordu. Böylece Ezan-ı Muhammedî'nin yerine ikame edilmeye çalışılan yeni metin, adeta Batıcı rejim eliyle hayat-memat meselesi haline getirilmişti.
Ancak tek parti yönetiminin bütün çabalarına rağmen uygulama toplumun her kesiminde kabul görmedi. Minarelerden yükselen yeni sözler, özellikle Müslüman çevrelerde büyük bir rahatsızlık meydana getirdi. Bazı müezzinler yeni metni okumak istemedi, bazıları görevlerini bırakmayı göze aldı, bazıları ise farklı yollarla Arapça ezanı yaşatmaya çalıştı. Türkçe ezan uygulamasının başladığı ilk günlerden itibaren, devletin dayatması ile toplumun önemli bir kesiminin inancı arasında sessiz fakat uzun yıllar sürecek bir gerilim ortaya çıktı.

Türkçe ezan için baskı ve zulüm
Kaynaklara baktığımızda yıllar sonra anlatılan hatıralarda, özellikle iç ezanların kontrolü için müezzin mahfillerinde bekleyen görevlilerden söz edilmektedir. Bazı camilerde süngülü jandarmaların namaz vakitlerinde hazır bulunduğu, müezzinin ağzından çıkacak lafızları takip ettiği aktarılmaktadır. Cumhuriyet tarihinde eşine az rastlanır bu manzara, devletin ibadet diline müdahalesinin ulaştığı boyutu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Baskılar yalnız görevli imam ve müezzinlerle sınırlı değildi. Arapça ezan okunmasına müsamaha gösterdiği düşünülen müftüler, vaizler ve yerel yöneticiler de soruşturmalarla karşı karşıya kalabiliyordu. Özellikle Bursa olaylarından sonra yürütülen tahkikatlar, devletin konuya nasıl baktığını ortaya koydu. Müftüler görevlerinden uzaklaştırılıyor, savcılar ve hâkimler hakkında işlem yapılabiliyor, olaylarla ilişkili görülen kişiler sürgün veya hapis cezalarıyla karşı karşıya kalıyordu.
Bütün bu tedbirlere rağmen Arapça ezan tamamen ortadan kaldırılamadı. Anadolu'nun birçok yerinde insanlar farklı yollar bulmaya çalışıyordu. Bazı müezzinler Türkçe metni yüksek sesle okuduktan sonra Arapça ezanı alçak sesle tekrar ediyor, bazıları görevli bulunmayan kişilere ezan okutturuyordu. Köylerde ve kasabalarda ise ezanın gizlice okunması giderek yaygınlaşan bir uygulama hâline geldi.
Devlet baskısı arttıkça toplumdaki huzursuzluk da büyümeye başladı. Minarelerden yükselen ses artık yalnız bir ibadet çağrısı meselesi olmaktan çıkmıştı. Ezan etrafında şekillenen tartışma, tek parti rejiminin din politikalarının en görünür sembollerinden biri hâline geliyordu. Bu gerilim çok geçmeden ilk büyük toplumsal patlamasını Bursa'da verecekti.

Müslümanların tepkisi ve ilk direnişler
Türkçe ezan uygulaması Ankara'da hazırlanmış, Diyanet teşkilatı aracılığıyla bütün ülkeye yayılmıştı; fakat toplumun önemli bir kesimi bu değişikliği benimsemedi. Özellikle dinî hayatın güçlü olduğu şehirlerde ve Anadolu'nun birçok bölgesinde, mukaddes çağrıya yapılan bu tecavüz Müslümanları rahatsız ediyordu. Uygulamanın başlamasının ardından birçok bölgede sessiz bir direnç ortaya çıktı. Bazı müezzinler görevlerini kaybetme pahasına Arapça ezan okumaya devam etti. Bazıları Türkçe metni okumak zorunda bırakıldıktan sonra, kimsenin duymayacağını düşündükleri anlarda Arapça ezanı tekrar etti. Köylerde ve kasabalarda yaşayan insanlar ise çocuklarına, yakınlarına ve çevrelerindeki gençlere ezanın aslî şeklinin unutulmaması için özel gayret gösterdi. Devletin bütün baskısına rağmen Ezan-ı Muhammedî'nin hafızalardan silinmesine izin verilmedi.
İlk büyük kırılma Bursa'da yaşandı. 1 Şubat 1933 günü Bursa Ulucami'de Arapça ezan okunması üzerine güvenlik güçleri müdahalede bulundu. Kaynaklarda, Topal Halil olarak bilinen müezzinin polis tarafından tartaklandığı aktarılmaktadır. Hadisenin şehirde duyulması üzerine yüzlerce kişi valilik binası önünde toplandı. Olay kısa süre içerisinde yalnız Bursa'nın değil, bütün ülkenin konuştuğu bir mesele hâline geldi.
Tek parti yönetimi bu tepkiyi basit bir huzursuzluk olarak değerlendirmedi. Mustafa Kemal'in Bursa'ya gelmesiyle birlikte olay doğrudan devletin en üst kademesinin gündemine taşındı. Ardından geniş çaplı soruşturmalar başlatıldı. Bursa Müftüsü görevden uzaklaştırıldı. Savcı ve sulh hâkimi hakkında işlem yapıldı. Olayla bağlantılı görülen çok sayıda kişi tutuklandı. Mahkemeler kuruldu ve çeşitli cezalar verildi. Böylece Bursa hadisesi, Türkçe ezan uygulamasına karşı ortaya çıkan ilk büyük toplumsal tepkinin devlet tarafından nasıl karşılandığını gösteren bir dönüm noktası oldu.
Bursa'dan sonra Anadolu'nun farklı bölgelerinde benzer hadiseler yaşanmaya devam etti. İnsanlar kimi zaman köy dışında, kimi zaman dağ başlarında, kimi zaman da tenha alanlarda Arapça ezan okumayı sürdürdü. Bazı bölgelerde güvenlik güçlerinin baskın yapacağı haber alındığında nöbetçiler görevlendiriliyor, ezan okunurken çevre kontrol altında tutuluyordu.
1930'lu yılların ortalarına gelindiğinde devletin baskısı daha da sertleşirken, toplumdaki rahatsızlık da ortadan kalkmış değildi. Arapça ezan okumaya devam eden kişiler hakkında açılan davalar çoğalmaya başladı. Takip eden yıllarda bu insanların bir kısmı hapis cezalarıyla karşılaşacak, bir kısmı sürgün edilecek, bazıları ise çok daha farklı uygulamalara maruz bırakılacaktı.

Arapça ezan okuyanların başına neler geldi?
Türkçe ezan uygulamasına karşı çıkanların karşılaştığı yaptırımlar zamanla daha ağır bir hâl aldı. İlk yıllarda idarî soruşturmalar ve görevden uzaklaştırmalar öne çıkarken, ilerleyen dönemde gözaltılar, mahkemeler, hapis cezaları ve akıl hastanelerine kadar uzanan uygulamalar görüldü. Ezanı aslî şekliyle okumakta ısrar eden insanlar, devletin güvenlik ve yargı mekanizmalarıyla doğrudan karşı karşıya kaldı.
Bu dönemin en dikkat çekici isimlerinden biri Ankara'nın Çubuk ilçesine bağlı Hasköy'de yaşayan Sadık Çakırtepe'dir. Arapça ezan okumaktan vazgeçmeyen Çakırtepe, yıllar boyunca takibe uğradı. Hakkında çeşitli işlemler yapıldı ve defalarca Bakırköy Akıl Hastanesi'ne gönderildi. Hasan Hüseyin Ceylan'ın aktardığı bilgilere göre Sadık Çakırtepe'nin Bakırköy'e sevki bir veya iki kezle sınırlı kalmadı; bu sayı on defaya kadar ulaştı. Onun hikâyesi, Türkçe ezan döneminin en çok bilinen hadiselerinden biri olarak hafızalara geçti.
Sadık Çakırtepe münferit bir örnek değildi. Özellikle Ankara'nın Çubuk ve Hasköy çevresinde Arapça ezan okumayı sürdürdüğü için çeşitli işlemlere maruz kalan çok sayıda kişi bulunuyordu. Hasan Hüseyin Ceylan, yalnız bu bölgede isimlerini tespit ettiği elli iki kişiden bahsetmektedir. Bu kişilerin bir kısmı gözaltına alındı, bir kısmı mahkemelerde yargılandı, bazıları ise Bakırköy Akıl Hastanesi'ne sevk edildi. Zamanla halk arasında bu insanlar için "ezan delileri" tabiri kullanılmaya başlandı. Çünkü ezanı aslî diliyle okuyanlar meczup olarak anılıyor, ve gazete manşetlerine de bu şekilde düşüyordu.
1946 yılında Bursa Ulucami'de yaşanan hadise, dönemin en çarpıcı olaylarından biri olarak kayıtlara geçti. Ankara'nın Çubuk ilçesinden gelen İsmail ve Hüseyin isimli iki kişi minareye çıkarak Arapça ezan okudu. Güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınan iki isim mahkemeye sevk edildi. Duruşma sırasında da Arapça ezan okumaya devam ettikleri aktarılmaktadır. Mahkemenin verdiği karar sonucunda her ikisi de Bakırköy Akıl Hastanesi'ne gönderildi. Kaynaklarda, burada kaldıkları süre boyunca da Arapça ezan okumayı sürdürdükleri anlatılmaktadır.
Tek parti döneminde yaşanan hadiselerden biri de Maraş'ın Andırın ilçesine bağlı Akgümüş Köyü'nde meydana geldi. İmam Abdullah Aydoğan'ın hatıralarında anlattığına göre, babası Arapça ezan okumayı sürdürdüğü için jandarma müdahalesiyle karşılaştı. Evlerde bulunan Kur'an nüshalarına el konulduğu, bazı nüshaların parçalandığı, köy camisinin yıkılacağı yönünde tehditler savrulduğu ve sonunda hapis cezası verildiği aktarılmaktadır.
Yine o dönemin gazete küpürlerine göre, ezanın Türkçe okunması zorunluluğuna karşı çıkan ve ezanı aslî diliyle okuyan Müslümanlar, ilk olarak Bursa ve İstanbul gibi şehirlerde dini görevlerinden uzaklaştırılarak baskıya maruz kalmıştır. 19 Aralık 1932 tarihli Son Posta gazetesinde yer alan habere göre, Bursa Ulu Camii’nde Türkçe ezan aleyhinde hutbe okuyan Hafız Tevfik Efendi küstahlıkla suçlanarak hatiplikten azledilmiş ve başındaki sarığı zorla alınmıştır. Aynı dönemde yayımlanan diğer haberlerde de ezan aleyhinde konuşan vaiz ve hocalar doğrudan hedef alınmıştır. Karacabey, Adana, Salahiye, İstanbul ve Elaziz gibi pek çok merkezde ise Türkçe ezan uygulaması camilerde zorunlu derslerle cemaate ve müezzinlere dayatılmıştır.
Mesela Bursa Ulu Camii'nde resmi müezzinin görevini bırakması üzerine minareye çıkıp Arapça ezan okuyan bir vatandaşın aksiyoner tavrı zabıtaya aksetmiş ve büyük bir cezalandırma dalgasına yol açmıştır. 7 Şubat 1933 tarihli Vakit Gazetesi’ndeki habere göre Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, Bursa'daki bu hadise üzerine yayımladığı tebliğde Arapça ezan okunmasını isteyenleri "cahil mürteciler" olarak nitelendirmiş ve bu kişilerin Cumhuriyet adliyesinin pençesinden kurtulamayacaklarını ilan etmiştir. Bu baskıcı yaklaşımın neticesinde Bursa'da ezanı aslıyla okumak ve savunmak isteyen 24 maznun (sanık) mahkemeye sevk edilmiştir.
Gazete küpürleri, tutuklama ve zulmün İzmir ve Salihli gibi Ege bölgelerinde de yoğun şekilde yaşandığını ortaya koymaktadır. Şubat 1933 tarihli haberlere göre İzmir’de Tunuslu Habib, Salihli’de ise Kamil Hoca Arapça ezan okudukları gerekçesiyle tutuklanmış, Aziziye ve Tepecik camilerindeki bazı vatandaşlar ise mahkemeye verilmiştir. Baskılar ilerleyen aylarda da hız kesmemiş, Nisan 1933'te İzmir’in bazı köylerinde 10 kişi, genel tahkikatlar kapsamında ise 31 kişi daha tutuklanmıştır. Dönemin basını tarafından "yobaz", "mürteci" ve "hain" olarak itham edilen Müslümanlara yönelik bu tutuklamalar ve baskılar, ezan aslî haline getirilene kadar kesintisiz bir şekilde devam etmiştir.
Türkçe ezan dönemine dair kaynaklar incelendiğinde ortak bir tablo ortaya çıkmaktadır. Arapça ezan okumaya devam eden insanlar yalnız mahkemelerle değil, sürekli gözetim, idarî baskı, gözaltı ve çeşitli yaptırımlarla karşı karşıya kaldı. Bursa'dan Çubuk'a, Maraş'tan Ankara'ya kadar uzanan bu hadiseler, Türkçe ezan uygulamasının toplumun belirli kesimlerinde neden derin izler bıraktığını anlamak bakımından önemli bir yer tutmaktadır.

1941: Yasak kanunlaşıyor
Türkçe ezan uygulaması 1932 yılında başlatıldığında, Arapça ezanı doğrudan yasaklayan açık bir kanun hükmü bulunmuyordu. Daha iyi zulmedebilmek için kanunlaşmaya başladı. Mustafa Kemal'in ölümünden sonra Cumhurbaşkanlığı görevine gelen İsmet İnönü döneminde bu konuda yeni bir adım atıldı. Arapça ezanın yalnız idarî tedbirlerle kontrol altında tutulmasının yeterli olmayacağı düşünülüyor, yasağın doğrudan kanunla desteklenmesi hedefleniyordu. Böylece yıllardır fiilen uygulanan baskı rejimi, kanun maddesi hâline getirilecekti.
23 Mayıs 1941 tarihinde TBMM bu amaçla toplandı. Görüşmeler sonunda Türk Ceza Kanunu'nun 526. maddesinde değişikliğe gidildi. Yapılan düzenlemeyle Arapça ezan ve kamet okumak açık biçimde cezalandırılacak fiiller arasına alındı. Kanuna eklenen hükümde, Arapça ezan veya kamet okuyanların üç aya kadar hapis veya para cezasıyla cezalandırılacağı belirtiliyordu. Böylece 1932'den beri süren uygulama ilk kez doğrudan kanun gücüne kavuşturulmuş oldu. Dikkat çekici olan husus, yasağın gerekçelendirilme biçimiydi. Meclis görüşmeleri sırasında Arapça ezanın kamu düzenini bozduğu yönünde değerlendirmeler yapıldı. Böylece 1930'lu yıllarda fiilen sürdürülen baskı dönemi, 1940'lı yıllarda hukukî bir çerçeveye oturtuldu.
Bu gelişme, toplumdaki rahatsızlığı sona erdirmedi. Aksine, Arapça ezanı muhafaza etmeye çalışan Müslümanlar ile Batıcı rejim arasındaki gerilimi daha görünür hâle getirdi. Çubuk'ta, Bursa'da, Maraş'ta ve Anadolu'nun farklı bölgelerinde yaşanan hadiseler devam etti. İnsanlar hapis cezası tehdidine rağmen Arapça ezan okumayı sürdürdü. Mahkemeler yeni davalarla meşgul olurken, rejimin askerleri de bu rezil uygulamanın takipçisi olmayı sürdürdü.
1941'de kanunlaşan yasak, yaklaşık dokuz yıl daha yürürlükte kaldı. Tek parti döneminin son safhasını oluşturan bu yıllarda Arapça ezan meselesi siyasî tartışmaların da merkezine yerleşmeye başladı. 1940'ların sonuna doğru çok partili hayata geçiş süreci hızlanırken, uzun yıllardır bastırılan dinî talepler de daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. Ezan üzerindeki yasağın kaldırılması talebi, yaklaşan siyasî değişimin en önemli başlıklarından biri hâline geliyordu.

Meclis'te yükselen ezan
1940'lı yılların sonuna gelindiğinde Türkçe ezan uygulaması yaklaşık on yedi yıldır yürürlükteydi. Tek parti rejiminin bütün baskılarına, kanun değişikliklerine ve güvenlik tedbirlerine rağmen Arapça ezan meselesi gündemden düşmemişti. Anadolu'nun birçok yerinde insanlar yasağı benimsememiş, fırsat buldukça Ezan-ı Muhammedî'yi aslî şekliyle okumaya devam etmişti. Çok partili hayata geçiş süreciyle birlikte siyasî atmosfer değişirken, yıllardır bastırılan dinî talepler de daha görünür hâle gelmeye başladı.
Bu dönemde yaşanan en dikkat çekici hadiselerden biri 4 Şubat 1949 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde meydana geldi. Muhittin Ertuğrul ve Osman Yaz isimli iki kişi ziyaretçi locasında bulunuyordu. İkindi vakti girince, Meclis binasının içinde Arapça ezan okumaya başladılar. Yıllardır camilerde, köylerde ve kasabalarda sürdürülen sessiz direniş, bu kez devletin en yüksek kurumunun çatısı altında kendisini göstermişti. Ezanın duyulması üzerine polisler hızla müdahale etti. Muhittin Ertuğrul ve Osman Yaz gözaltına alındı. Kaynaklarda, her iki ismin de sert muameleyle karşılaştığı, karakolda çeşitli baskılara maruz bırakıldığı anlatılmaktadır. Ardından haklarında dava açıldı ve hapis cezaları verildi. Yasak yıllarının son döneminde yaşanan bu hadise, ezan meselesinin toplumun hafızasında ne kadar güçlü bir yer tuttuğunu gösteren örneklerden biri oldu.
Meclis'te yaşanan olayın sembolik yönü son derece dikkat çekiciydi. Çünkü Türkçe ezan uygulamasının arkasında duran siyasî iradenin merkezi yine aynı binaydı. Yıllardır Arapça ezanı suç sayan kanunların çıkarıldığı, din politikalarının belirlendiği yerde bu kez Ezan-ı Muhammedî yükselmişti. Bu sebeple hadise yalnız bir protesto eylemi olarak görülmedi, yasağın meşruiyetine yöneltilmiş doğrudan bir meydan okumaydı.
Tek parti döneminin sonuna yaklaşılırken dinî hayat üzerindeki kısıtlamalar daha yüksek sesle tartışılmaya başlandı. Özellikle Anadolu'da vatandaşlar, Arapça ezanın yeniden serbest bırakılmasını talep ediyordu. 1950'ye gelindiğinde yaklaşık 18 yıldır süren Türkçe ezan uygulaması, yalnız dinî değil, tek parti döneminin sembollerinden biri olarak görülüyor; seçimler ise bu tartışmada yeni bir dönemin habercisi oluyordu.

16 Haziran 1950: Minarelerden yeniden “Allahu Ekber” yükseliyor
14 Mayıs 1950 seçimleriyle CHP iktidarı sona ererken Demokrat Parti tek başına iktidara geldi. Halkın en önemli taleplerinden biri Arapça ezan yasağının kaldırılmasıydı. Hükümet kısa sürede bu konuda adım attı. Meclis'teki görüşmelerin ardından 16 Haziran 1950'de Arapça ezan ve kameti suç sayan hüküm kaldırıldı. Böylece 1941'den beri kanunla, 1932'den beri fiilen süren Türkçe ezan uygulamasının sona ermesinin önü açıldı.
Meclis görüşmelerinde dikkat çeken hususlardan biri, CHP sıralarından ciddi bir itirazın yükselmemesiydi. Kararın kabul edilmesinin ardından hükümet ve Diyanet İşleri Başkanlığı gerekli bildirimleri yaptı. Böylece yıllardır polis, jandarma ve mahkemeler aracılığıyla takip edilen uygulama sona erdi; ezanın aslî şekliyle okunmasının önü açıldı.
16 Haziran 1950 akşamı Türkiye'nin dört bir yanında unutulmaz sahneler yaşandı. Yaklaşık on sekiz yıl boyunca minarelerden yükselen "Tanrı Uludur" sözlerinin yerini yeniden "Allahu Ekber" nidaları aldı. Şehirlerde, kasabalarda ve köylerde insanlar camilere akın etti. Birçok yerde gözyaşları içerisinde dinlenen ilk ezanlar, yasağın kaldırılmasının toplum üzerindeki etkisini ortaya koyuyordu.
Dikkat çekici olan hususlardan biri de, yasağın kaldırılmasının ardından ülkede Türkçe ezan okumaya devam eden müezzinlerin neredeyse hiç görülmemesiydi. Yıllarca devlet desteğiyle sürdürülen uygulama, serbest tercih ortamı oluştuğunda kendiliğinden ortadan kalktı. Minarelerden yeniden Ezan-ı Muhammedî yükselirken, 1932 yılında başlayan ve Cumhuriyet tarihinin en tartışmalı din politikalarından biri olarak hafızalara kazınan dönem de sona ermiş oldu.
Türkçe ezan uygulamasını savunanlar bunu dinin halk tarafından anlaşılmasını sağlama girişimi olarak takdim etse de, uygulamanın ortaya çıktığı dönemin genel siyasî atmosferi dikkate alındığında mesele yalnızca bir dil değişikliği değildi. Şapka Kanunu'ndan harf devrimine, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından dinî eğitimin sınırlandırılmasına kadar uzanan reformlar, toplumun İslâmî hafızasını dönüştürmeye yönelik kapsamlı bir projenin parçaları oldu. Bu bakışa göre Türkçe ezan, İslâm'ın asırlardır süregelen sembol ve kavramlarını kamusal hayattan uzaklaştırma çabasının en görünür adımlarından biriydi. Amaç, dinî referansların belirleyiciliğini azaltmak, Batı merkezli modernleşme anlayışına uygun yeni bir toplum modeli oluşturmak ve geleneksel İslâmî kimlik yerine Batıcı-laik-seküler bir vatandaş tipi inşa etmekti.
Kaynaklar
“Kemalist Devrimlerin Analizi”, Ebubekir Aytekin, Kayıhan Yayınları, 2025.
“Kemalizm'in Türkçe Ezan Hikayesi”, Hasan Hüseyin Ceylan, Rehber Yayıncılık, 1996.
“Tek Parti Dönemi Türkçe Ezan”, Said Alpsoy, YouTube kanalında ele aldığı konuşmaları.
“Türkçe ezan için yapılan baskı ve zulümler”, Taha İnci, 2022, Baran Dergisi
“Ezanı, CHP dışında sadece İsrail yasaklamaya çalışıyor!”, Nuh Albayrak, 16 Haziran 2022, Star Haber.
Aylık Baran Dergisi 53. Sayı Temmuz 2026