Makale yazarı Geoffrey Cain, Amerikalı gazeteci ve araştırmacı, özellikle Çin’in global stratejisi, otoriter rejimler ve büyük güç rekabeti üzerine çalışmalarıyla tanınan bir yazardır. Uzun yıllar Asya’da saha araştırmaları yapan Cain, Çin’in güvenlik politikaları, Rusya-Çin ilişkileri ve jeopolitik rekabet üzerine analizler kaleme almaktadır.

Yazının yayımlandığı The Spectator ise 1828’den beri çıkan, İngiltere’nin en eski ve en etkili siyaset ve fikir dergilerinden biridir ve uluslararası politika üzerine analizleriyle tanınır. Cain’in burada yayımlanan değerlendirmesi, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik sert hamlelerinin yalnızca Orta Doğu politikası olarak değil, daha geniş bir stratejik çerçevede Çin’in global nüfuzunu zayıflatmaya yönelik bir hamle olarak okunması gerektiğini ileri sürmektedir.

Makalenin temel iddiasına göre Çin Devlet Başkanı Xi Jinping son on yılda, ABD’nin dünya çapındaki üstünlüğünü dengelemek amacıyla gevşek ama fonksiyonel bir jeopolitik ağ kurmaya çalıştı. Bu ağın mantığı, doğrudan askerî ittifaklardan ziyade, farklı bölgelerde ABD’nin dikkatini dağıtacak ve global sistemde Batı karşıtı bir denge oluşturacak aktörleri bir araya getirmekti. İran bu sistemde Çin’e ucuz petrol sağlayan ve Washington’u Orta Doğu’da meşgul tutan bir unsur olarak önemli bir yer tutuyordu. Rusya ise Ukrayna savaşıyla Avrupa’daki güvenlik gündemini belirleyen bir aktör haline gelmişti. Lübnan’dan Gazze’ye uzanan çeşitli mahallî güçler de Orta Doğu’daki gerilimi yüksek tutarak ABD’nin stratejik odağının Çin’e kaymasını zorlaştırıyordu. Cain’e göre Pekin’de hâkim olan düşünce, Batı’nın tarihî bir gerileme sürecine girdiği ve dünya düzeninin giderek Çin lehine değiştiği yönündeydi; Xi Jinping de dış politikasını büyük ölçüde bu varsayım üzerine kurdu.

Ancak yazara göre son yıllarda yaşanan gelişmeler bu stratejik mimarinin temel unsurlarını ciddi biçimde zayıflatmış durumda. Rusya’nın Ukrayna savaşı ağır askerî kayıplara yol açmış ve Moskova’yı güçlü bir ortak olmaktan çıkarıp giderek Çin’e bağımlı bir aktör haline getirmiştir. İran’ın bölgedeki vekil güçleri de çeşitli operasyonlar sonucu büyük darbe almış, Hizbullah ve Hamas’ın önde gelen isimlerinin öldürülmesi bu ağın askerî ve siyasî kapasitesini zayıflatmıştır. Buna Suriye’deki rejim değişimi ve son olarak İran’ın dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney’in öldürülmesi eklenince, Pekin’in Orta Doğu’da dolaylı biçimde yararlandığı jeopolitik denge büyük ölçüde sarsılmıştır. Cain’e göre bu aktörlerin hiçbiri doğrudan Çin’in kontrolünde değildi; ancak hepsi Batı’nın dikkatini dağıtan ve global güç dengesini karmaşıklaştıran unsurlar olarak Pekin’in stratejik çıkarlarına hizmet ediyordu.

Beyaz Saray’da anlaşma: AI veri merkezleri kendi elektriklerini üretecek
Beyaz Saray’da anlaşma: AI veri merkezleri kendi elektriklerini üretecek
İçeriği Görüntüle

Makale özellikle İran’ın Çin açısından oynadığı rol üzerinde duruyor: Çin dünyanın en büyük petrol ithalatçılarından biridir ve İran’dan alınan petrol Pekin için hem ucuz hem de siyasî açıdan kullanışlı bir enerji kaynağıydı. Batı yaptırımlarını aşan gölge tanker ağları üzerinden Çin’in günde yaklaşık 1,4 milyon varil İran petrolü aldığı belirtilmektedir. Bu nedenle İran’daki siyasî belirsizlik ve ABD’nin İran ile ticaret yapan ülkelere yönelik yeni yaptırım tehditleri, Çin’in enerji güvenliği açısından önemli bir risk yaratmaktadır. Pekin’in bu gelişmelere verdiği tepkinin ise son derece temkinli olduğu ve İran’a doğrudan askerî yahut ekonomik destek sunmaktan kaçındığı ifade edilmektedir.

Cain’e göre bu gelişmeler, Donald Trump ile Xi Jinping arasında yapılması planlanan görüşmenin arka planını da kökten değiştirmiştir. Başlangıçta ticaret tarifeleri, soya fasulyesi alımları, nadir toprak elementleri ve teknoloji ihracatı gibi ekonomik konuların konuşulması beklenen zirve, İran’daki gelişmeler nedeniyle çok daha geniş bir stratejik anlam kazanmıştır. Trump’ın İran ile ticaret yapan ülkelere yönelik gümrük tarifesi tehdidi, Çin’in petrol ithalatını doğrudan hedef alabilecek bir baskı aracı olarak görülmektedir. Yazar bu nedenle Trump’ın, iç politikada bazı yetkilerini kaybetmiş olsa bile, İran’daki gelişmeler sayesinde Pekin karşısında daha güçlü bir konuma gelmiş olabileceğini ileri sürmektedir.

Makale ayrıca Çin’in içinde bulunduğu diplomatik açmaza da dikkat çekiyor. Pekin İran’ı açık biçimde savunursa Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Körfez ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik ilişkileri riske atabilir. Nitekim son yıllarda Çin’in bölgedeki yatırımlarının büyük kısmı İran’dan ziyade Körfez monarşilerine yönelmiştir. Ancak İran’dan tamamen uzaklaşması da Pekin’in yıllardır inşa etmeye çalıştığı Batı karşıtı jeopolitik ağın çözülmesi anlamına gelebilir ve Çin’i zayıf bir ortak gibi gösterebilir. Bu durum, ekonomik büyümesi de yavaşlama belirtileri gösteren Çin için stratejik bir ikilem doğurmaktadır.

Yazının en dikkat çekici noktalarından biri ise Tayvan meselesiyle ilgili değerlendirmedir. Cain’e göre İran’ın zayıflaması yalnızca Orta Doğu dengelerini değil, Çin’in Tayvan’a yönelik uzun vadeli hesaplarını da etkileyebilir. Çünkü Tayvan’a yönelik olası bir askerî operasyon, Rusya’ya uygulananlardan çok daha sert Batı yaptırımlarını beraberinde getirecektir. Böyle bir durumda Çin’in yaptırımları aşabilmek için İran ve Rusya gibi ortaklara ihtiyaç duyabileceği düşünülüyordu. İran’ın zayıflaması ise bu stratejik güvenceyi ortadan kaldırabilir.

Yazar sonuç olarak, Çin’in dünya çapındaki güç imajının devam ettiğini ancak son gelişmelerin Pekin’in stratejik hesaplarını ciddi biçimde zorlaştırdığını savunur. Xi Jinping’in Trump ile görüşmesinde güçlü ve yükselen bir Çin imajı vermeye çalışacağı belirtilirken, Cain’e göre sahadaki jeopolitik gelişmeler bu imajın gerçeği tam olarak yansıtmadığını göstermektedir. İran’daki gelişmeler, ABD ile Çin arasındaki global rekabetin yalnızca ekonomik ve teknolojik alanlarda değil, aynı zamanda Orta Doğu gibi kritik bölgelerde yürüyen daha geniş bir stratejik mücadele olduğunu ortaya koymaktadır.