Freud, insanın karanlık yönlerini bütün hakikatin yerine koyarak ruhu dürtülere, aileyi cinsel çatışmalara, dini nevrozlara ve ahlâkı baskıya indirgeyen bir sistem kurdu. Onun psikanaliz mirası bugün de farklı adlarla sürdürülüyor; nefsin arzularını özgürlük diye yücelten bu anlayış, insanın fıtratını, iradesini ve eşref-i mahlûkat olma istidadını körelterek onu hayvanî dürtülerinin esiri hâline getiriyor.

Hayatı

Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856’da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırları içindeki Freiberg’de doğdu. 1873’te Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesine girdi; fizyoloji, beyin anatomisi ve nöropatoloji alanlarında çalıştı. 1885’te Paris’te Jean-Martin Charcot’nun yanında histeri ve hipnoz araştırmalarını takip etti. 1886’da Martha Bernays ile evlenerek Viyana’da özel muayenehane açtı. Josef Breuer ile histeri vakaları üzerinde çalışan Freud, başlangıçta hipnoz ve katartik yöntemi kullandı, daha sonra hipnozu bırakarak hastanın aklına gelenleri denetimsiz biçimde anlatmasına dayanan “serbest çağrışım” yöntemine yöneldi. Böylece nörolog olarak başlayan meslek hayatı, giderek psikanaliz adını vereceği yorum sistemine dönüştü.

Freud, babasının 1896’daki ölümünün ardından kendi çocukluğunu, rüyalarını ve aile münasebetlerini çözümlemeye başladı; Oedipus kompleksi fikri de bu özanaliz sürecinde şekillendi. 1900’de Düşlerin Yorumu, 1905’te Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1913’te Totem ve Tabu, 1920’de Haz İlkesinin Ötesinde, 1923’te Ben ve O, 1927’de Bir Yanılsamanın Geleceği ve 1930’da Kültürün Huzursuzluğu yayımlandı. 1923’te ağız ve çene bölgesinde kansere yakalandı, ilerleyen yıllarda çok sayıda ameliyat geçirdi. Nazi işgalinin ardından 1938’de Viyana’dan Londra’ya taşındı ve 23 Eylül 1939’da öldü.

Freud’un fikir sistemi: İnsanın hakikatini karanlık dürtülere indirgemek

Freud’un düşüncesinin merkezinde insanın şuurlu iradesine duyulan güvensizlik bulunur. Ona göre insan davranışları, düşünceleri ve duyguları görünürdeki sebeplerle açıklanamaz. Şuurlu bir sebep bulunmadığında, mutlaka bilinçdışı bir saik aranmalıdır. Böylece irade, ahlâkî tercih, vicdan, iman, fedakârlık ve mesuliyet gibi kavramlar bağımsız birer hakikat olmaktan çıkar, bilinçdışındaki kuvvetlerin yüzeye vuran biçimleri hâline gelir. Freudcu determinizm, hiçbir hareketin tesadüfen veya hür iradeyle meydana gelmediğini, şuurlu sebebin bulunmadığı yerde bilinçdışı bir sebebin var olduğunu kabul eder.

Freud’un bilinçdışının varlığına dikkat çekmesi kendi başına reddedilecek bir husus değildir. İnsanın bilmediği, gizlediği, bastırdığı ve kendisine itiraf edemediği yönleri bulunduğu açıktır. Sorun ise Freud’un bu karanlık alanı insanın merkezi hâline getirmesine yöneliktir. Mustafa Merter’in yaklaşımıyla ifade edersek Freud, insan nefsinin mahzenine girmiş, orada gördüğü dürtüleri bütün binanın kendisi sanmıştır. İnsanın yükselme, arınma, nefsine hâkim olma, hikmete ulaşma ve Allah’a yönelme istidadı Freud’un sisteminde gerçek bir karşılık bulamaz.

İd, ego ve süperego: Sürekli çatışma içindeki insan

Freud, ruhî yapıyı id, ego ve süperego olarak üç bölüme ayırır. İd, biyolojik ve içgüdüsel taleplerin kaynağıdır. Ego, dış dünyanın şartları ile dürtülerin talepleri arasında denge kurmaya çalışır. Süperego ise aileden ve toplumdan edinilen yasakları, ahlâkî emirleri ve cezalandırıcı otoriteyi temsil eder.

Bu tasnifte insanın özü huzur, kulluk ve hakikat arayışı üzerine kurulmaz. İnsan; haz isteyen id, bu istekleri sınırlayan süperego ve ikisinin arasında sıkışan ego üçgenine hapsedilir. Ahlâk, ilahî bir ölçü veya fıtrî bir yöneliş olarak görülmek yerine toplumsal baskının içselleştirilmiş biçimine dönüşür. Vicdan da hakla bâtılı ayıran ruhî bir idrak olmaktan çıkarak çocuğun anne-baba otoritesinden devraldığı yasakların devamı sayılır.

Freud’un sisteminde süperego zaman zaman “insanın olması gereken hâlini” temsil eden ideal benlik olarak açıklansa da bu idealin kaynağı aşkın bir hakikat değildir. Aile, cemiyet ve kültürel sansürdür. Freud’un ahlâka yer vermesi, ahlâkın hakikatini kabul ettiği anlamına gelmez. Ahlâk, dürtüleri denetlemeye yarayan psikolojik bir mekanizma seviyesinde kalır.

Freud Sapık

Psikanalizin ana direği

Freud’a göre insanın kabul edemediği düşünceler, arzular ve dürtüler bilinçdışına itilir. Ancak bastırılan şey ortadan kalkmaz; belirti, rüya, dil sürçmesi, takıntı, korku veya bedenî rahatsızlık biçiminde geri döner. Freud, psikanalizin temelini bastırma teorisine dayandırır. Psikanalizin binasını taşıyan başlıca direğin bu teori olduğunu açıkça belirtir.

Bu düşüncede kısmen doğru bir gözlem vardır: İnsan yaşadığı travmayı, suçluluk duygusunu veya kabul etmekte zorlandığı bir arzuyu gizleyebilir. Fakat Freud, bastırılan muhtevayı büyük ölçüde cinsel dürtülerle doldurur. Böylece her belirti, hastanın yaşadığı gerçek şartların ve güncel sıkıntıların ötesinde gizli bir cinsel hikâyeye bağlanabilir.

Psikanaliz burada kendi kendisini doğrulayan kapalı bir sisteme dönüşür. Hasta yorumu kabul ederse Freudcu açıklama doğrulanmış sayılır; reddederse bu kez “direnç gösterdiği” ve hakikati bastırdığı ileri sürülür. Hastanın itirazı dahi teoriyi yanlışlamaz, teorinin yeni delili hâline gelir. Böyle bir usul, araştırmacının tezini sınamasından çok, hastayı hazır bir kalıba sokmasına hizmet eder.

Libido: Sevgiyi ve insan enerjisini cinselliğe bağlamak

Freud’un düşüncesinde libido, cinsel dürtünün ruhsal enerjisidir. Sevgi kapsamındaki duyguların da libidonun muhtevası içerisinde değerlendirildiği görülür. Freud, nevrozları, aşk ilişkilerini, aile bağlarını, rüyaları, sanat üretimini ve kültürel faaliyetleri bu enerjinin yatırımı, bastırılması veya yön değiştirmesi üzerinden açıklamaya çalışır.

Buradaki indirgeme de sıkıntılıdır. Anne şefkati, eşler arasındaki sadakat, dostluk, merhamet, Allah sevgisi ve fedakârlık aynı cinsel enerji kavramının genişletilmiş tezahürleri hâline getirildiğinde insanın manevî hayatı silinir. Sevgi, karşısındaki varlığın kıymetini tanımak olmaktan çıkar kişinin kendi doyumu için bir “nesneye” yaptığı enerji yatırımı şeklinde okunur.

Freudcu savunma, cinsellik kelimesinin dar anlamda cinsel birleşmeyi anlatmadığını, sevgi ve bağlanmayı da kapsadığını söyler. Fakat problem tam da burada belirginleşir: Kavram o kadar genişletilir ki insanın bütün sevgi hayatı libido başlığı altında toplanır. Sonra da libidonun her yerde bulunması, cinselliğin insan hayatındaki belirleyici gücüne delil gösterilir. Kavramın sınırlarının bu şekilde genişletilmesi, teorinin her hadiseyi kendi alanına çekmesini kolaylaştırır.

Çocuk cinselliği

Freud’un en sarsıcı ve en problemli görüşlerinden biri, cinselliğin ergenlikle başlamadığı ve bebeğin ilk yıllarından itibaren bulunduğu iddiasıdır. Çocuğun emme hareketini beslenmenin ötesinde cinsel hazla ilişkilendirir; emmenin çocuğu bir tür orgazma götürebileceğini ve çocuğun buradan mastürbasyona geçebileceğini ileri sürer.

Çocukluk gelişimini oral, anal ve genital safhalara ayırır. Ağız, bağırsak ve üreme organı çevresindeki bedenî hazları cinsel gelişimin parçaları olarak görür. Freud’un açıklamasında çocuk, bedeninin çeşitli bölgelerinden haz alan, cinsel dürtüleri henüz belirli bir nesne ve amaç etrafında birleşmemiş bir varlıktır. Çocuk cinselliğinin bazı durumlarda “çok şekilli sapıklık” biçiminde açığa çıkabildiğini de söyler.

Bu düşünce, çocuğun masumiyetine yöneltilmiş ağır bir tahriftir. Bebeğin emmesi, annesiyle kurduğu güven bağı, bedenini tanıması ve gelişim sürecindeki tabiî hareketleri yetişkin cinselliğinin kavramlarıyla yorumlanır. Freud çocukluk dünyasını kendi şartları içerisinde anlamak yerine yetişkinin cinsel teorisini çocuğun üzerine giydirir.

Daha önemlisi, Freud çocuk cinselliği hakkındaki bilgilerin büyük boşluklar taşıdığını kabul eder. Kendi metinlerinde çocukluk cinselliği konusundaki ara gelişim safhalarının hâlâ karanlık kaldığını ve dürtüler teorisinin psikanalizin en önemli fakat en eksik bölümü olduğunu belirtir.

Bilginin eksikliği kabul edildiği hâlde bütün insanlık, aile, din, sanat ve medeniyet hakkında kesin hükümler kurulması Freudcu yöntemin temel zaafıdır. Spekülasyon önce hipotez olarak ileri sürülmüş, ardından insan tabiatının kanunu gibi yaygınlaştırılmıştır.

Recollecting Freud Kerr F9Aree

Oedipus kompleksi: Aileyi cinsel rekabete çevirmek

Freud’a göre çocuk anne ve babasına karşı sevgi, cinsel yöneliş, kıskançlık ve düşmanlığın iç içe geçtiği bir kompleks yaşar. Olumlu Oedipus biçiminde oğlan çocuğu annesine yönelir, babasını rakip sayar; kız çocuğu ise babasına yönelerek annesini rakip görür. Freud bu süreci üç-beş yaş arasında yaşanan ve ileriki aşk hayatını etkileyen temel bir gelişim evresi olarak kabul eder.

Freud’un kendi metinlerinde de ergenlik fantazilerinin merkezinde çocuğun ebeveynine karşı cinsel çekimin bulunduğu, oğlun anneye, kızın babaya yöneldiği açıkça ifade edilir.

Burada aile, emniyet, merhamet, terbiye ve neslin devamı üzerine kurulmuş fıtrî bir müessese olarak ele alınmaz. Anne ile çocuk arasındaki şefkat cinsel yönelim, babanın otoritesi hadım edilme korkusu, kardeşlik ise kıskançlık ve yok etme arzusu üzerinden okunur. Freud’un gözünde aile, sevginin ve terbiyenin ilk mektebi olmaktan çıkarak cinsel rekabetin ilk sahnesine dönüşür.

Oedipus teorisinin Freud’un kendi özanalizinden doğması ayrıca önemlidir. Şahsî rüyaların, aile hatıralarının ve çocukluk izlenimlerinin bütün insanlığa teşmil edilmesi, Freud’un kendisini insanlığın ölçüsü hâline getirdiğini gösterir. Bir kişinin kendi iç dünyasında bulduğunu düşündüğü unsurların evrensel kanun ilan edilmesi, ilmî genelleme açısından son derece zayıf bir zemindir.

Nevroz ile sapıklık arasındaki bağ

Freud nevrozları, bastırılmış cinsel dürtülerin ve sapma eğilimlerinin olumsuz biçimleri olarak ele alır. Ona göre nevrotik belirtilerde teşhircilik, seyretme, sadizm, mazoşizm ve başka sapma eğilimlerinin izleri bulunabilir. Bir eğilimin şuurlu biçimde görülmemesi, onun bilinçdışında bulunmadığı anlamına gelmez.

Freud, utanma ve iğrenme gibi duyguları cinsel dürtüyü normal sınırlar içinde tutmaya çalışan ruhî kuvvetler olarak değerlendirir. En ağır sapmalarda dahi cinsel dürtünün idealleştirilmesine karşılık gelen bir ruhî etkinlik ve “aşkın kudreti” bulunduğunu söyler.

Bu yaklaşım, sapıklığı insan tabiatının içinde bekleyen genel bir imkân hâline getirir. İffet, haya ve tiksinme duygusu fıtratın koruyucu sınırları şeklinde görülmek yerine dürtünün önüne dikilmiş baskı mekanizmaları olarak açıklanır. Normal ile marazî arasındaki sınır bulanıklaşır, sapma, insan cinselliğinin gizli fakat yaygın bir çekirdeği gibi sunulur.

Freud her sapmayı sağlıklı kabul etmez. Bir sapmanın normal cinsel hayatın yerine geçerek zorlayıcı ve münhasır bir hâl alması durumunda hastalık belirtisi sayılabileceğini belirtir. Ancak asıl problem, sapkın eğilimleri insanın müşterek bilinçdışı yapısına yerleştirmesi ve normal insanı da şüphe altında bırakan bir antropoloji kurmasıdır.

Kadına bakışı: Erkek ölçüsünden türetilen kadınlık

Freud, kadınlığın mahiyetini açıklamanın psikanalizin işi olmadığını, psikanalizin “çift cinsiyetli çocuğun nasıl kadın olduğunu” araştırdığını söyler. Kız çocuğunun normal bir kadın hâline gelebilmek için erkek çocuğa göre daha ağır ve karmaşık bir gelişim geçirmesi gerektiğini ileri sürer.

Ergenlik gelişimini anlatırken erkek gelişimini daha “mantıklı” ve kolay, kadın gelişimini ise bir tür geri gidiş olarak nitelendirir. Bu dil, kadını kendi fıtrî yapısı içerisinde anlamak yerine erkek gelişimini merkez alarak tarif eder. Kadınlık kendine mahsus bir kemal biçimi olarak ele alınmaz. Erkeğin anatomisi ve cinsel gelişimi karşısındaki farklılık üzerinden açıklanır.

Freud’un kadının bedenine ilişkin yorumlarında da aynı merkezcilik görülür. Fetişizm açıklamalarında çocuğun kadında erkek organının bulunmayışını kabullenmekte zorlandığını, çeşitli nesnelerin bu eksikliği örten semboller hâline gelebildiğini ileri sürer. Güzelliğin kökünü de cinsel uyarılma alanında arar.

Bu anlayış kadını annelik, merhamet, letafet, şahsiyet ve kendine özgü yaratılış ölçüleri içinde kavrayamaz. Kadın Freudcu sistemde önce erkek üzerinden tarif edilir, ardından cinsel nesne seçimi ve eksiklik duygusu çevresinde yorumlanır.

Rüyalar: İnsanın gecesini de bastırılmış arzularla kuşatmak

Freud’a göre rüyanın açık içeriğinin altında gizli bir istek bulunur. Rüya sansürü, bu isteği değiştirerek tanınmayacak bir kılığa sokar. Rüya yorumu ise görünen içeriğin altındaki doyum arzusunu ortaya çıkarır. Freud’un meşhur formülüne göre rüya, kılık değiştirmiş bir isteğin gerçekleşmesidir.

Rüyadaki yoğunlaştırma, yer değiştirme ve sembolleştirme süreçleri sayesinde bastırılmış isteklerin dolaylı biçimde ifade edildiği savunulur. Freud daha sonra ceza ve travma rüyaları gibi kendi ilk formülünü zorlayan örneklerle karşılaşmış, bunları da üstbenin cezalandırıcı isteği veya tekrarlama zorlayışı gibi ek kavramlarla açıklamaya çalışmıştır.

Bu sistem rüyanın ikaz, ilham, manevî tecrübe, güncel kaygı, hafıza düzenlemesi ve ruhî muhasebe gibi farklı boyutlarını geri plana iter. Mustafa Merter’in çizgisinden bakıldığında rüya, insanın alt bilinçdışından gelen karanlık dürtülerle sınırlı tutulamaz. İnsan yalnız mahzene açılan bir kapı taşımaz; kalbe, hikmete ve aşkın hakikate açılan pencereleri de vardır.

Freud, rüya ve dil sürçmelerinden hareketle psikanalizi hastalık alanından çıkarıp bütün normal insan hayatına uygulamıştır. Günlük yanılgıların, unutmaların ve dil sürçmelerinin rastgele olmadığını, bastırılan isteklerden kaynaklanabileceğini ileri sürmüş, böylece psikanalizi bütün insan davranışlarını yorumlayan genel bir sisteme dönüştürmüştür.

Freud

Din: İmanı nevroza indirgeyen materyalist körlük

Freud dinî davranışlarla saplantı nevrozları arasında benzerlik kurar. Bazı saplantılı davranışların karikatürize edilmiş bir din görüntüsü verdiğini, resmî dinlerin de genelleştirilmiş saplantı nevrozları olarak görülebileceğini ifade eder.

Totem ve Tabu ile ahlâk, vicdan, din, devlet ve toplum düzeninin kökenlerini Oedipus kompleksi, baba otoritesi, yasak cinsel ilişki ve suçluluk duygusu üzerinden açıklamaya girişir. Böylece vahiy, peygamberlik, ibadet ve kulluk insanın hakikatle münasebeti olarak incelenmez. Din daha baştan psikolojik bir semptom, korunma ihtiyacı veya baba imgesinin uzantısı sayılır.

Bu, ilmî tarafsızlık görüntüsü altında materyalist bir peşin hükümdür. Freud dini inceleyerek yanlış sonucuna varmış değildir, dini aşkın hakikat olarak kabul etmeyen bir dünya görüşünden yola çıkmış, ardından psikanalitik kavramlarla bu hükmü gerekçelendirmeye çalışmıştır.

İslâm’a göre insanın Allah’a yönelmesi bir hastalık veya çocukluğa dönüş değildir. İman, insan fıtratının asıl istikametidir. Hastalık, insanın Rabbinden kopması ve nefsini mutlaklaştırmasıdır. Freud ise bu ölçüyü tersine çevirerek inancı nevroz, nefsin dürtülerini de insanın gizli hakikati hâline getirmiştir.

Yüceltilmiş cinsel enerji iddiası

Freud’a göre cinsel dürtülerin bir kısmı doğrudan doyuma ulaşamaz. Amaç değiştiren bu enerji sanat, bilim ve uygarlığın hizmetine girer. Bu işleme “süblimasyon” veya yüceltme adı verilir. Mitler, edebiyat ve sanat eserleri de çocukluktan kalan bastırılmış isteklerin dolaylı doyumları olarak yorumlanabilir.

Bu yaklaşımda sanatkârın hakikat, güzellik ve sonsuzluk arayışı kökünden değersizleştirilir. Sanat, ruhun güzel karşısındaki vecdi olmaktan çıkar, bastırılmış dürtünün kültürlü bir kılığa girmesi sayılır. İlim hakikati bulma gayreti, şiir ruhun nizamı, ibadet kulluk, fedakârlık ahlâkî kemal olarak kabul edilmez. Hepsi başka bir kanala aktarılmış içgüdüsel enerjinin ürünleri hâline gelir.

Freud, psikanalizin sanatçı yeteneğinin ve sanat tekniğinin kaynağını açıklayamadığını kendisi de kabul eder. Buna rağmen eserleri bilinçdışı malzeme, rüya mekanizması ve bastırılmış arzular üzerinden yorumlamayı sürdürür.

Merter’in “rahmanî süblimasyon” düşüncesi burada Freud’a esaslı bir cevap verir. İnsan içindeki ham enerjiyi biçim değiştirerek gizlemez, nefsini terbiye ederek gerçekten dönüşür. Merhamet, sanat, kahramanlık ve ibadet cinselliğin maskeleri değildir. İnsanın üst mertebelere çıkabilme istidadının gerçek tezahürleridir.

Ölüm dürtüsü: Karanlık insan tasavvurunun son noktası

Freud 1920’den itibaren haz ilkesinin yanına ölüm dürtüsünü yerleştirdi. Buna göre canlı varlıkta kendisini yok etmeye ve cansız duruma dönmeye çalışan bir eğilim vardır. Saldırganlık da bu ölüm dürtüsünün dışarı yönelmiş biçimidir. Eros birleştirmeye ve yaşatmaya, Thanatos ise ayırmaya ve yok etmeye çalışır.

Freud’un bazı metinlerinde bütün içgüdüsel hayatın canlıyı ölüme döndürmeye yöneldiği ifade edilir. Ancak Freud bu teorinin spekülatif mahiyetini de kabul etmiş, söz konusu varsayımlara hangi ölçüde inandığını kesin biçimde söyleyemediğini belirtmiştir.

Bu teori Freudcu insan tasavvurunun karamsarlığını tamamlar. İnsan bir tarafta cinsel doyum isteyen libido, öbür tarafta yok oluşa yönelen ölüm dürtüsü arasında kalır. İnsan-ı kâmil, nefis terbiyesi, ilahî aşk ve ebedî hayat istidadı bu karanlık ikiliğin içerisinde yer bulamaz.

Psikanaliz tekniği: Hastayı keşfetmek mi, yoruma boyun eğdirmek mi?

Psikanaliz, serbest çağrışım, bastırma, direnç ve aktarım kavramları üzerine kuruludur. Hasta aklına gelenleri anlatırken söyledikleri kadar susmaları, unuttukları ve itirazları da analistin yorumuna konu olur. Hastanın yapılan yorumu reddetmesi dahi “direnç” sayılabildiğinden, analistin teorisini sınırlandıracak bağımsız bir ölçü ortadan kalkar. Hastanın geçmişi önceden kurulmuş cinsel kalıplara göre yeniden yorumlanabilir.

Bu ilişkinin en tehlikeli tarafı aktarımdır. Freud, hastanın analiste karşı güçlü bir sevgi ve cinsel tutkunluk geliştirebileceğini, bu süreçte ağır hataların işlenebileceğini kabul eder. Yıllarca süren tedavi boyunca hasta analistin otoritesine bağlanabilir, yanlış yorumlar, kaybedilen zaman, maddî-manevî yıpranma ve iyileşme fırsatının kaçırılması ciddi zararlara yol açabilir.

Freudcu sistemin ilmî problemi

Freud zaman zaman teorisinin karanlık ve eksik noktalarını kabul eder. Cinsellik ile insan hayatı arasındaki münasebette çözülememiş meseleler bulunduğunu ve bunların spekülasyonla kapatılamayacağını söyler. Buna rağmen Freudcu sistemde spekülasyon geniş yer tutar.

Oedipus kompleksi, çocuk cinselliği, ölüm dürtüsü, rüya sembolleri, sanatın cinsel yüceltme olduğu iddiası ve dinin nevrotik açıklaması çoğunlukla aynı yöntemle kurulur: Sınırlı vakalardan hareket edilir, bilinçdışı bir sebep varsayılır, hastanın kabulü doğrulama, reddi ise direnç sayılır.

Bu yöntem teoriyi yanlışlanmaya kapatır. Bir insan annesine cinsel arzu duyduğunu kabul ederse Oedipus doğrulanır, kabul etmezse arzusunu bastırdığı ileri sürülür. Rüya cinsel içerik taşıyorsa teori doğrulanır, taşımıyorsa semboller ve sansür devreye sokulur. Tedavi başarı sağlarsa psikanalizin gücü, başarısız olursa hastanın direnci gerekçe gösterilir.

Böylece psikanaliz, insanı inceleyen bir yöntem olmaktan çıkarak her hadisenin kendisini doğruladığı bir yorum inancına dönüşür.

İnsanlığa bıraktığı psikanalitik sapık miras

Freud’un en büyük tesiri klinikten çok kültürde görülmüştür. Psikanaliz psikiyatriyle sınırlı kalmamış; edebiyat, sanat, sinema, reklam, aile, eğitim ve cinsellik anlayışına nüfuz etmiştir. Freud da rüya ve belirti çözümlemelerinden hareketle yönteminin bütün normal ruh hayatına ve düşünsel faaliyetlere aktarılabileceğini açıkça ifade eder.

Freudcu miras insanlara şu telkinleri bıraktı: İnsan göründüğü kadar masum değildir; sevginin altında bencillik, sanatın altında şehvet, imanın altında korku, ahlâkın altında baskı, fedakârlığın altında gizli doyum, aile bağlarının altında cinsel rekabet bulunur. Bu anlayış yüceliğe inanmayı saflık, iffeti bastırma, maneviyatı kaçış ve vicdanı toplumsal sansür sayan bir kültürün zeminini hazırladı.

Bunun sonucu insanın kendisine karşı sürekli şüpheye düşmesidir. Anne çocuğuna gösterdiği sevgiden, insan yaptığı iyilikten, sanatkâr ortaya koyduğu eserden, mümin yaşadığı manevî tecrübeden kuşku duymaya başlar. Çünkü Freudcu yorum her güzel hareketin arkasında karanlık bir dürtü arar.

Bu sapık mirasın ikinci neticesi, dürtünün meşruiyet kazanmasıdır. İnsan davranışının esas hakikati dürtüyse, ahlâk ve din bu dürtüyü bastıran engellere dönüşür. Böylece insan nefsini terbiye etmek yerine onu ifade etmeye, sınırlandırmak yerine özgürleştirmeye çağrılır. Freud’un kendisi her türlü sınırsızlığı savunmamış olsa da kurduğu insan modeli, daha sonraki cinsel devrimlerin ve haz merkezli kültürün kullanabileceği elverişli bir zemin meydana getirmiştir.

Üçüncü netice aile üzerindedir. Oedipus kompleksi, anne-baba münasebetini cinsel rekabete, çocukluğu dürtü çatışmasına, kardeşliği kıskançlığa dönüştürür. Aile fıtrî ve ahlâkî bir müessese olarak görülmez. Fertlerin bastırma, kıskançlık, korku ve suçluluk ürettiği ilk sahneye indirgenir.

Dördüncü netice insanın manevî cephesinin inkârıdır. Freud’un dünyasında insanın kalbi, ruhu, fıtratı ve Allah’a yönelen istidadı teorik bir ağırlığa sahip değildir. İnsanın göğe/ruha açılan tarafı kapatılmış, bütün pencereleri nefsin mahzenine çevrilmiştir.

Hüküm

Freud’un insan ruhuna dair bazı gözlemleri bütünüyle hükümsüz sayılamaz. Bastırmanın, bilinçdışı saiklerin, çocukluk tecrübelerinin ve iç çatışmaların insan hayatındaki tesirine dikkat çekmiştir. Fakat kısmî bir hakikati mutlaklaştırmış, insanın alt katlarında gördüğü karanlığı bütün insan zannetmiştir. İnsanı yalnızca biyolojik bir beşer, şehvet ve saldırganlık dürtülerinin hükmettiği esfel-i sâfilîn seviyesinde bir varlık olarak ele almış, onun eşref-i mahlûkat olma istidadını, ruhunu, kalbini ve manevî yükseliş imkânını görmezden gelmiştir.

Onun temel hatası bilinçdışını görmesi değil, bilinçdışını cinsellik ve saldırganlıkla doldurmasıdır. Çocukluğu yetişkin cinselliğinin diliyle kirletmiş, aileyi Oedipus masalına sıkıştırmış, dini daha baştan vahyi ve ruhu reddeden materyalist bir hükümle açıklamaya kalkışmıştır. Merhameti, iffeti, imanı, fedakârlığı ve sanatı insanın yükselişi olarak okuyamamış; fıtratı dürtüye, sevgiyi çıkara, dini nevroza, ahlâkı baskıya indirgemiştir.

Freud’un bıraktığı bu sapkın miras, günümüzde de kimi psikiyatrist ve psikologlar tarafından farklı adlar ve yöntemlerle sürdürülmektedir. Psikoloji, insanı nefsine hâkim kılan bir terbiye yolu olmaktan çıkarılarak nefsin konfor alanını genişleten, arzuları sınırsızca ifade etmeyi “özgürleşme” sayan bir anlayışa dönüştürülmüştür. Bu yaklaşım, insanın dinî, insanî, ahlâkî ve ruhî cephesini köreltirken onu hayvanî dürtülerinin peşinden sürüklenen bir varlık hâline getirmektedir.

Freud insan ruhunun karanlık mahzenini açmış, fakat göğe yükselen merdivenlerini inkâr etmiştir. İnsanlığa bıraktığı psikanalitik mirasın özü, insanı nefsinin esiri yapan, aşağı yönlerini hakikat, yüksek istidatlarını ise kuruntu sayan hastalıklı bir insan tasavvurudur.

Kaynakça

Merter, Mustafa. Dokuz Yüz Katlı İnsan: Tasavvuf ve Benötesi Psikolojisi. 2012.
Merter, Mustafa. Nefs Psikolojisi ve Rüyaların Dili. 2014.
Saygılı, Sefa. Dünyayı Aldatanlar, “Sigmund Freud” bölümü, s. 15-44.
Freud, Sigmund. Cinsiyet Üzerine. Çev. A. Avni Öneş. 2012.
Freud, Sigmund. Yaşamım ve Psikanaliz. Çev. Kamuran Şipal, 1996.
Freud, Sigmund. Bilinçsiz Olan. Telos Yayınevi, 2016.
Freud, Sigmund. “Amatör Psikanalizi.” Kendi Kendine Psikanaliz içinde. Çev. Tahsin Büyükören. Düşünen Adam Yayınları, 1994.
Freud, Sigmund. Introducere în psihanaliză. Editura Didactică și Pedagogică, Bükreş, 1990.