Orta Doğu'da şu an büyük bir savaş var. Bunun öncesinde ben 12 gün savaşları sırasında bir yazı yazıp kendi görüşlerimi beyan etmiştim ama şimdi biraz daha tafsil edip başka ilavelerle tekrar bir yorum yapmaya çalışacağım.
Şimdi öncelikle taraflar kimdi onlara bakalım. Bir tarafta Trump Amerikası... Tabii direkt Amerika diyemiyoruz çünkü Demokratların Amerikası başka bir Amerika, Trump'ın Amerikası başka. Onun yanında Netanyahu'nun İsrail'i... Tabii ki başka bir İsrail daha var; Netanyahu Siyonist, onların ideolojilerine ayrıca geleceğim zaten. Diğer tarafta İran; İran'ın yanında Rusya, Çin ve daha derinde İngiltere. Onunla beraber İngiltere'nin güdümünde İspanya, Fransa, Almanya... Şimdi şu manzaraya bakınca burada aslında güçlü olan güya Amerika olmakla beraber avantajlı olan İran.
Şimdi öncelikle bu tarafların ideolojileri nedir bir onlara bakalım. Bunlara bakmadan böyle doğrudan 'Amerika'nın kötü olması, emperyalist olması' falan üzerinden gidip varacağımız bir şey yok. Aslında bunların hepsi birer emperyal güç, hepsinin emperyal planı, hevesi, hayalleri var.
Şimdi Trump dediğimiz adam; bu küresel projeler dediğimiz LGBT, yeşil enerji, paydaş kapitalizm, mülksüzleştirme, yapay et, otonom endüstri, yapay zeka derken insanları tamamen esir alacak 1984 projesi benzeri bir projeye karşı olan bir adam. Bu klasik Evanjelik, Protestan, Hristiyan bir adam. Beyaz Amerikalı, tipik Amerika'nın çoğunluğunu oluşturan insanların temsilcisi oluyor. Ve onun amacı Amerika'yı tamamen bu küresel projelerin dışında tutmak; tabii kısmen kendi işine gelenler hariç. Ama esas olarak paydaş kapitalizm, mülksüzleştirme, LGBT falan gibi şeylere teşne bir adam değil, onu biliyoruz.
Ama onun karşısındaki Demokratlar tam tersine o küresel projelere teşne adamlar ve bu adamı yıkmak istediler, yıkamadılar. Trump kaldı ve kendisine küresel projelerin laboratuvarı hem de Amerika'nın rakibi olarak gördüğü Çin'i düşman olarak belirledi; stratejik hedef olarak onu indirmeye karar verdi. Daha önce hatırlanacağı üzere Amerika'nın Afganistan'dan çekilmesi Trump zamanında oldu. Niye çekildi? Çünkü orada Çin var, büyümüş. 'Biz 20 sene Afganistan dağlarında uğraşırken bunlar çok güçlü bir hale gelmiş ve biraz daha böyle devam ederse Amerika Çin'le rekabet edemeyecek' dedi. Kendine göre bu tehlikeyi görmüş adam, onu bertaraf etmeye çalışıyor. O maksatla da önce Venezuela, sonra İran; petrol hammadde kaynaklarını kesip yavaş yavaş güçten düşürme, tecrit etme ve en sonunda da ya hizaya getirme ya da savaşacaksa avantajlı şartlarda savaşa girme, planı bu.
Netanyahu'ya gelince; bu adam da Siyonist. Bilindiği gibi Siyonizm o vaat edilmiş topraklar dedikleri “kendilerine göre”, o sınırlara ulaşmak hayalinde bu adam. Ama beraberinde İsrail içerisinde o küresel projelere uygun milyonla bir nüfus var. Bu adamlar çoğunlukla ateist, bu LGBT'ydi vesaire bunlara da evet diyen insanlar. Netanyahu bunlar gibi değil. Bu da aynı Trump kafasında biraz ve yolları kesişmiş. 'Evet sen oradan İran'ı Çin için biçmeye çalışırken ben de kendi hesabıma bunu biçeyim.' Burada Netanyahu mu Trump'ı sürükledi, Trump mı Netanyahu'yu sürükledi tartışılabilir; sonuçta amaçları kesişmiş gelip bu savaşı başlattılar.
Diğer tarafta hedef tahtasında olan İran var. İran modern Pers devletidir. Onların 1400 yıl önce yıkılmış olan Pers İmparatorluğu'nu diriltme hayalleri var. Sonuçta İran milleti, Pers milleti bunlar eski derin bir millettir ve kolay kolay pes etmezler. Çok güçlü bir düşmana karşı bile mağlup olsalar teslim olmazlar, olmamışlardır da. Tarih de buna şahit. Bunlar böyle bir millet.
Onun arkasında Çin; bu küreselci dediğimiz kesimin yeryüzünde dijital hakimiyet projesinin laboratuvarıdır Çin. Onun arkasında da İngiltere var zaten. Şimdi Çin'e gittiğinizde herkesin neredeyse aldığı nefes bile sayılıyor devlet tarafından, o kadar ciddi bir izleme var. Orada her ne yaparsa bir insan küçük bir suç işlese diyelim, çok önemsiz bir kabahat diyelim, bu hemen tespit ediliyor. Şimdi burada 1,5 milyarlık nüfus üzerinde böyle bir proje denenmiş, başarılı olmuş, bütün altyapısı kurulmuş ve çok ciddi bir teknoloji ikame edilmiş orada. Ve bunun ileride peyderpey yeryüzüne yavaş yavaş yayılması söz konusu. Ve şimdi Çin böyle bir şey yaparken bir taraftan da LGBT vesaire falan bu projelere teşne mi? Değil. Mülksüzleştirme, paydaş kapitalizm, o işlerin içinde o da vardır; çünkü zaten kendilerinin komünist olduğunu iddia ediyor bunlar. Mülkiyete zaten esasta ideoloji olarak karşılar. Halihazırda mülk sahibi olan insanlar var orada ama ileride ne olacağını bilmiyoruz.
Ondan sonra Rusya'ya geldiğimizde Rusya'nın başında Putin var. Bu adam Ortodoks Hristiyan, bildiğimiz klasik Rus ve bütün bu küresel projelere karşı bir adam. Ama Çin'le beraber. Şimdi ne oluyor; zaruretler, zorluklar bir şekilde sevdiği sevmediği adamlarla bir araya getiriyor herkesi. Siyaset böyle bir şey, siyasetin esası hayatta kalmaktır. Ve Amerika, daha doğrusu geriden İngiltere, Ukrayna belasını Rusya'nın başına sarmış ve ileride Polonya ve Almanya'yı da sarmaya doğru gidiyor. Şimdi bu durumda elini tutacağı kimse yok. Trump'la anlaşabilir ama Trump'ın bastığı zemin kaygan. Yarın Trump giderse Trump'la yaptığı hiçbir anlaşmanın geçerliliği kalmayacak; Amerika istediği gibi bunları yırtıp atıp 'Sen hala düşmanımızsın' der. Ama öbür taraftan Çin'le, İran'la ittifakı sağlam. Çünkü İran'da başka bir lider geldi de mantalite değişti diye bir şey olmaz, orada belli bir rejim var. Çin'de de öyle. Ve Putin kendi hesabına böyle bir strateji izliyor, buna mahkûm.
Daha derinde olan İngiltere... İngiltere enteresan bir ülke. İnsanlar genelde İngilizleri, böyle sömürgeci, zalim ve II. Dünya Savaşı'ndan sonra da gücünü kaybetmiş eski bir krallık olarak görür; öyle değil. İngiliz siyaseti çok derin ve incedir. Dünyada herkesin hayran olduğu ve siyaset olarak da herkesin önüne geçmiş bir siyasettir İngiliz siyaseti. Bu adamlar 1700'lerin başlarında Kuzey Avrupa'daki Yahudi sermayedarlarla Masonları kendi ülkelerine kabul ettiler. Onlara sınırsız imtiyaz tanıdılar, beraberinde onların parasını aldılar. Ve böylelikle sömürgecilik yarışına girip önce Hollanda'yı 1700'lerin başlarında, 50 sene sonra da Fransa'yı yendiler ve denizlerin hâkimi oldular. Ve sonra da peyderpey neler yaptıklarını biliyoruz; I. ve II. dünya savaşlarında asıl hasımları olan Almanya ve Japonya'yı nasıl Amerikalıları kullanarak, Rusları kullanarak yendiklerini, haritadan sildiklerini herkes gördü.
Şimdi İngilizler II. Dünya Savaşı'ndan sonra çok yoruldukları için biraz geri çekildiler ve jandarma olarak Amerika'yı ileri sürdüler. Yani 'Sen buraları bizim adımıza yönet, uğraş, başkasının eline kalmasın, sonuçta sen de Anglo-Sakson'sun, seni biz dünyaya getirdik. Günü gelince, sen beceremezsin zaten, biz gene gelir buraları alırız.'
Bütün o Orta Doğu'da, Hindistan'da ve Çin'de en eski işgalci olarak en derin yapıları kurmuş olan İngiltere'dir. İnsanlar bunu görmez. Zaten İngiltere'nin davul çalarak da bunu açıklamaya, anlatmaya ihtiyacı yok. Şan olsun diye yapmıyor adam. Bunun derdi nam salmak değil; oralara hâkim olmak, yönetmek, dünyayı yönetmek.
Şimdi Amerika bilindiği gibi II. Dünya Savaşı'ndan sonra Anglo-Sakson jandarma olarak dünyayı yönetmeye çalıştı ama nereye gittiyse bir düzen kuramadı aslında. En sonunda Büyük Orta Doğu Projesi diye bir şey icat ettiler 2000'lerin başında. Bunu yapmaya çalışırken İngilizler Arap Baharı'yla bunu elinde patlattı Amerika'nın. Amerika bunu başaramadı. Gördük ki İngilizler uyumuyor, her şeyi çok iyi takip ediyor. Zaten dünyada ekonomi, dönen para her neyse bunun hepsinin merkezi karar verici olarak İngiltere'de. Bütün maden borsası da İngiltere'de. Milletlerarası anlaşmazlıkların, ticari anlaşmazlıkların hem ülkeler bazında hem de şirketler bazında karar mercii gene İngiltere. Masonların karargâhı da orası.
Masonlar dediğimiz kim; bunlar kendilerine 'Biz şeytanın çocuklarıyız' diyen adamlar. Bunlar tamamen dinsiz. Şu bahsettiğim küresel projelerin hepsi onların eseri. Onların istediği şey dünyada tamamen dinsiz bir düzen olsun, insanlar köleleşsin, mutlu hayvanlar gibi yaşasınlar kendi zevklerinin peşinde. Hiçbir şey düşünemeyip, anlayamayıp, hiçbir şeye müdahale edemesinler; biz istediğimiz gibi onları yönetelim. Şeytan zaten Hz. Adem'in bütün nesline düşman. Şeytan İslâm düşmanlığıyla falan uğraşmıyor, bütün Ben-i Adem'le uğraşıyor. İstiyor ki insanlar helak olsun. Bu da tabii helak getirecek bir şey insanlar için; felaket.
Şimdi bu projeler içerisinde peki İran bunları destekliyor mu? Hayır. İran'ın derdi LGBT veya paydaş kapitalizm falan olsun değil. O da kendi hesabına Orta Doğu coğrafyasında eski imparatorluk sınırlarına ulaşabilmek için rakip gördüğü Yahudi İsrail'e karşı kendine bir ittifak bulmuş veya birkaç ittifak bulmuş her neyse. Ve buna muhtaç. Ve zaten siyasette 'Onunla ittifak olur mu olmaz mı?' diye bir şey olmaz. Zaruret durumunda herkes her şeyi yapar. Burada esas nedir; herkes kendi hayalleri ve planları doğrultusunda hayatta kalabilmek ve büyüyebilmek için düşmanlarını, dostlarını belirliyor. Kendisine zaten gerçekten dost olan veya olabilecek kesimleri, toplumları, devletleri tanır. Düşmanlarını da tanıyor. Sonra düşmanlarını bir sıraya koyuyor; hangisi daha tehlikeli, hangisi daha zayıf. Büyürken zayıf olanı yemesi lazım. Güçlüyü karşısına alacak hali yok. Bunun gibi birtakım esaslar var, bu da çok anlaşılmayacak şeyler değil.
Her neyse şimdi İran bu ittifak içerisinde aynı zamanda o ittifakın kalkanı ve kurbanı durumunda. Öyle bir rolü var. Şimdi İran bunun farkında değil mi, farkında. Ama bunu bilerek yapıyor. Onun farkında olduğunu da diğerleri biliyor. Sonuçta bir savaşın sonunda İran diyelim çok büyük yıkıma uğradı, onu kurtarmaya kimse gelmez. 'Ama ben burayı imar edeceğim' diye gelip oraya el koymaya gelir; ilk gelecekler de müttefiklerdir zaten, düşman değil.
Şimdi savaş koptu ve ne oldu; Amerika, İsrail beraber saldırdılar İran'a. Zaten bu bekleniyordu. Önceki taarruzda İran durumu iyi idare etti kendi hesabına. Ciddi bir cevap vermeyerek olabildiğince işi geçiştirmeye çalıştı ki topyekûn bir savaşa girişmek zorunda kalmasın. Onda başarılı oldu ama bunun devamı gelmedi. Çünkü diğer taraf yani Amerika ve İsrail tamamıyla orayı gözüne kestirmiş 'Orayı illa yıkacağız' diye ve gelip saldırdılar. Peki ne oldu; İran mecburen Hürmüz Boğazı'nı kapattı. Başka çaresi yok. Ama kapatınca herkes şunu gördü; “Amerika'nın yanında diğer Batılı güçler gelip Amerika'ya destek verir...” Vermeyecekti zaten. Ve diğer güçlerin diğer güçler dediğimiz, başında İngiltere... Onlar Amerika'nın gelip burada başarısız olmasını istiyor. Zaten Amerika'nın gelip de İran'ı işgal etmesi mümkün değil. En azından nüfusun üçte biri, İran milletinin üçte biri sonuna kadar savaşmaya hazır, savaşır bunlar. E gayet dağlık bir coğrafya ve geniş bir coğrafya, burayı ne kadar askerle işgal edebileceksin? Ve ne kadar yıl sürecek?
Bir taraftan İran'a her türlü teknolojik desteği Çin veriyor. Tamam, mesela teknolojinin kendisini vermiyor, o teknolojiyle imal ettiği cihazları, silahları veriyor; İran da bunu kullanıyor. Bu da bir avantaj sağlıyor tabii İran'a. Beraberinde İran ne yaptı; İsrail'e attığından daha fazlasını Körfez ülkelerine ve Suud'a attı. Oradaki uyduruk Arap rejimleri, keyifleri yerinde, dolar trilyoneri olarak yaşıyorlar değil mi ve Amerika'nın gölgesindeler. Ne oldu şimdi; Amerika sizi koruyamıyor oldu. Bu bir. Ve yarın Amerika eğer bu savaşta -ki büyük ihtimalle öyle olacak zaten- istediğini alamazsa, istediği nedir, İran'a pes ettirmek, İran'da kendisine bağlı bir rejim kurmak ve bütün Basra Körfezi'ne çökmek. Bu en kötü senaryo olurdu zaten. Amerika bunu başaramayacak. E peki bunu başaramaması durumunda Amerika'nın artık istediğini alamayıp geri çekilmesiyle beraber ortaya çıkacak şey nedir? Orada bir güç boşluğu doğacak. Artık burada Amerika yok. E bu Körfez'in Arapları, Suud, ondan sonra daha geride Mısır, İran... Bunlar kime kalacak? Oraya büyük bir gücün gelmesi lazım. Artık Amerika'dan medet umamayacağını gören Araplar kime el açacaklar? İran'a mı? İsrail'e mi? İngiltere'ye el açacaklar. Ve en kötüsü İngiltere'nin jandarma olarak Çin'i buraya getirmesi de mümkün.
Şimdi Çin 1,5 milyar nüfus, muazzam bir endüstri ve teknolojik olarak da çok üstün durumda. Amerika'yla neredeyse başa baş, Amerika'nın tam dengi değil ama biraz daha ilerlediğinde onu da yakalayacak durumda. E şimdi o gitti bu geldi. Ne olacak o zaman? Şimdi bunu soran yok, herkes çok kaba bir şekilde sadece birbirine ateş eden iki üç ülke arasından konuşuyor. Bunun daha gerisi var.
Şimdi İspanya kralı... Orada bir krallık var biz başbakanını görüyoruz ama İspanya kralı İngiliz kralıyla ittifak halinde ve rahatlıkla hem İsrail'e, Netanyahu'ya hem de Amerika'ya rest çekebiliyor. Niye, çünkü onlar İngiliz kralıyla beraber, bu adamlar Siyonizm’miş falan, bunları istemiyorlar; onlar küresel projeleri istiyorlar. Ve diyorlar ki; 'Kardeşim başlarım senin vaat edilmiş topraklarına! Biz zaten dünyayı ele geçiriyoruz. Senin yüzünden burada insanlar dinlerini hatırlıyor. Savaşlar devam ediyor, insanlar dinine sarılıyor. Halbuki şurada bir barış yapalım, senin sınırın belli olsun sen şurada İsrail olarak dur. Tamam seni de yok etmiyoruz. Güzelce Araplarla sen barışmış ol, kimsenin artık senden korkusu kalmasın, herkes bir pelteleşsin. Sonra biz yavaş yavaş istediklerimizi yapalım.' Bu savaş durumu varken olmuyor, herkes tetikteyken... Çünkü insan en çok Rabbine korktuğunda dua eder. Her insan yalnız kaldığında, her devlet yalnız kaldığında, zora düştüğünde köklerine döner. Bugün mesela 12 gün savaşlarından sonra ne oldu; Tahran'da bir İran şahının kocaman heykelini diktiler. Niye? Adam satvet zamanına dönmek istiyor, adamın hayali orada. Ve ondan medet umuyor. Bu çok gülünecek veya yanlış anlaşılacak bir şey değil. Bunlar Pers. Şiilik de bunun maskesi... Artık Şiilik adeta İran'ın milli dini gibi olmuş da, ama daha derinden Perslik var. Halihazırda bu adamlar sürekli İran içinde kendilerine yönelik atıf yaparken sürekli Pers zamanlarına atıf yapıyorlar. Çünkü kendi milleti bu. Ve onun gibi... Şimdi sıkışan bir Müslüman Rabbine dua eder, sıkışan bir Hristiyan 'Jesus' der. Buna şaşacak bir şey yok. Ama insanlar pelteleştiği zaman, rahatladığı zaman Rabbini de unutmaya müsait oluyor, dedesini de unutmaya müsait oluyor çünkü artık nefs öne çıkıyor. Rahatsın! “Yani ne gerek var şimdi kalkacak ibadet edecek, kalkacaksın, kendini böyle dine diyanete vereceksin... Ne güzel dünya hayatını yaşıyoruz!” Hep böyledir; insanlar, toplumlar rahatı bulduğunda kendi özü neyse onunla biraz arasına mesafe oluyor, hep olmuş.
Romalılar tarihte çok büyük bir milletti ve çok sıkı disiplinli bir hayatları vardı ama bunlar zenginlikle beraber gevşediler. Nitekim Araplar da İslâm'ın ilk devrinde ne kadar sağlam bir milletti; peyderpey zenginlikle beraber onlarda da deformasyon başladı. Ki Osmanlı'da da aynı şekilde. Bütün milletlerde var bu. Bu kaçınılmaz bir şey. Bu bir Allah'ın imtihanı olarak, zaten insanlar malla imtihan ediliyor. Mümin veya kafir fark etmez herkes dünyada bolluğu rahatı bulduğunda muhakkak artık nefsinin peşine doğru biraz 'ille gider' demiyorum da buna daha meyilli veya daha müsait hale geliyor.
Şimdi İngilizler ve bu küreselciler dediğimiz Masonlar, bu ittifak -ki Almanya ve Fransa da bunun içinde artık, İspanya da öyle- bunlar rahatlıkla Trump'a rest çekerken Trump'ı haksız buldukları için yapmıyorlar. Kendi davaları var. Ve istedikleri şey burada Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi'nde Amerika'nın iyice batağa saplanması, iyice zor durumda kalması... Ve İran yenilmesin diye de Çin zaten gerekli desteği veriyor, Rusya da veriyor. Ve böyle böyle en sonunda Amerika'nın bir geri çekilmesi... Bu isteniyor. Amerika tamamıyla kıtasına geri döndüğünde ne olacak, buradaki boşluğu başka güçler doldurmaya gelecekler.
Burada tabii ki ne İran'ın ne bütün İslâm aleminin hiçbir alternatif planı yok. Burada olması gereken hemen o boşluğu doldurmak için Mısır, Suud, Pakistan, İran, Türkiye hep beraber bir ittifaklar zincirine girmesi lazım, bir bloklaşmaya gitmesi lazım. Peki Türkiye buna cesaret edebilir mi? Etse bile bunu somutlaştıracak ne gibi planları var bilmiyorum. Suud, Mısır bunlar o adımı atabilir mi, o cesaret var mı onlarda? Zor. İran Pers İmparatorluğu hayalinden vazgeçip de 'Ne yapalım, burada benim yıkamayacağım duvarlar var; burada Pakistan, şurada Türkiye, burada Araplar... Ben bunlarla el ele vereyim, biz birbirimizi kabul etmiş olalım, böyle yaşayalım' der mi; o da zor. O zaman ne olacak; kim gelecek buraya? Düşünülmesi gereken şey bu. Burada basit bir şekilde 'O kazandı bu kaybetti, şu şu kadar attı bu bu kadar attı...' diye olmaz. Zaten önceki savaştan belli ki Amerika bir daha geldiğinde İran'ı yenemeyecek, ki önceki savaşta yenemedi. Ben kendim yazımda da öyle söylemiştim; 'İran ayakta kaldı, Amerika kaybetti.' Bu çok net bir şeydi ve bunun bir dahaki tekrarında başka bir şey olmayacağı da belli.
Fakat burada şöyle bir riskli nokta var: Şimdi Amerika 100 yıl boyunca bu küresel projelerin, Masonların, Yahudilerin, İngilizlerin jandarması olarak hizmet etti. Ama şimdi bunlar diyorlar ki; 'Yeter artık sen çekil.' Bu Trump da derse eğer; 'Siz beni 100 sene kullandınız, ben enayi miyim?' deyip, 'Elimde nükleer var madem böyle kaybedip rezil oluyorum, basarım düğmeye' derse ne olacak? O yüzden Amerika'yı köşeye sıkıştırmanın da bir sınırı var. Ki Netanyahu'nun da aynı şekilde. Çünkü bu ikisi bu düğmeye basıp her yere nükleer silah atabilecek kadar manyak ve sapık adamlar. Sadece kafir olmaları ayrı bir şey. Herkesin bir insaf sınırı vardır, yapabileceği vardır yapamayacağı vardır; bunlar o noktaya geldiğinde 'Siz bizi madem bu kadar sıkıştırdınız, madem bütün hayallerimiz berhava olacak ve biz rezil olacağız…” dönüp istifa edip köşesine çekilecek adamlar değiller. Hazır elinde varken bu silahları ateşleyeyim derlerse ne olacak? Şimdi işin bir de orası var.
Türkiye'ye gelince; Türkiye bu savaşta derinden İngiltere ile yan yana olduğu için Amerika'nın bu savaştan zaferle çıkmasını istememe durumunda. İstemez zaten ki, istememesi lazım. Yoksa Amerika'nın zaferi demek artık Orta Doğu'da rakipsiz bir Amerika ve İsrail var demek; vaziyet çok kötü olur. Ve olabildiğince durumu idare edip bir şekilde bir barış anlaşması yapılsın da şu iş bitsin de bir kere ateşkes olup da artık Amerika bir daha gelemez; ateş etmez ve bu iş kapanır burada diye uğraşıyor. Diğer Arap rejimleri de; 'Tamam buradan yarın Amerika gittiğinde biz kime el açacağız, bizi kim koruyacak?' diye düşünüyor. Vaziyet böyle seyrediyor şu an.
Son olarak şöyle özetleyeyim; aşağı yukarı tarafları iyi kötü tarif ettiğimi zannediyorum. Bu savaş Amerika'nın kaybedip geri çekilmesiyle biterse ne olur diye düşündüğümüzde buraya İngiltere'nin ve Çin'in gelmesi söz konusu. Böyle bir ihtimal var, çok güçlü ihtimal bu. O zaman burada Rusya da keleğe gelmiş oluyor. Çünkü artık Asya'yı yutmakta olan bir Çin'le karşı karşıya kalacak. Ve İran da 'Biz seni tekrar imar etmeye geldik' diye gelip memleketine çökecek bir Çin tehlikesiyle karşı karşıya. Günü geldiğinde 'Tamam artık siz buradan gidin' demek çok zor bunlara. İran'ın böyle bir handikapı var; İran oradan nasıl sıyrılır bilmiyorum.
Ve daha ileride... Şimdi Çin'le İngiltere peki buraya gelecek de Rusya ne olacak diye soran olursa; Rusya zaten istikbalde Almanya ve Polonya ile savaşa hazırlanıyor. Çünkü onlar Rusya'ya saldırmak üzere hazırlık halindeler. İngiltere burada Çin'i buraya getirirken Rusya'yı da buranın dışında tutacak planı hazırlamış. Burada İran çok sıkışıp Hindistan'la bile ittifak kurmak zorunda kalabilir; o zaman Pakistan'la arası kötü olur, Taliban'la arası iyi olur; hani dünkü düşmanı Taliban'dı bugün dostu Taliban olabilir... İyice karışık bir şeye doğru gidebilir. Hakan Fidan demişti sanırım; 'Çok büyük şeyler olacak, düzen değişimi olacak' diye. Evet, burada Amerika'nın artık hakimiyetinin sona ermesi, Amerika'nın sözünün geçmez olması demek bambaşka bir düzenin kurulması demek. Burada tabii ki Müslümanların bir hilafeti, belli bir siyasi önderliği, ittifakı, belli bir toplu gücü olmuş olsaydı bu boşluğu o doldururdu. Ama o zaman zaten hiç kimse burada Amerika'nın -Batılılar diyorum- Amerika'nın buradan geri çekilmesini zaten istemezdi. Biz Amerika'yla topyekûn savaşmak zorunda kalacaktık.