Türkiye’de 2026 yılının ilk çeyreği itibarıyla kamuoyuna yansıyan veriler, sosyal bünyedeki tahribatın boyutlarını ortaya koymaktadır. Henüz 2024 yılında 4 bin 460 vakayla kaydedilen rekor seviye, 2025 yılına dair gelen saha gözlemleri ve emniyet gibi belirli meslek gruplarındaki vaka artışlarıyla birleşerek dikkat çekici bir noktaya gelmiştir. 2025 yılı genelinde emniyet teşkilatında vaka sayısının 93’e yükselmesi ve 2026 yılının ilk aylarında her 4-5 günde bir benzer haberlerin gelmesi, meselenin vahametine işaret etmektedir.

TÜİK’in 2025 yılında kamuoyuna sunduğu rakamlar, 2020’de 3 bin 710 olan intihar vakasının 2024 yılında 4 bin 460’a yükseldiğini gösteriyor. Kaba intihar hızının 5,22’ye çıkması, meselenin ferdi bir bunalımdan ibaret olmadığını, içtimaî bir bünye çürümesi olduğunu ispat etmektedir. Sürekli pompalanan seküler hayat tarzı, insanı eşyanın kulu haline getirirken, onu koruyacak olan manevî zırhları birer birer parçalamıştır…

Özellikle 15-29 yaş arası gençlerde görülen yoğunlaşma, yarınlarımızın nasıl bir umutsuzluk girdabına sürüklendiğinin açık bir delilidir. Uzmanların "umutsuzluk" ve "tepki verme isteği" olarak tanımladığı bu vaziyet, aslında gençliğin bir mefkûre (ideal) yoksunluğu içinde kıvranmasına sebep oldu. Sosyal medyanın inşa ettiği sahte mükemmellik algısı ve tüketim hırsının kamçıladığı yetersizlik hissi, genç ruhları maddeci bir kıskacın içine hapsetmektedir. Batılı yaşam formlarını taklit eden eğitim ve kültür politikaları, gencimizi kendi köklerinden kopararak onu rüzgârın önündeki bir yaprak gibi savunmasız bırakmıştır.

Vakaların sebeplerine bakıldığında; hastalık, geçim zorluğu ve aile geçimsizliği gibi başlıklar öne çıkmaktadır. Ancak bu sebeplerin her biri, cemiyet yapısındaki çözülmenin birer şubesidir. Ailenin kutsiyetini yitirmesi, iktisadi adaletin yerini vahşi bir rekabete bırakması ve hastalığın sadece biyolojik bir arıza olarak görülmesi, insanı yalnızlığın karanlığına itmektedir. Bazı çevrelerin bu krizi sadece "halk sağlığı sorunu" olarak yaftalaması, meselenin ruhî boyutunu örtbas etme çabasıdır. Türkiye’deki oranların henüz Batı’nın "ölüm medeniyeti" seviyesine ulaşmamış olması derinlerde saklı duran son direnç damarının hala canlı olduğunun bir işaretidir.

Mesele, insanın "niçin yaşıyorum?" sualine vereceği cevabı yeniden inşa etme meselesidir. Ruhunu kaybeden bir toplumun, bedenini koruması imkânsızdır. Türkiye, Batı’nın iflas etmiş reçetelerini bir kenara bırakarak, kendi özüne dönmek mecburiyetindedir. Aksi halde, artan rakamlar sadece birer istatistik olarak kalmayacak, bir medeniyetin topyekûn çöküşünün mezar taşları olacaktır.

İspanya'dan Gazze'ye: Küresel Sumud Filosu yeniden yelken açtı
İspanya'dan Gazze'ye: Küresel Sumud Filosu yeniden yelken açtı
İçeriği Görüntüle