İnsan ile bilim ve teknik arasındaki ilişki, bugün artık yalnızca ilerleme veya imkân meselesi olarak ele alınabilecek bir noktada değildir. Gelinen aşamada asıl soru şudur: Bu süreçte insan ne hâle gelmiştir? Toplumun bütünü ile ferdin tek tek durumu arasında doğrudan bir bağ vardır. Nitekim Marcus Aurelius, “Örgütlenmiş bir kuruluşun çeşitli üyeleri için söylenebilecekler, ayrı yaşayan kişiler için de söylenebilir; aynı kurallar geçerlidir ve bütün bu kişiler tek bir toplumu meydana getirirler” diyerek, ferdin yaşadığı dönüşümün toplumdan bağımsız ele alınamayacağını ifade etmektedir.

Bugün girilen yeni endüstriyel ve teknik safha, dikkatimizi her geçen gün daha fazla, duygulu bir varlık olan “insan makinesi” üzerinde yoğunlaştırmayı zorunlu kılmaktadır. Sir Stafford Cripps’in işaret ettiği bu durum, teknik ilerlemenin insan üzerindeki etkilerinin artık tali bir mesele olmadığını göstermektedir. İnsan, yalnızca üretim ve verimlilik unsuru olarak ele alındığında, ortaya çıkan tablo kaçınılmaz biçimde insanî boyutları zedelemektedir.

Nitekim 1940’lardan itibaren insanlar arası ilişkiler ve şahsiyetlerin birbiriyle olan alakası, başlı başına bir inceleme alanı olarak ortaya çıkmış ve giderek önem kazanmıştır. Bu süreçte birçok kişi, insanlar arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinin insanın hazır bulunuşluğuna, verimliliğine ve buna bağlı olarak mutluluğuna katkı sağladığını dile getirmiş; bu alanda bilimsel çalışmalar yapılmıştır. Hattızatında akıl sağlığı, yeterlilik, verimlilik ve mutluluğun bir bütün olarak ele alınması gerektiği fikri güç kazanmıştır.

İçtimaî hayattaki gelişmelere duyulan ilginin artmasında, teknikteki hızlı ilerlemenin payı büyüktür. Ancak bu ilginin menfi bir yönü de ortaya çıkmıştır. Elton Mayo, teknik ve toplumsal yeterliliklerdeki gelişmelerin dengesiz oluşunun toplum için zararlı sonuçlar doğurduğunu belirterek, bilimsel sahadaki ilerlemelerin toplumun tahrip edilmesinde de rol oynayabildiğine dikkat çekmektedir. Mayo, toplumsal bilimlerle uğraşan bilginlerin ihtiyaçlarını hekimlerin ihtiyaçlarına benzetir ve şu tespiti yapar: “Hekimin; ilk önce konusuna karşı alışkanlıklarından, onunla içli dışlı olmasından ve sevgisinden gelen bir yakınlığı olmalıdır. Sonra konu hakkında sistemli bir bilgisi ve akabinde de o konu üzerinde etkili bir şekilde düşünebilme yeteneği olmalıdır.”

Kişiler arası ilişkiler, endüstriyel üretim ilişkisiyle de yakından ilgilidir. Günümüz ekonomik sisteminde her şey üretime ve buna bağlı olarak tüketime odaklı bir hal almıştır. Kapitalizm, insanı esir alarak sömürmeye tüm hızıyla devam etmektedir. İnsanın lehineymiş gibi görünen düzenlemeler dahi onu daha fazla sömürebilmek için yapılmaktadır.

Son yirmi yılda bilim ve teknik alanındaki gelişmeler, önceki yüzyıllarda olduğu gibi uzun zaman dilimlerine yayılarak değil, neredeyse günlük bir hızla gerçekleşmektedir. İnternet ve yapay zekâ gibi araçlar, insan hayatını kuşatan başlıca unsurlar hâline gelmiştir. Buradaki mesele, teknik ilerlemenin kendisi değildir; asıl problem, bu ilerlemenin hangi ahlâk, hangi dünya görüşü ve hangi insan tasavvuru üzerine bina edildiğidir. Bugün Batı merkezli teknoloji anlayışı, insanı merkeze alan bir gelişme sunmamakta; aksine insan fıtratını, aileyi, kadını, çocuğu ve tabiatı tahrip eden bir istikamette ilerlemektedir. Bu gidişat, insanlığın kalbine yerleştirilen görünmez bir bombaya dönüşmüş; insanın insanla olan bağını koparmış, herkesi dijital bir kuşatma altına almıştır. Özgürlük vaadiyle sunulan bu sistem, gerçekte boyunlara geçirilen modern bir kölelik halkasından başka bir şey değildir.

Bu yıkıcı sürecin arkasında, insanı Allah’tan, kendinden ve hakikatten koparma hedefi vardır. Ademoğlu’nun ezelî düşmanı olan İblis, kadim bilgileri de kullanarak insanı günah ve isyan bataklığına çekmekte; özgürleştiğini sanan insanı adım adım kendine kul hâline getirmektedir. Bugün teknoloji, insanı imar eden bir vasıta olmaktan çıkarılıp insanı tüketen bir silaha dönüştürülmüş durumdadır. Hayvanı, bitkiyi, eşyayı ve nihayet insanı bozmayı hedefleyen bu vahşi anlayışın durmayacağı açıktır.

Ancak bu noktada Müslümanlar için mesele, teknolojiyi toptan reddetmek değildir. Asıl vazife, ilmi, tekniği ve teknolojiyi İslâm ahlâkı ile yeniden dizayn etmektir. Yapay zekâdan hukuka, eğitimden bilime kadar her alanda insanı bozmayan, fıtratı koruyan, adaleti esas alan bir yaklaşım geliştirmek zorunludur. Bu sorumluluk, Batı’ya terk edilemez. Zira Batı, insanı merkeze alan bir ahlâk üretme kabiliyetini çoktan kaybetmiştir. İnsanlığı ifsada sürükleyen bu gidişata karşı Müslümanların daha ferasetli, daha atak ve daha kuşatıcı bir duruş sergilemesi gerekmektedir. Bu ise ancak İslâm ahlâkına sımsıkı sarılmakla mümkündür. Din, hukuk, eğitim ve teknoloji; aynı ahlâk süzgecinden geçirilerek ele alınmadıkça gerçek bir kurtuluş mümkün değildir.

Bu toplumsal ve küresel çürümeden kurtulmanın yolu tektir: İslâmiyet. Ve bu çağlar üstü nizamın tebliğ ve telkincisi, insanlığın değişmez rehberi Hazreti Peygamber’dir. İslâm’dan başka adil bir nizamı yeryüzüne hâkim kılabilmiş bir sistem yoktur. Allah Resulü ve sahabeler, ardından tâbiîn, Emevî, Abbâsî, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetleri; İslâm hukukunu ve ahlâkını fert ve cemiyet planında hayata geçirerek hakkın bu dünyadaki temsilcisi olmuşlardır. İslâm’ın bu kurtarıcı yolundan uzaklaşıldıkça, toplumlar emperyalizmin ve zulmün kölesi hâline gelmiştir. Bugün İslâm coğrafyasının içine sürüklendiği manzara, bu kopuşun acı bir neticesidir.

Günümüzde ise kurtuluş reçetesini yeniden ortaya koyan, Ehl-i Sünnet çizgisinin emir subaylığı vazifesini üstlenen Büyük Doğu–İbda fikri, insanlığı kurtuluş sefinesine davet etmektedir. Nasılı ve niçiniyle İslâmî bir sistem teklif eden bu hareket, yalnızca eleştiren değil; inşa eden, yön gösteren ve sorumluluk yükleyen bir iddia taşımaktadır. Yapılması gereken, bu reçeteyi fert ve cemiyet planında hayata geçirmektir. Bir hekim ciddiyetiyle insanlığa bu kurtuluş reçetesini anlatmak, izah etmek ve ikna etmek vazifesi; başta İbda mefkûresinin bağlıları olmak üzere bütün Müslümanlar için bir mesuliyet ve mecburiyettir. Bu, ertelenebilir bir tercih değil; yerine getirilmesi gereken tarihî bir görevdir.

Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026