Avrupa devletleri Afrika’ya yardım götürmek için gitmedi. Portekiz’in kıyılarda kurduğu ilk ticaret üslerinden Kongo’daki kauçuk terörüne, Namibya’daki soykırımdan Cezayir’in işgaline, altın ve elmas madenlerinden petrol sahalarına kadar kıta, insanı, toprağı ve servetiyle Avrupa sermayesinin emrine verildi. Siyasî bağımsızlık sömürge bayraklarını indirdi. Borç, şirket imtiyazı, para düzeni, askerî müdahale ve ham madde bağımlılığı yağmanın yeni vasıtaları hâline geldi.
Sömürgeci tarih yazımı Afrika’yı devletsiz, tarihsiz ve medeniyetsiz bir boşluk gibi gösterdi. Bu kurgu, istilayı “medeniyet götürme” vazifesi şeklinde takdim etmenin ilk şartıydı. Hâlbuki Mali, Songhay, Kanem-Bornu, Benin, Kongo, Etiyopya ve Büyük Zimbabwe gibi siyasî teşekküller şehirleri, ticaret yolları, zanaatları, ilmî merkezleri ve hukuk düzenleriyle kıtanın uzun tarihinin parçalarıydı. Timbuktu, Sahra ötesi ticaretin ve İslâmî ilimlerin büyük merkezlerinden biriydi. Doğu Afrika kıyılarındaki Svahili şehirleri Hint Okyanusu dünyasıyla asırlardır ticaret yapıyordu.
Afrika yekpare bir ülke, Afrikalılar da tek bir “kabile topluluğu” değildi. Kıta, birbirinden farklı imparatorluklara, şehir devletlerine, krallıklara, göçebe birliklere ve köy cemiyetlerine sahipti. Savaş, kölelik ve siyasî rekabet Avrupa temasından önce de bulunuyordu. Fakat Avrupa’nın ateşli silah, okyanus filosu, sanayi sermayesi ve devlet himayesindeki şirketlerle kurduğu sistem, mevcut çatışmaları küresel bir insan ve servet ticaretine bağladı, ölçeğini büyüttü ve kıtanın iktisadî istikametini dış pazarların ihtiyaçlarına çevirdi.
İlk halka: Portekiz kaleleri ve insan ticareti
15. yüzyılda Portekiz gemileri Batı Afrika kıyılarına ulaştı. Elmina Kalesi 1482’de bugünkü Gana kıyısında altın ticareti için kuruldu, zamanla esir ticaretinin de merkezlerinden biri oldu. Portekiz’i İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa ve Danimarka takip etti. Kıyılardaki kaleler, fabrikalar ve ticaret şirketleri altın, fildişi, biber ve insan topladı.
Atlantik köle ticareti veri tabanının kayıtlarına göre yaklaşık 12,5 milyon Afrikalı gemilere bindirildi, yaklaşık 10,7 milyonu Amerika kıtasına sağ ulaştı. Birleşmiş Milletler daha geniş tarihî çerçevede 15 milyondan fazla insanın mağdur edildiğini bildiriyor. Fark, “gemilere bindirilen”, “Amerika’ya ulaşan” ve baskınlar ile yürüyüşlerde ölenlerin aynı kategoriye girmemesinden kaynaklanıyor. Kesin olan şu ki milyonlarca insan zincire vuruldu, aileler parçalandı, üretici nüfus kıtadan çekildi, köle toplamak için yürütülen savaşlar genişledi.
“Orta Geçiş” denilen Atlantik yolculuğu, ticaret diline sokulmuş bir ölüm hattıydı. İnsanlar havasız ambarlara istifleniyor, hastalık, susuzluk, açlık ve şiddet içinde haftalarca taşınıyordu. Gemide ölenler denize atılıyordu. Avrupa limanları, sigorta şirketleri, bankalar, tersaneler ve dokuma merkezleri bu ticaretten beslendi. Şeker, pamuk, kahve ve tütün plantasyonlarında üretilen servet Avrupa’daki sermaye birikiminin mühim kaynaklarından biri oldu.
Avrupalı tüccarlar çoğu bölgede insanları bizzat iç kesimlerden yakalamadı, yerel hükümdarlar, aracılar ve savaş ağları kullandı. Talebi büyüten, gemileri işleten, ticareti sigortalayan, silah ve kredi sağlayan, kolonilerde köle emeğini kanunlaştıran Atlantik imparatorluklarydı. Köle ticareti bazı Afrika devletlerini kuvvetlendirirken diğerlerini nüfussuzlaştırdı. Siyasî güvensizliği ve insan avını kalıcı bir iktisadî faaliyete çevirdi.

Kölelik kaldırılırken sömürü kaldırılmadı
19. yüzyılda Atlantik köle ticareti tedricen yasaklandı. Avrupa devletleri bu dönüşümü kendi ahlâkî üstünlüklerinin delili gibi anlattı. Aynı devletler kısa süre sonra Afrika’nın toprağına doğrudan el koydu. “Meşru ticaret” adı verilen hurma yağı, yer fıstığı, pamuk, kakao ve kauçuk ihracatı, zorla üretim, angarya, baş vergisi ve şirket tekelleriyle yürütüldü. Esaretin hukukî adı değişirken Afrikalının emeğini zorla seferber eden sömürge devam etti.
Sanayi Devrimi Avrupa’nın ham madde ihtiyacını büyüttü. Buharlı gemi, telgraf, sıtma karşısında kinin kullanımı ve modern silahlar kıtanın içlerine ilerlemeyi kolaylaştırdı. Misyoner, kâşif, tüccar, asker ve şirket birbirini takip etti. Harita çıkaran keşif heyetlerinin açtığı yollar, daha sonra işgal ordularına ve imtiyaz şirketlerine hizmet etti.
Berlin’de kıtayı masaya yatırdılar
1884-1885 Berlin Konferansı’nda Afrika’dan tek bir temsilci yoktu. Almanya Şansölyesi Otto von Bismarck’ın ev sahipliğinde Avrupa devletleri, Kongo ve Nijer havzalarında ticaret ile işgal kaidelerini görüştü. Konferans Afrika’nın her sınırını bir gecede çizmedi fakat “fiilî işgal” prensibini teşvik ederek paylaşma yarışını hızlandırdı ve Kongo Serbest Devleti’nin tanınmasına zemin hazırladı.
1870’lerde kıtanın yaklaşık onda biri Avrupa denetimindeyken Birinci Dünya Savaşı arifesinde Etiyopya ile Liberya dışındaki hemen bütün Afrika sömürgeleştirilmişti. İngiltere Kahire’den Cape Town’a uzanan bir imparatorluk hattı kurmaya çalıştı. Fransa Batı Afrika’dan Kızıldeniz’e uzanmak istedi. Belçika Kongo’ya, Almanya Güneybatı ve Doğu Afrika’ya, İtalya Libya ile Afrika Boynuzu’na, Portekiz Angola ve Mozambik’e çöktü. İspanya daha küçük fakat sert sömürge alanları kurdu.
Avrupa diplomasisinin cetvelle çizdiği hudutlar, çok sayıda topluluğu birkaç devlete böldü, tarihî rakipleri de aynı idare içine hapsetti. Sömürge haritası, bağımsız Afrika devletlerine ağır bir miras bıraktı.
Kongo: Hayır cemiyeti perdesi altında kauçuk terörü
Belçika Kralı II. Léopold, Kongo’ya yönelik teşebbüsünü “insanlık”, “bilim”, “serbest ticaret” ve kölelikle mücadele sözleriyle pazarladı. 1885’te tanınan Kongo Serbest Devleti Belçika’nın sıradan bir kolonisi bile değildi. Kralın şahsî hâkimiyet alanıydı. Fildişinin ardından kauçuk talebi yükselince köyler üretim kotalarına bağlandı.
Force Publique adlı silahlı kuvvet rehin alma, kırbaçlama, infaz ve köy yakma yoluyla kauçuk toplattı. Askerlerden kullandıkları merminin hesabını vermeleri isteniyor, kesilmiş eller, mermilerin “israf edilmediğini” göstermek için kullanılıyordu. Kadınlar ve çocuklar, erkekleri kotaya zorlamak için rehin tutuldu. Açlık, göç, hastalık, doğum oranındaki çöküş ve doğrudan şiddet nüfusu ağır biçimde azalttı.
Akademik araştırmalara göre yaklaşık 10 milyon Kongolu öldürüldü. Belçika parlamentosu 1908’de uluslararası baskı altında bölgeyi kraldan devraldı, zor kullanma ve servet aktarımı yeni idare altında farklı biçimlerle sürdü. Kongo’nun bakırı, elması, uranyumu ve daha sonra kobaltı dünya sanayisinin stratejik kaynakları arasına girdi.
Almanya’nın Namibya’daki imha emri
Alman Güneybatı Afrikası’nda yerleşimciler Herero ve Nama halklarının topraklarına ve sürülerine el koydu. Borç, hukuk ve ırkçı idare yerli halkı bağımlı iş gücüne çevirdi. 1904’te başlayan direnişe General Lothar von Trotha’nın imha emriyle cevap verildi. Hererolar Omaheke Çölü’ne sürüldü, su kaynakları tutuldu. Hayatta kalanlar toplama kamplarına kapatıldı, zorla çalıştırıldı.
1904-1908 arasında yaklaşık 65 bin Herero ile en az 10 bin Nama’nın öldüğü yönündeki tahminler geniş kabul görüyor, oran olarak Herero halkının yaklaşık yüzde 80’i, Nama halkının yarısı yok edildi. Shark Island ölüm kampında açlık, hastalık, ağır çalışma ve şiddet hüküm sürdü. Cesetlerden ve mahkûmlardan alınan kafatasları “ırk bilimi” için Almanya’ya gönderildi. Almanya 2021’de hadiseyi soykırım olarak tanıdı, tazminat yerine kalkınma fonu dilini kullandı.

Fransa’nın Cezayir’i: Toprak gaspı, aç bırakma ve işkence
Fransa, 1830 yılında Cezayir’i işgal ederek 132 yıl sürecek şiddet ve toprak gaspına dayalı bir sömürge düzeni kurdu. İşgal süresince köyler yakıldı, mahsuller imha edildi, toplu sürgünler yapıldı ve mağaralara sığınan insanlar dumanla boğularak katledildi. Cezayirlilerin verimli toprakları ellerinden alınarak Avrupalı yerleşimcilere verilirken, Müslüman halk kendi ülkesinde alt hukuk statüsüne düşürüldü ve kurumsallaşan ağır kanunlarla insanlık dışı cezalara mecbur bırakıldı.
Sömürgeciliğe karşı yükselen bağımsızlık taleplerinin şiddetle bastırıldığı bu dönemde devasa can kayıpları yaşandı. 1945'teki Sétif, Guelma ve Kherrata gösterilerinde katledilen 45 bin kişi ile 1954-1962 İstiklal Harbi boyunca öldürülen 1,5 milyon şehit toplandığında, Fransa'nın işgal süresince katlettiği Cezayirlilerin toplam sayısının yaklaşık 1 milyon 545 bini bulduğu görülmektedir. Fransız ordusu bu katliamları gerçekleştirirken sistematik işkence, zorla kaybetme, toplama kampları, toplu cezalandırma ve zorunlu iskan yöntemlerini acımasızca kullanmıştır.
Doğrudan cinayetlerin ve savaşın yıkıcı etkilerinin yanı sıra Fransa, 1960-1966 yılları arasında Cezayir Sahrası’nda 17 farklı nükleer deneme gerçekleştirdi. Bu patlamaların ortaya çıkardığı radyasyonun insan sağlığı ve doğa üzerindeki ölümcül tesirleri, sömürge idaresi bittikten sonra bile nesiller boyu devam ederek kalıcı çevre felaketlerine yol açtı.
Fransa'nın şiddet üzerine kurduğu bu tahakkümün etkileri günümüzde de kapanmamış bir yara olarak durmaktadır. Kaçırılan devlet arşivlerinin teslim edilmemesi, Fransa'da tutulan insan kalıntıları, toprağa döşenmiş ve temizlenmemiş mayınlar ile ödenmeyen tazminatlar, iki ülke arasındaki tarihi hesaplaşmanın en temel sorunları olarak halen çözüm beklemektedir.
İngiliz usulü: Dolaylı idare, vergi ve toplama kampı
İngiltere’nin "dolaylı idare" adı altında dünyaya şirin göstermeye çalıştığı sistem, aslında acımasız ve şeytani bir "böl ve yönet" stratejisiydi. İngilizler, işgal ettikleri coğrafyalarda asırlardır bir arada yaşayan halklar arasındaki ufak farklılıkları kasten derinleştirerek kanlı etnik ve dinî çatışmaların tohumlarını attılar. Satın alınan veya zorla başa getirilen işbirlikçi yerel liderler, kendi halkını ezen, İngilizler adına vergi toplayan ve köle işçi devşiren birer zorbaya dönüştürüldü. Toplumlar uydurma nüfus sayımları ve haritalarla katı etnik kimliklere hapsedilerek birbirine düşman edildi ve İngiliz iktidarı bu kaosun üzerinde sağlama alındı.

Uygulanan "baş vergisi" ve "kulübe vergisi" gibi sistemler, geçimini tarım ve hayvancılıkla sağlayan yerli halkı zorla köleleştirmek için tasarlanmış bir tuzaktı. Bu vergileri ödeyemeyen milyonlarca Afrikalı, beyazların ölümcül madenlerinde ve devasa tarım arazilerinde boğaz tokluğuna, insanlık dışı şartlarda çalışmaya mahkûm edildi. Sömürgecilerin "medeniyet getiriyoruz" yalanıyla inşa ettikleri demiryolları ise halkın seyahat etmesi için değil, Afrika'nın kanla sulanmış yeraltı zenginliklerini, altınını ve mahsulünü en hızlı şekilde limanlara taşıyıp İngiltere'ye kaçırmak için kurulan birer sömürü damarıydı.
Güney Afrika ve günümüzdeki Zimbabve ile Zambiya topraklarında, Cecil Rhodes gibi emperyalistlerin şirketleri eliyle tarihin en acımasız toprak gaspları ve etnik temizlikleri yaşandı. Zengin altın ve elmas yataklarına el koyan İngilizler, yerli siyah halkı silah zoruyla kendi verimli topraklarından sürerek çorak ve dar "rezervlere" hapsetti. Afrikalıların kendi ülkelerinde serbestçe dolaşmasını engelleyen pasaport kanunları, köle işçilik düzeni ve ırk ayrımcılığı, on yıllar boyunca milyonlarca insana cehennemi yaşatacak olan ırkçı Apartheid rejiminin kanlı temellerini attı.
İngiliz vahşetinin en karanlık yüzlerinden biri Kenya’daki Mau Mau isyanı sırasında ortaya çıktı. En verimli arazileri "Beyaz Yaylalar" adıyla gasp eden İngilizler, haklarını arayan yüz binlerce Kikuyu'yu Nazileri aratmayan toplama kamplarına ve kapalı köylere hapsetti. Bu kamplarda yüz binlerce insana yönelik sistematik tecavüz, hadım etme, derisini yüzme, aç bırakma ve ölümcül işkenceler doğrudan resmî devlet politikası olarak uygulandı. İngiltere, Afrika'dan çekilirken "Miras Operasyonu" (Operation Legacy) adıyla sömürge suçlarını kanıtlayan tonlarca belgeyi yakarak veya Londra'ya kaçırarak işlediği insanlık suçlarının üzerini örttü. 2013 yılında sadece birkaç bin mağdura ödenen göstermelik tazminat, imparatorluğun işlediği soykırım boyutundaki katliamları ve nesiller boyu süren travmaları aklamak için atılmış ikiyüzlü bir adımdan ibarettir.
İtalya, Portekiz, İspanya: Aynı yağmanın farklı bayrakları
İtalya, Portekiz ve İspanya'nın Afrika'daki sömürgecilik faaliyetleri, aynı kanlı yağma düzeninin farklı bayraklar altında sergilenen acımasız yüzleriydi. 1911'de Libya'yı işgal eden İtalya, özellikle faşist diktatörlük döneminde tarihin en büyük vahşetlerinden birine imza attı. Sirenayka bölgesinde direnen ve boyun eğmeyen yerel halk, ölüm kamplarına zorla sürüldü. Bu toplama kamplarında kasıtlı aç bırakma, salgın hastalıklar ve keyfi toplu infazlar sonucunda on binlerce masum sivil katledildi. Libya direnişinin sembolü Ömer Muhtar'ın 1931'de esir alınarak idam edilmesi, İtalyan faşizminin yerli halkın iradesini kırmak için başvurduğu devlet terörünün en açık kanıtıydı.
İtalya'nın kan dökücülüğü, 1935 yılındaki Etiyopya işgalinde insanlık dışı bir boyuta ulaştı. "Yeni Roma İmparatorluğu" kurma hezeyanıyla hareket eden İtalyan ordusu, savaş hukukunu hiçe sayarak sivil halkın, köylerin ve Kızılhaç hastanelerinin üzerine tonlarca ölümcül hardal gazı yağdırdı. Kimyasal silahların ve ırkçı bir yok etme politikasının acımasızca kullanıldığı bu işgal, sömürgeciliğin sadece ekonomik bir sömürü değil, aynı zamanda dizginsiz bir katliam ve soykırım makinesi olduğunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi.
Afrika'daki en uzun ve en baskıcı sömürge imparatorluklarından birini kuran Portekiz ise Angola, Mozambik, Gine-Bissau, Cape Verde ve São Tomé’de milyonlarca insanın hayatını cehenneme çevirdi. "Chibalo" adı altında meşrulaştırılan sistem, kelimenin tam anlamıyla köleliğin modern ve vahşi bir kılıfa sokulmuş haliydi. Yerli halk, Avrupalı imtiyazlı şirketlerin kârı için kanlı pamuk tarlalarında ve madenlerde kırbaç zoruyla, ölümüne çalıştırıldı. Portekiz, bu insanlık dışı sömürü düzenini bırakmamak için 1970'lere kadar süren yıkıcı sömürge savaşları yürüterek ardında yüz binlerce ölü, sakat bırakılmış nesiller ve harabeye dönmüş ülkeler bıraktı.
İspanya da Ekvator Ginesi, Batı Sahra ve Fas'ın bazı bölgelerinde kurduğu zorba yönetimle bu küresel yağma şebekesine ortak oldu. Yerli halkın kaynaklarını ve emeğini acımasızca gasp eden İspanyol idaresi, her türlü hak arayışını şiddetle bastıran bir baskı mekanizması inşa etti. İspanya'nın Afrika'dan çekilirken arkasında bıraktığı siyasi enkaz ve bilinçli olarak tamamlamadığı tasfiye süreci, özellikle Batı Sahra'da bugün bile kan dökülmesine, nesillerin mülteci kamplarında büyümesine neden olan kalıcı bir krizin temellerini attı. Bu üç devletin kıtada bıraktığı ortak miras, çalınmış zenginlikler, köleleştirilmiş kitleler ve üzerleri örtülmeye çalışılan insanlık suçlarıdır.
Mahsulü değiştirdiler, açlığı büyüttüler
Sömürge ekonomisi Afrika köylüsünün ne ekeceğine de karar verdi. Pamuk, kakao, kahve, yer fıstığı, kauçuk, çay ve sisal gibi ihraç mahsulleri teşvik veya zor kullanılarak yaygınlaştırıldı. Pazarlama kurulları ürünü düşük fiyattan aldı; şirketler ve sömürge bütçeleri aradaki farktan beslendi. Gıda üretimi ile ihracat mahsulü arasındaki denge bozulduğunda kuraklık ve savaş, büyük kıtlıklara dönüştü.
Altyapı bütçeleri Afrikalılardan toplanan vergi ve angaryayla finanse edildi. Yollar, demiryolları ve limanlar “Avrupa’nın hediyesi” değildi. Afrikalının parası ve emeğiyle, çoğu zaman maden ile plantasyonu denize bağlamak için yapıldı. Eğitim ve sağlık hizmetleri bölgeler arasında son derece eşitsiz dağıtıldı. Misyon okulları küçük bir memur ve tercüman tabakası yetiştirirken nüfusun çoğunluğu temel hizmetlerden mahrum kaldı.
Maden haritası: Altın, elmas, bakır, uranyum ve petrol
Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, sanayi çağının maden haritasıyla birlikte okunmalıdır. Güney Afrika’da elmas ve altın, Kongo ile Kuzey Rodezya’da bakır, Kongo’da endüstriyel elmas ve uranyum, Gana’da altın, Gine’de boksit, Fas’ta fosfat, Nijerya, Libya, Cezayir, Angola ve Gabon’da petrol, Nijer’de uranyum yabancı şirketlerin stratejik alanları hâline geldi.
Kongo’daki Shinkolobwe madeninden çıkarılan uranyum, Manhattan Projesi’nde kullanılan en zengin cevher kaynaklarından biriydi. Katanga’nın bakır ve kobaltı Belçika şirketleri için hayatiydi. Kongo’nun ilk seçilmiş başbakanı Patrice Lumumba’nın 1961’de öldürülmesinde Belçika’nın mesuliyeti kendi parlamento soruşturmasında kabul edildi. Soğuk Savaş, maden menfaati ve sömürge ağları bağımsızlık siyasetini kuşattı.
Nijerya’nın Nijer Deltası’nda petrol üretimi büyük gelirler doğururken yerel halk kirlilik, arazi kaybı ve baskıyla karşılaştı. Shell’in faaliyetleri, Ogoni bölgesindeki çevre tahribatı ve Ken Saro-Wiwa’nın 1995’te idamı küresel bir sembole dönüştü. Angola’nın petrolü ve elması uzun iç savaşın finansman hatlarına bağlandı. Sierra Leone ve Liberya’da “kanlı elmaslar” silahlı grupları besledi, fakat küresel ticaret ağları, alıcı şirketler ve zayıf denetim hesaba katılmadan bu savaşlar anlaşılamaz.
Kültürel yağma ve insanı aşağılayan “bilim”
Sömürgecilik toprağı ve madeni yağmalarken hafızayı da hedef aldı. Benin Bronzes 1897 İngiliz cezalandırma seferinde saraydan yağmalandı. Heykeller, el yazmaları, dinî eşyalar ve insan kalıntıları Avrupa müzelerine taşındı. Bugün yürütülen iade tartışmaları, müze vitrinlerindeki servetin mühim bir kısmının askerî işgal ve eşitsiz değişimle toplandığını ortaya koyuyor.
Irk tasnifleri, kafatası ölçümleri, insan sergileri ve sömürge fotoğrafçılığı Afrikalıyı aşağı bir varlık olarak sunmak için kullanıldı. Almanya’daki Herero ve Nama kafatasları, Belçika’daki 1958 dünya fuarında kurulan “Kongo köyü” ve Avrupa’nın “insan hayvanat bahçeleri”, ırkçılığın halk eğlencesi ile akademik kurum arasında dolaştığını gösterdi. Misyonerlik faaliyetleri ile beraber misyon, birçok sömürgede Avrupa hâkimiyetinin kültürel meşrulaştırıcısı ve yerli inanç düzenlerini aşındıran bir kuvvet olarak işledi.
Direniş hiç kesilmedi
Afrika işgale sessizce teslim olmadı. Samori Touré’nin Batı Afrika direnişi, Sudan’daki Mehdi hareketi, Etiyopya’nın 1896 Adwa zaferi, Tanzanya’daki Maji Maji ayaklanması, Namibya’da Herero ve Nama mücadelesi, Libya’da Senûsî direnişi, Cezayir’de Emir Abdülkadir’den Millî Kurtuluş Cephesi’ne uzanan hat, Kenya’daki Mau Mau, Angola’da MPLA-FNLA-UNITA, Mozambik’te FRELIMO ve Gine-Bissau’da PAIGC kıtanın mücadele tarihinin örnekleridir.
Bu hareketlerin ortak noktaları, Avrupa işgalinin sürekli bir askerî dirençle karşılaşmasıydı. Sömürge orduları ayaklanmaları “eşkıyalık”, “vahşilik” ve “asayiş meselesi” diye adlandırdı, toplu cezalandırma ev işgal bu şekilde meşrulaştırıldı.
Bayraklar indi, iktisadî bağlar kaldı
İkinci Dünya Savaşı Avrupa imparatorluklarını zayıflattı. 1957’de Gana’nın bağımsızlığı ve 1960 “Afrika Yılı” büyük dalgayı başlattı. Cezayir 1962’de ağır bir savaşın ardından istiklâline kavuştu. Portekiz sömürgeleri 1974 Karanfil Devrimi sonrasında bağımsız oldu. Zimbabwe 1980’de, Namibya 1990’da bağımsızlaştı; Güney Afrika’daki apartheid 1994 seçimleriyle sona erdi.
Siyasî istiklâl, sömürge ekonomisini bir gecede ortadan kaldırmadı. Yeni devletler sınırları, ihracata bağımlı bütçeleri, yetersiz iç ulaşım ağlarını, bölünmüş eğitim sistemlerini ve merkezî cebir aygıtlarını devraldı. Eski sömürge memurlarının yerini zaman zaman Avrupa’yla bağlı askerî ve bürokratik seçkinler aldı. Fransa’nın Françafrique ağı askerî üsler, müdahaleler, şirketler, istihbarat bağları ve CFA frangı üzerinden nüfuzunu korudu.
Soğuk Savaş boyunca Batılı devletler “komünizmle mücadele” gerekçesiyle darbeleri ve otoriter rejimleri destekledi. Lumumba’nın tasfiyesi, Mobutu’nun onlarca yıllık iktidarı, Portekiz sömürgelerindeki vekâlet savaşları ve Güney Afrika’daki apartheid rejimine uzun süre verilen iktisadî destek, bağımsızlık çağındaki müdahale zincirinin parçalarıydı. Afrika’daki kargaşanın yerel aktörleri ve iç sebepleri vardı, dış devletler silah, para, istihbarat, şirket ve diplomatik himaye yoluyla bu fay hatlarını kendi menfaatleri için kullandı.
“Yardım”ın arkasındaki hesap
Afrika'ya uzatılan sözde "yardım" eli, aslında kıtayı sömürmeye ve bağımlı kılmaya devam eden acımasız bir siyasi ve ekonomik müdahale aracıdır. "Bağlı yardım" adı verilen ikiyüzlü sistemde, verilen paranın yalnızca bağışçı emperyalist ülkelerin kendi mal ve hizmetlerini satın almak şartıyla kullandırılması, kaynağın aslında hiç Afrika'ya gitmeden sömürgecilerin kasasına geri dönmesini sağlar. Uluslararası finans kurumlarının dayattığı "yapısal uyum programları" ise kıtayı kalkındırmak yerine devletin kamu harcamalarını ve tarım desteklerini acımasızca kesmiş, kamu işletmelerini parçalayarak yabancı sermayeye peşkeş çekmiş ve ülkeleri içinden çıkılmaz bir dış borç sarmalına hapsetmiştir.
Batılı ülkelerin "kalkınma" ve "insani yardım" maskesi altında gönderdiği ihtiyaç fazlası gıdalar, Afrika'daki yerel üretimi kasıtlı olarak çökertmek için kullanılmıştır. Piyasaya bedava veya çok ucuza sokulan bu ürünler yüzünden yerli çiftçinin kendi hasadını satamaz hale gelmesiyle tarım sektörü iflas ettirilmiş ve kıta, donör şirketlerin açık pazarı haline getirilmiştir. Aynı şekilde "kalkınma projesi" yalanıyla inşa edilen devasa barajlar, madenler ve endüstriyel plantasyonlar, yüz binlerce yerli halkın binlerce yıldır yaşadığı topraklardan zorla koparılmasına ve yerlerinden edilmesine yol açmıştır.
Bu sözde yardım çarkı aslında kıtadan vahşice sökülüp alınan devasa kârları, ödenemeyen borç faizlerini, çok uluslu şirketlerin vergi kaçakçılığını, yok pahasına kapatılan ham maddeleri ve doğaya verilen kalıcı zararları gizlemek için kurulan dev bir illüzyondur. Sadece Afrika'ya giren bağış ve kredi miktarına odaklanmak, arka kapıdan kaçırılan asıl serveti perdelemektedir. "Yardım alan yoksul ve muhtaç kıta" imajı, bizzat bu yoksulluğu oluşturan ve sürdüren küresel yağma sisteminin kendi suçlarını örtbas etmek için ürettiği bir algı operasyonudur.
Rakamlar bu sistematik soygun düzenini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. 2017 tarihli Honest Accounts araştırmasına göre, 2015 yılında Sahra-altı Afrika’ya "yardım, kredi ve yatırım" adı altında toplam 161,6 milyar dolar girerken, aynı yıl kıtadan tam 203 milyar dolar servet kaçırılmış ve Afrika tek bir yılda net 41,3 milyar dolar soyulmuştur. Benzer şekilde, UNCTAD'ın 2020 raporu, Afrika’nın her yıl yaklaşık 88,6 milyar dolarını yasa dışı finansal akışlar ve şirketlerin vergi kaçırması yoluyla kaybettiğini kanıtlamaktadır. Afrika yoksul bir kıta değildir, aksine, sahte yardım paketleriyle uyutulup yeraltı ve yerüstü kaynakları gasp edilen, küresel zenginliği kanıyla finanse etmeye zorlanan dünyanın en çok sömürülen coğrafyasıdır.
Bugünün maden hücumu
Elektrikli araç, telefon, batarya, savunma ve yenilenebilir enerji sanayileri Afrika madenlerine bağımlıdır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti dünya kobalt üretiminin büyük çoğunluğunu sağlar, fakat cevherin büyük bölümü ülke dışında işlenir. Altın, platin grubu metaller, manganez, krom, boksit, uranyum, lityum ve nadir mineraller için yeni bir rekabet yaşanıyor.
Bugünkü aktörler Avrupa ile sınırlı değildir; ABD, Çin, Rusya, Körfez ülkeleri ve çok uluslu şirketler de kıta kaynakları üzerinde rekabet ediyor. Tarihî Avrupa sömürgeciliğinin mesuliyetini anlatmak, çağdaş Afrika hükûmetlerinin yolsuzluğunu veya yeni dış güçlerin sömürüsünü örtmemelidir. Fakat ruhsat, vergi, taşıma, finansman ve işleme zincirlerinin sömürge devrinden miras kalan dışa bağımlı yapısı, eski yağmanın yeni şirket sözleşmeleriyle sürmesine imkân veriyor.
Kakao bunun açık misalidir. Batı Afrika dünya kakao çekirdeğinin çoğunu üretirken çikolatanın yüksek katma değeri, marka ve perakende geliri büyük ölçüde kıta dışında kalır. Aynı düzen cevherde de işler: toprak kazılır, ham madde çıkar, esas teknoloji ve kâr başka merkezlerde toplanır. Afrika’ya “yardım” olarak dönen miktar, çoğu zaman Afrika’dan çıkan servetin küçük bir kısmıdır.
Netice: Medeniyet götürmediler, servet götürdüler
Avrupa’nın Afrika’daki beş asırlık kanlı sicili, dünyaya pazarlandığı gibi bir "medeniyet götürme" misyonu değildi. Kıtanın tüm zenginliklerinin acımasızca gasp edilerek Batı'ya taşındığı sistematik bir yağma düzeniydi. Köle gemileriyle milyonlarca insanı, imtiyazlı şirketlerle fildişi ve kauçuğu, maden ve petrol ağlarıyla altın, elmas, uranyum ve bütün doğal kaynakları çalan sömürgeciler bu eşsiz talanı "serbest ticaret", "kalkınma" ve "insani yardım" yalanlarının arkasına saklanarak meşrulaştırmıştır. Bugün Afrika'nın boğuştuğu yoksulluk ve kanlı çatışmaları, kıtanın sınırlarını yapay biçimde parçalayan, etnik kimlikleri kışkırtıp birbirine düşman eden, ekonomiyi tamamen dışa bağımlı ham madde ihracatına bağlayan ve bağımsızlık sonrasında dahi kendi menfaatlerine hizmet eden sömürü ağlarını himaye eden bu emperyalist tahakkümden bağımsız düşünmek tarihi bir sahtekarlıktır.
Afrika’nın bugün ihtiyacı olan şey yeni efendiler, siyasi tavizler koparmak için dayatılan şartlı hibeler veya sömürüyü kalıcılaştıran ham madde mukaveleleri değildir. Kıtanın kendi serveti üzerinde tam ve koşulsuz egemenlik kurması, kaynaklarını yerinde işleyecek sanayisini inşa etmesi, adil bir ticaret sistemine geçilmesi ve sömürge döneminden kalma borç prangalarının kırılması şarttır. Bu tarihi hesabın görülmesi için Batı müzelerinde sergilenen yağmalanmış eserlerin derhal iade edilmesi, gizlenen sömürge dönemi suç arşivlerinin tüm dünyaya açılması ve kıta halkının iradesini yansıtacak gerçek bir tazminat sürecinin işletilmesi asgari bir zorunluluktur.
Kaynaklar
- Encyclopaedia Britannica. “Timeline of the European Colonization of Africa.”
- Independent Türkçe: “Kamerun’da ırk üzerinden inşa edilen eğitim: Almanya’nın sessiz sömürgesi.”
- Dünya Siyaseti. “Afrika’da Avrupa sömürgeciliği hâlâ yaşıyor.”
- Boahen, A. Adu (ed.). General History of Africa, Vol. VII: Africa under Colonial Domination, 1880–1935. UNESCO, 1985.
- Rodney, Walter. How Europe Underdeveloped Africa. Bogle-L’Ouverture Publications, 1972.
- Pakenham, Thomas. The Scramble for Africa: 1876–1912. Random House, 1991.
- Eltis, David ve David Richardson. Atlas of the Transatlantic Slave Trade. Yale University Press, 2010.
- Hochschild, Adam. King Leopold’s Ghost: A Story of Greed, Terror, and Heroism in Colonial Africa. Houghton Mifflin, 1998.
- Hull, Isabel V. Absolute Destruction: Military Culture and the Practices of War in Imperial Germany. Cornell University Press, 2005.
- Elkins, Caroline. Imperial Reckoning: The Untold Story of Britain’s Gulag in Kenya. Henry Holt, 2005.
- UNCTAD. Economic Development in Africa Report 2020: Tackling Illicit Financial Flows for Sustainable Development in Africa. United Nations, 2020.
- Casement, Roger. The Congo Report. British Parliamentary Papers, 1904.
- Mamdani, Mahmood. Citizen and Subject: Contemporary Africa and the Legacy of Late Colonialism. Princeton University Press, 1996.
- Van Waijenburg, Marlous. “Financing the African Colonial State: The Revenue Imperative and Forced Labor.” The Journal of Economic History, 78/1, 2018, ss. 40–80.
- Michalopoulos, Stelios ve Elias Papaioannou. “The Long-Run Effects of the Scramble for Africa.” American Economic Review, 106/7, 2016, ss. 1802–1848.
- Pigeaud, Fanny ve Ndongo Samba Sylla. Africa’s Last Colonial Currency: The CFA Franc Story. Pluto Press, 2021.
- Elkins, Caroline. Imperial Reckoning: The Untold Story of Britain’s Gulag in Kenya. Henry Holt, 2005.
- United Nations Economic Commission for Africa. Illicit Financial Flows: Report of the High Level Panel on Illicit Financial Flows from Africa. UNECA, 2015.