Büyük Doğu-İbda

Üstad Necip Fazıl’a göre mezhep, reformistler, Şiilik ve tekfirci Selefilik (Vehhabilik)

Abone Ol

Hazırlamış olduğumuz bu derleme, Üstad Necip Fazıl’ın İslâm’ın berrak hakikatini savunmak adına kaleme aldığı, mezhep zarureti ve bu yolun karşısında yer alan sapkın akımlara dair temel tespitlerini bir araya getirmektedir. Üstad’a göre mezhep, bizzat Resulullah’tan süzülen pürüzsüz bir nizamdır; bunun dışındaki Reformizm, Şiilik ve Vehhabilik gibi oluşumlar ise İslâm’ın ana gövdesini parçalayan ve dini tahrif etmeye çalışan sapık kollardır. Reformistlerin akılcılık adı altındaki yıkıcılığını, Şiilik ve Vehhabiliğin ise İslâm’ın özüne soktuğu pürüzleri ve ümmet birliğine verdikleri zararları Üstad’ın tavizsiz kaleminden okuyacaksınız. İslâm’ı "yenileme" veya "aslına döndürme" iddiasıyla ortaya çıkan bu yapıların, aslında dini nasıl içten kemirdiğini ve hak yolu nasıl gölgelediğini gösteren bu metinler, bir iman müdafaası niteliğindedir.

MEZHEP

Bugün mezhep meselesi ya bilinçli biçimde tartışma konusu edilmekte ya da “gereksiz ayrıntı” muamelesi görerek buharlaştırılmaktadır. Oysa yaşanan fikrî çözülmenin merkezinde, yol fikrinin kaybı vardır. Bu bölüm, mezhebin tarihî bir etiket değil, doğrudan doğruya Resûlullah’tan süzülen nizamın korunma biçimi olduğunu göstermek; mezhepsizliğin nasıl bir başıboşluk doğurduğunu ortaya koymak için iktibas edilmiştir.

Mezhep nedir?

«Zehâb - zan ve tahmin»den gelen bu kelime, bellibaşlı bir noktaya giden yolun nerelerden ve nasıl geçtiği ve ne gibi kısımlar ve şekiller çizdiği üzerinde bilgiler ve ölçüler manzumesi demek...

Peygamber, doğru yolun doğrudan doğruya açıcısıdır. Onun «Zehâb-zan ve tahmin» ve mezhep kuruculuğu ile alakası olamaz. Peygamberde her şey berrak ve mutlak... Açık havada güneş... Gösterdiği her şey, nâmütenahi ince çizgilerle işlenmiş bir elmas... Ne «acaba?»sı var, ne «belki»si...

Güneş öyle bir tepe noktasından vuruyor ki, hiçbir şeye gölge hakkı bırakmıyor; gölge, yani şüphe, ayaklar altında... Ne cemiyette en küçük hiza yanlışı var, ne fertler arasında en basit çekişme... Ne de anlayış ve sezişlerde en hafif çelişme... Çünkü insanlara hükmedici kıstas, her ölçüyü zatında toplayan vecd ve aşk...

Hazret-i Ali’nin «bütün» ve «parça» meselesinde:
– Parça «bütün»ün habercisidir.
Hikmetine eş, en ulvî ve esas «bütün»den ve «süflî ve cüz’î parça»ya kadar her şey, merkezde düğümlü bir nakış gibi içiçe, çelişkisiz ve eksiksiz...

Allah’ın Resulü̈, delikanlılık çağındaki Üsâme Hazretlerini orduya Başbuğ tayin buyurdukları zaman, başta Hazret-i Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali, hiçbir olgun Sahabinin yüzünde herhangi bir buruşma ve dilinde bir memnuniyetsizlik ifadesi yoktur...

Sahabilerin hepsi müctehid. Fakat, uzaklaşan, gölgelenen ve sislere bürünen bir hakikati heceleme, sökmeye çalışma, «zan ve tahmin» etme mânasına değil, ölçüleri bilme, ruhuna sindirmiş bulunma, her işe tatbik gücüne ermiş̧ olma mânasına...

Kuduz İslâm düşmanı (Leone Kaytano)nun:

– O ne kuvvettir ki, çevrelediği insanlardan tek kişi bile gevşemedi, kopmadı, dönmedi!..

Dediği, buna rağmen «çünkü Resuldü!» diyemediği, böylece tezatların en yırtıcısına düştüğü o cazibe merkezi, işte bu yekpâreliğin sancağını getirmişti.

Kâinatın Efendisi, sonsuzluk tahtına geçmek üzere hücrelerindeki yatakta gözlerini kaparken hızla gelip başbuğluk sancağını Peygamber kapısının önüne diken delikanlı Üsâme işte bu bayrağın temsilcisi...

(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 9-10)

(...) Peygamber zamanında mezhep bizzat Resulün yaptıklarından ibaretti. Müminler O’ndan ne görür, ne işitirlerse hepsini aynen tatbik ederlerdi. Peygamberin ahireti teşriflerinden sonra muayyen meselelerde nasıl hareket ettikleri veya ne buyurdukları içtihat yoluyla tesbit edilmiştir ki buna sonraları mezhep denmiştir.

Şeriat, Resuller Resulünün zahiri, tasavvuf ise batınıdır. Peygamber zamanında tasavvuf yok demek -hâşâ- Peygamberin zahirden ibaret bulunduğunu söylemek, O’nun bâtınını inkâr etmektir.

(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 388)

(...) “Ehli Sünnet mezhebinde kaç yol vardır?” diye soruyorsunuz? Evvelâ Sünnet ehli diye bir mezhep yoktur. Sünnet ehli, Allah Resulünün yoluna sımsıkı yapışmış Hak ve hakikat yolcularının ismidir. Bütün hak mezhepler de topyekûn Sünnet ve Cemaat ehlindendir. Biliyorsunuz ki, İslâm’ın dört hak mezhebi, Hanefilik, Şafiilik, Mâlikilik ve Hambelîlik, toplu olarak Sünnet ve Cemaat ehlini kadrolaştırır. “Sünnet ehlinin yolu nedir?” sualini mutlaka cevaplandırmak lâzımsa, bu kolaydır: Sünnet ehlinin yolu sadece hakikattir ve onun başlangıç ve bitiş noktasında, Peygamberler Peygamberinin ayak izleri vardır.

(Sizinle Başbaşa, Necip Fazıl Kısakürek, s. 135)

REFORMACILAR

İslâm adına konuşup İslâm’ın içini boşaltan zihniyetin en tipik biçimi reformculuktur. Bu bahis, Batı’ya eklemlenme refleksiyle dinin özünü eğip büken anlayışın iç yüzünü göstermek; “yenilik” iddiasıyla hakikatin nasıl tahrip edildiğini teşhir etmek maksadıyla seçilmiştir.

Reformacı, eski şeklin ismini ve güya esasını muhafaza edip, onu, zannınca bazı ihtiyaçlara göre yenileştirmek isteyendir.

Reformacı, yani ıslâhçı, herhangi bir dâva ve mevzuu, ister maziye, ister istikbâle doğru olsun, yekpare bir vâhid olarak kabul edemiyen bîçare idrak bünyesidir. Ne attığını tam atabilir, ne de aldığını tam alabilir.

Reformacı, dış şartları dâvanın öz bünyesine tâbi kılacak hâlis ve mutlak mefkûreci olmak yerine, dâvanın öz bünyesini dış şartlara göre ezip büzmekte, ayarlamakta hesaplamakta mahzur görmiyen bir arabulucu, bir barıştırıcı, bir maslahatçıdır.

Reformacı inandığından şüphe edendir. Tanzimat hareketi, dinin merkezinde olmasa bile, muhitinde, çok âciz, şaşkın ve kısır bir reformacılık hareketidir.

Meşrutiyet hareketi, bu reformacılığın, daha az şaşkın, fakat daha çok idraksiz, üstelik büsbütün tereddî ifade eden garp züppelerinin elinde, devamıdır.

Son devir, reformacılığı bozdu ve Garbı tâ kökünden benimsemeye kalkarak, tâ kökünden benimsemeye kalkarak, dâvayı menfî tarafından tezatsızlığa götürmek istedi. Herhangi bir dâvanın istediği, muhakkak ki tezatsızlıktır; fakat hangi istikâmetten? Küfürden mi, imândan mı? Nihayet, sun’î ışıkları ne kadar zengin olursa olsun, güneşi kaybetmiş bir beldenin korkunç hali gibi, tepemizde kanat açan ve mıhlanıp kalan mânevi kara bulut, yekûn halindeki eksikliğin din ve imân olduğunu ihtar edince, ortalıkta yeni bir sınıfın üremesine istidat açıldı: Bunlar, güya din taslayan veya taslaması ihtimali olan yeni reformacılardı...

Birçok bölüme ayrılan bu tiplere göre din lâzımdır. Elbette Allaha inanılır. Peygamber bazılarınca lüzumludur bazılarınca değildir. Kur’ân bazılarınca Allah’ın kitabıdır, bazılarınca değildir. Peygamberi ve Allah’ın kitabını tanıyan yine bazıları için bile günde beş vakit namaz lüzumsuzdur. Namazın şekli iptidaîdir. Abdest imkânsızdır. Kadın hayattaki yeni mevkiinden geriye sürülemez. Kur’ân her dilde Kur’ândır. Kurânda malum ibadetlerin birçoğuna sarahat yoktur; bunların hepsi ham yobazlar tarafından icat edilmiştir. Hadîsler hep uydurmadır aklın kabul etmediği hiçbir şey doğru olamaz; akıl ve fen her sırrı teftiş ve murakabede biricik mîzandır. Bütün dinî merasimi bediiyatçılar elinde güzelleştirmek icap eder. Zaten tasavvuf dinin bu eksikliğini tamamlamak için sonradan bulunmuştur. Şeriat hükümlerinin cemiyet kanunları yerine geçmesi mânasızdır. Vesaire vesaire... Bu hünsâ ruhlara göre din işte bütün bunlar olmamak şartiyle, harikulâdedir, güzeldir, şarttır, mutlaka lâzımdır, onsuz hiçbir şey olmaz. Allah bir ve ebedîdir, ruh vardır, Peygamber mutlaka cihanın en büyük adamıdır fakat! İşte bu "fakat" işin en belâlı dönemeci...

Henüz seslerini işittirebilecek hale gelmemiş olsalar da yarın birdenbire zuhurları pek muhtemel olan yeni devrin reformacıları, bugün tam dinsizlerle tam dindarlar arasında bir köprü vaziyetindedirler; ve aralarında, mebuslar, profesörler, doktorlar, muharirler, mühendisler avukatlar ve daha neler, neler vardır! Bunlar, umumiyetle "münevver" klişesinin belirttiği zümrelere mensupturlar; ve şaşkın Tanzimat efendisinin sadece muhite bağlı mütereddit reformacılığına karşılık, dine zıt hareketlerin muhitini olduğu gibi benimseyen biri merkezî reformacılık üzerindedirler. Yani akıllarınca İslâmiyeti merkezinden değiştirecekler, muhite tatbik edebilecekler, böylece büyük eksiği tamamlayacaklardır.

Reformacı der ki: "Allaha ve Peygambere, evet, Şeriate, hayır!" Yani güneşe, evet, ışığına, hayır! O kadar saçma!...

Aralarında, hiçbir şeye ve hiçbir cüz’iyle inanmıyan sahtekâr istismarcıların da bulunduğu yerli reformacılar zümresi, kime ve neye ve ne nisbette samimiyetle inanırsa inansın, gerçek Müslüman gözünde, zift renkli inkârdan daha kara, daha tehlikeli ve mukavemeti daha zor bir küfür şubesini temsil eder.

Düpedüz kâfir olduğu gibi devrilmiş bir yelkenlidir; hidayet vincine bağlanırsa olduğu gibi doğrulur, yüzer, mükemmel bir tekne halini hemen kazanır. Fakat reformacı, güya denizde yüzen, ama her noktasından su sızan, kırık dökük, perçin ve macun kabul etmez bir teknedir. İkincisini kurtarmak, birincisinden çok daha zor...

Üstelik reformacı, mücerret fikir ve dâva haysiyeti bakımından da, hem mü’min ve hem kâfirin nefretini kazanmış, mitolocya unsurları gibi, başı insan, vücudu keçi, bir hilkat galatı...

Yarın kendilerine bir zuhur plânı açılmasını muhtemel gördüğümüz reformacılar, üç katlı evlerinin üst katında, tam bir İslâmî edeple ellerini Allah’a açan ihtiyar annelerinin hakkiyle, alt katta erkek arkadaşlarına kokteyl veren ve onlarla mayo içinde dans eden kızlarının hakkını, "Allah’ın hakkını Allah’a, Sezarın hakkını Sezara veriniz!" tarzında bir demagocya tesellisi içinde ve aynı zaman ve mekânda barındırmak isteyen muhteşem ve ebediyen mahrum nasipsizlerdir. Biricik fârikaları, münevverlik ve okumuşluk yaftası altında salâh kabul etmez bir enayilik ve cahilliktir.

Fakat sayıları günden güne çoğalan bu tip insanların, pestenkeranî bir açıkgözlülükle bir gün İslâmiyet himayeciliğine geçmeleri ve kendileri gibi "fasl-ı müşterek" noktasında oturanları, avlamaya yeltenmeleri daima mümkündür.

Bunlar, topyekûn ve en çok, "softa" diye isimlendirdikleri, şeriatin kışrında ve kabuğunda kalmış tiplere düşmandırlar. Bilmezler ki, kendileri de, o örnekler de biri menfi ve öbürü müspet taraflardan şeriatı heva ve nefsaniyetlerine, aynı zamanda dar ve basık ruhlarına tatbik suretiyle hakikatten uzak kalmış iki örnektir.

Reformacılar arasında mühim bir zümrenin, imân adına hiçbir zerreye mâlik olmaksızın, insan kitlelerini sevk ve idarede dini sadece vasıta ve "maslahat" unsuru kabul etmiş esfeller olmasına karşılık, havaî ve nefsanî tefsirler, hiç farkında olmadıkları küfür şeklini din sanan ve keyiflerine göre din icat ettiklerinin farkında olmıyan bedbahtlar...

Bazı gözlerin, görmek fiilini büsbütün kaybetmek için yaratılmış olması gibi, bunların bilgi ve anlayışı da, bilgisizlik ve anlayışsızlığın tâ kendisidir. Bunlar emirler ve yasakların ruhunu, sağa doğru uzaklaşarak bozan müspet kaba softalara inat, sola doğru uzaklaşarak bozan menfi kabalık timsalleridir; ve birincilerin aksülâmeli olarak doğmuşlar ve türemişlerdir.

Bir de, Türkiye dışının reformacıları var ki, üstelik ilmî bir nikap altında ve kitaplık çapta gayretlerle İslâm’ı fesada sürüklemekten başka rolleri yoktur.

Reformacı, ne türlüsü olursa olsun, İslâm’ı harap bir bina farzedip onu dışından payandalamak, ahşap evlere dışardan çimento püskürtürcesine, onu dışından desteklemek, onu yardıma muhtaç bilip bu yardımı dışından tedariklemek gayretinde bir fikir haini ve iman yoksunudur.

Birinci hüküm, İslâm inkılâbı bunlarla olmaz!

(İdeolocya Örgüsü, Necip Fazıl Kısakürek, s.171-175)

REFORMCULARIN ÖZÜ

Reformculuğun yalnızca bir döneme ait sapma değil, bir idrak hastalığı olduğunu göstermek için bu kısım özellikle alınmıştır. Burada hedef, reformculuğun kendisini “ıslah” diye sunmasına rağmen aslında hakikate karşı gizli bir düşmanlık taşıdığını ortaya koymaktır.

Reformcuların toplu olarak bütün iddialarını demetleyecek ve onları mücerret ilim ve hakikat gözüyle inceleyecek olursak, ereceğimiz gerçek şu olacaktır ki, bunlar, bir baştan öbür başa, Batı akliyeciliği karşısında afallamış̧, sonradan aynı Batı’nın 20. Asırda aynı akliyeciliği iptale kadar giden fikir çilesinden nem bile kapamamış̧, Doğu’nun özüne giremezken Batı’nın kabuğunu olsun görememiş idrak yüzkaralarıdır. (...)

(...) Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha hafif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriati keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimaî fayda plânında ele alıp Allah’a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...

Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak «tekrar şekillendirme» demektir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uzviyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandırmaya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekleyen hakikatine kıymak olur.

Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına almaz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu kendi hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret «ulvî»yi, kendi müşahhas «süflî»lerine kurban edenler; yani reformcular...

Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir ve pasların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfatları “yenileyici”dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şâhikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...

(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 158-161)

ŞİÂ-ŞİÎLİK

Bu bölüm, Şiîliğin yalnızca tarihî bir mezhep farklılığı olarak değil, itikadî planda nasıl derin yarıklar açtığını göstermek için iktibas edilmiştir. Maksat, aşırı yüceltmenin nasıl küfre kapı araladığını ve sapmanın sadece inkârla değil, kutsama yoluyla da gerçekleşebileceğini hatırlatmaktır.

Haricîlikle at başı giden, beraberce yürüyen, hangisinin önce olduğu ve tesir veya aks-i tesir aldığı belli olmayan, o da türlü kollara ayrılan ve nihayet devletleşmiş bulunan bu mezhep, itikadî bir dalâlet mektebi olarak, «Doğru Yolun Sapık Kolları» arasında, belirttiği yaygınlık noktasından, bazı örnekleriyle başlıca uçurum koludur. Haricîlik dış yüzler üzerinde akamet mantığı müessesesiyse, Şiîlik, iç yüzlere dönük ve selim aklın her desteğinden mahrum, bir sınır bozuculuk ve insanı şeytanî çapta yüceltme ve putlaştırma kuruluşudur.

Şiîlik, «Beyt Ehli-Peygamber Evinin kadrosu»na üstünlük tanıma noktasından temayülünü Hazret-i Osman’ın Halife seçildiği zamana kadar gerilere götürse de gayet tabiî olan bu sevginin itikat hududunu zorlayıcı, bazen de yıkıcı şekilde mübalağalara vardırılması, Hazret-i Ali devrinde başlar ve bu felaketin tohumları, Haricîleri de geriden körükleyici İbn-i Sebe eliyle atılar.

Yahudiliğin özü ve Haricîlikle beraber Şiîliğin mayalandırıcısı bu tarihî şeamet heykeli, Hazret-i Ali’ye:

– Sen Allah’sın!

Demeye kadar gitmiş ve korkunç küfrüne karşı ateşte yakılması emri verilince de:

– Demedim mi, insanları yakmak yalnız Allah’a mahsus olduğuna göre, Allah olmasaydın bu emri vermezdin.

Diye mukabele etmiştir.

Doğruluk derecesini bilmediğimiz bu rivayetin mutlak doğru tarafı İbn-i Sebe ekferinin Hazret-i Ali’ye ilâh gözüyle baktığı ve bu görüşünü açıkladığı, Hazret-i Ali’nin ise hiçbir insanı şeriatte haram olan bir cezalandırma şekliyle ölüme sürmeyeceğidir.

İbn-i Sebe bu sert davranış üzerine Hazret-i Ali muhitinden kaçtı ve tohumlarını her tarafa serpmeye koyuldu. Ve yığınlara açıkça kabul ettiremeyeceğini bilmesine rağmen, İslamda ilk ciddi rahneyi açıcı, Hazret-i Ali’ye insan üstü bir hüviyet verme ve onu, hatta Kâinatın Efendisine takdim etme dalâletini tohumlandırmış oldu

Öyle ki, Şiî sınıf, Cebrail’in şaşırıp da vahyi Hazret-i Ali yerine Resule götürdüğü hezeyanına kadar vardı.

Her karşılığın müstağni kaldığı ve hiçbir cinnet nevinin eşine rastlanmadığı bu gibi hezeyanlara rağmen, Şiîliğin, Hazret-i Ali’yi mübalağayla sevmek ve halifelik hakkını onda ve sülalesinde görmek, diğer üç büyük Sahabiyi de küfürle suçlamamak şeklinde sınırlı ve itidalli Şiîliğe küfür kondurulamaz ve böylesi bazı sapıklıkları olsa da «Kıble Ehli» sayılır.

Nitekim «Şiî» adını Hazret-i Hüseyin’in misilsiz bir şenaat üslubu içinde şehit edildiği Kerbela vak’asından sonra alan ve nihayetlerine kadar Emevilere düşmanlıkta devam eden Hazret-i Ali taraflıları, o güne değin bir şahıs ve aile imtiyazı üzerinde sadece hissilik belirtirken, ileriye doğru itikadî manada mezhepleşmiş, binbir parçaya ayrılmış, bir kısmiyle de ismine «Gulât-aşırılar» denilen bölümlere ayrılmıştır.

Üç ana şube:
GALİYE: (Gulât-aşırılar)
Bu şube ayrıca 15 bölümlü.
RÂFIZA: (İlk iki Halifeyi reddedenler)
Bu şube de 24 fırka.
ZEYDİYE: (Râfızaya karşı çıkanlar)
Bunlar da 6 kısım.
Görülüyor ki, sayılabildiği kadarıyla 45 kollu bir «Şia-Şiîlik» hareketi

İslâm’ın ilk asrında başını almış̧ gidiyor.

Şiîlerin her ölçüyü devirici ve çiğneyici azgınlar ve aşırılar sınıflarını kasdederek kaydedelim ki, aynı hâl, babasız hak peygamber Hazret-i İsa’dan sonra da meydana gelmiş ve bir Yahudi eliyle bozulan İsevîlik, yüce Resulü Allah’ın oğlu diye ilan etmişti.

Bu şeytanî mübalağa belası, en küçük dereceden en üstününe ve nihayet erişilmez olanına kadar topyekûn tarihe ve insanoğluna musallattır.

ŞİÎLİK ETRAFINDA

Şiîliğin tek bir yapı olmadığı, birçok uç kola ayrıldığı ve her birinin İslâm’ın ana bünyesini farklı noktalardan yaraladığı gerçeği çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. Bu kısım, sapmanın çeşitlenme kabiliyetini ve batılın nasıl çoğalarak yayıldığını göstermek için alınmıştır.

İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri –ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız– Şiîliği ve kollarından «Rafıza»yı, Alevîlik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye ulûhiyet konduran dallarına kadar belirtir.

«Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan» mânasına Şiîlik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, «Bırakan» anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Alevîliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulâsa edilebilecek olan Şiîlik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü... Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiîlik bâtılının da bölümleri öyle; ve sayısız bâtılını ilân etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!... Bu bölümleri teker teker ele almaya lüzum görmüyor ve hangi inanışın hangi kola ait olduğunu belirtmeden, ifrattakilerin hepsini birden Şiîlik ve Alevîlik dairesine alarak gösteriyoruz.

En başta İbn-i Sebe kolu olarak Haricîlerden başlayıp Hazret-i Ali’nin hilâfeti boyunca süren ve Şiîlik mektebinin temelini kuran cereyan... Hazret-i Ali’yi ilâh ve Cebrail’i yanılmış bilenler... (Bu rivayet İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin tasdikinde olduğuna göre, vâki...)

Büyük imameti, yani devlet reisliğini, Hazret-i Ali ve soyundan kabul edip, başkalarını o makama müstehak görmeyenler ve Peygamber soyu haklarının gaspedilmiş olduğunu iddia edenler.

«İsna Aşeriyye» adı altında Hazret-i Ali soyundan «12 İmam» nazariyesini güdenler ve hepsini birden insanüstü sayanlar... Bu imamlardan onikincisi, nazarlarında gâip ve son zamanlarda zuhuru bildirilen Mehdi’yi temsil etmekte...

«Tenasuh»a, ölümden sonra ruhun başka cesetlere hulûlüne inananlar; Allah’ı insan şeklinde hayal edip zamanla yıprandığını, yalnız yüzünün kaldığını, ruhunun da Ali’ye geçtiğini öne sürenler...

Her şeyi bâtına, içyüze bağlayanlar ve zâhire, dış yüze ait bütün yasakları ve emirleri inkâr edenler...

Hazret-i Ali’nin öldürülmediğini, ölmediğini, yerine şeytanın öldürüldüğünü ve onun göğe kaldırıldığını, bulutlarla sarılı olduğunu, «şimşek onun kamçısı ve gök gürültüsü sesidir!» iddiasında bulunanlar... Dünyanın en galiz teşbihiyle, Allah’ın Resulünü, iki karganın birbirine benzediği kadar Hazret-i Ali’ye benzetip vahy meleğini bu yüzden şaşırmış ve Kur’anı Ali yerine Peygambere indirmiş sananlar...

Hazret-i Ali’yi ilâh kabul ettikten sonra, onun, Peygamberi Resul olarak gönderdiğini fakat Resulün insanları Ali’ye bağlayacağı yerde kendisine bağladığını iddia etmeye dek gidenler...

Daha neler ve neler!.. Başıboş hayalin en süflî madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvî mâna ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar...

Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik budur; ve onlardan «mutedil» diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi «tafdil-üstün tutma» yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allahı, Resulünü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, «El-küfrü milletün vâhide - Küfür tek bir millettir!» hükmü altındadır.

Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsanî ve şeytanî fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehâsının tesiriyle İslâmda ilk defa büyük sapık kol Şiîlik, o gidişin ismidir ki, Haricîlerin kurduğu sığ ve kaba küfre dayalı baş kaldırma zemini üzerinde yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadî hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride –belki bugün– arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.

DEVLETLEŞEN ŞİÎLİK

Bir sapkınlığın fantezi seviyesinden çıkıp siyasî iktidar hâline gelmesi, tahribatın katlanması demektir. Bu bölüm, itikadî bozulmanın nasıl devletleşebildiğini ve ümmete karşı organize bir güç hâline dönüşebildiğini göstermek maksadıyla iktibas edilmiştir.

Kol kol, isim isim üzerlerinde durmaksızın ve bağlı oldukları şahısları göstermeksizin, itikat şekilleri halinde kısaca çerçevelediğimiz Şiîlik, bazı ellerde birtakım huruç hareketleri kaydettikten sonra, çoğunda olduğu gibi sahiplerinin ismini taşıyan bir şube olarak Hicri Üçüncü Asırda, Irak taraflarında ve «Kırâmıta» ismi altında bir devletçik kurdu. Şiîliğin en mecnun kolu İsmailiyeden bir dal olan Kırâmıta topluluğu bir asır kadar kendi havzasında hükümranlığını sürdürdü, Sünnet ve Cemaat ehline yapmadığı zulüm bırakmadı; Mekke’yi bastı, binlerce hacıyı kılıçtan geçirdi ve «Hacer-i Esvet»i söküp Irak’a götürdü. Hicri 378 yılında ortadan kaldırıldı.

Ayrıca Mısır’da Fâtımiler...

Şiî kollarından asıl devletleşebilen ciddi örnek, (Hicri 473) Hasan Sabbah isimli bir mecnunun bayrağını açtığı doğrudan doğruya İsmailiye, bir ismiyle de Bâtınıye şubesidir.

– «Cevizin içiyle kabuğu gibi Kur’an’ın bir bâtını (içi), bir de zâhiri (dışı) vardır. İş bâtındadır ve zâhirdeki emirler ve yasaklar vardır. Bâtına bağlananlar murada zahmetsiz ve eziyetsiz erer. Haram diye bir şey yoktur ve her şey helaldir. Şeriat sahibi Peygamberler yedidir; bunlar Adem, Nuh, İbrahim, Nusa, İsa, (M...) ile altıya ermiştir; yedincisi ise Mehdi’dir ve gelecektir. Allah vardır, alimdir, kudretlidir!»

Ve tespitinin bile kaleme giran geleceği daha neler!.. Mesela:

«–Kadın, adetten sonra namazını kaza etmez de orucunu kaza eder, nasıl olur? İdrar meniden daha pisken guslü gerektirmez de öbürü gerektirir, niçin? Bazı namazlar ne yüzden 4 rekât da bazıları 3 veya 2?..»

Ruh emrine basit bir ölçü aleti olan aklın hangi sapıklığa kadar memur edilebileceğini göstermekte eşsiz bir (manyak) olan Hasan Sabbah, İran’ın meşhur nasipsiz şairlerinden Ömer Hayyam ve Selçuklu vezirlerinden Nizamülmülk ile mektep arkadaşlığı etmiş ve Alparslan’ın himayesine ermişken, Selçuklularla bozuşmuş, oradan Mısır’a kaçmış, Şiî Fatımîlerden himaye görmüş ve Fars illerinde, – nice büyük din adamına beşik olmakla maruf ve bu defa küfrün en şiddetlisine maruz– öz memleketi Rey şehrinde başına birtakım tımarhanelikleri toplayarak bazı zaptedilmez kaleleri basmış̧, düşürmüş, üzerine gelen Selçuklulara karşı durabilmiş ve devleti yedinci asrın ortasına kadar 181 yıl ayakta kalabilmiş̧ bir adam.....

«Kartal yuvası» mânasına, dik kayalıklar üstünde «Alamut» kalesi... Bu kalede bağlılarının, bir işaretiyle kendilerini kale burçlarından aşağı attığı, kuduz fikir ve gözü karalıkta ve cahil yığınları büyülemekte eşsiz bu adam, Şiîliğin Rahmânilikten Şeytaniliğe aktarma edilen, Bizans, Fars ve Yahudi kırması «İlhad-küfür» aksiyoncularının başında gelir.

İmam Cafer-i Sadık Hazretlerinin büyük oğlu İsmail’i son imam tanıdıkları için «İsmailiye» ismini alan, sadece 7 imam kabul ettiklerinden «Sebiyye-Yedicilik» diye adlandırılan ve zâhir ölçülerini reddetmelerinden ötürü «Batınıyye» diye de yaftalanan bu fırka, Useyrîler, Dürzîler üzerinde dahi tesir sahibidir.

Gerisi, Hicri Onuncusu Asır başlarında, Şah İsmail Safevî’nin resmen Şiîliği ilân etmesiyle bu mezhebe yataklık eden ve başta Yavuz Sultan Selim, Osmanlı Padişahlarını bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Alevîliği sokan Farslar... Fars tipi, İslâm’ı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.

(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 70-77)

İBN-İ TEYMİYYE

Bu bahis, zahircilik, akılcılık ve nasçılığın nasıl ortak bir zeminde buluştuğunu göstermek için seçilmiştir. İbn-i Teymiyye çizgisi, modern selefîliğin ve vehhabîliğin fikrî arka planını anlamak bakımından kilit bir yerde durmaktadır.

Şimdi bütün bu yolu kaybedişlerin, çamura saplanışların, her şeyi beş hasseden ibaret kuru akıl çerçevesine döküşlerin; ona da nasıl inandıkları ayrı bir mesele teşkil etmek üzere “Nas-Kur’an hükmü” dışında hiçbir şey kabul etmeyişlerin ve Kur’an’ı kuru akılla göründüğü gibi ele alışların baş temsilcisi İbn-i Teymiye’ye sıra geliyor.

Sekizinci Hicrî Asrın bu kuru kafası, kendisinden birkaç asır ilerideki Vehhabiliğe, ondan bir asır sonra da Mısırlı Muhammed Abduh ve Efganlı Cemaleddin’e (Cemaleddin-i Efgani) uzaktan ve yakından ana zemini kurmuş ve İslâm’ı yıkılmak üzere bir bina farzedip onu dışından payandalamak isteyen daha sonraki (reform)culara doğrudan doğruya veya dolayısıyla dayanak olmuştur.

Bir âlim, evet... Fakat... Kuru, hedefini şaşkın, sır âleminin vecde düşürücü müşahedesini kaybetmiş ve derinliğine hikmet ufuklarını karanlığa boğmuş bir ilim, hiçbir şey bilmemekten daha kötüdür. İbn-i Teymiye bu ikinci sınıfın baş örneğidir; ve mesleği, kısaca, şeriatı dış çehresiyle ele almak, onu uzunluğuna ve genişliğine ele alırken derinliğinden mahrum ederek hacminden uzaklaştırmak ve sathî haline getirmek ve bu yolda İslâm’a bir nevi maddecilik ve kuru akılcılık getirmeye kalkışmış olmaktır. Yani İbn-i Teymiye, şeriatı doğrulayıcı akıla, onun gördüğünden ötesini kabul etmemekle, farkında olmaksızın bir nevi selâhiyet ve hâkimiyet tanımış oluyor ki, akla böyle bir selâhiyet ve hâkimiyet tanımak, hem aklı, hem imanı anlamamak ve dalâletin en dipsizine düşmek oluyor. Eğer insan “ben Kur’an-ı aklımla tefsir ederim” dese de tefsiri Beyzavî Tefsirinin aynı olsa yine küfürdedir. Aynı akılla Allah’ı inkâr edenler, ters tarafından İbn-i Teymiye ile aynı daire içinde mahpusturlar.

Bu bahis gayet girift ve uzundur ve İbn-i Teymiye mektebinin bazı ihtilâlleri, hatta son zamanlarda yurdumuzda talebe kaydetmeye kadar giden sirayetleri ve kolayca yerleşme avantajı bakımından ne kadar üzerinde durulsa yeridir. Akla bahşedilen öyle bir kolaylık ve ucuzluk ki, yarım akıllara İlâhî esrara karşı bir nevi horozlanma sevdasını veriyor, İlâhî esrarı çözülmüş şifre kâğıtları halinde sepete attırdığının farkında olmuyor, ve işte bu hâliyle günümüzde İslâm Enstitülerine kadar sızmış ve bazı gruplar arasında modalaşmış bulunuyor.

Tasavvufu inkâr etmek, Resûller Resûlünün rûhâniyet ve bâtınını tanımamaya varır ki, hem de sözde şeriatten yana görünmenin maskesi altında top yekûn ve en hain şekilde küfre ulaşır. Bu gibilerin (diyalektik) tekerrürleri ise, (Sokrates)in buluşiyle, flüt çalana inanıp da flüte inanmamak derecesinde hayâlî bir abes ve hamakat teşkil eder. Anlaşılmazına inanıyor da onun tecellilerindeki sınırlılık ve gizliliğe inanmıyor!!!

Koca İmam-ı Gazalî… Aklı akılla tükettikten sonra şöyle der:

“— Aklın hudut noktasına vardım ve gördüm ki, onunla erişmek boş hayal... Peygamberin ruh feyzine yapışmaktan ibaret her şey... Öyle yaptım ve kurtuldum. Peygamberlik tavrı aklın ötesidir.”

Bunlarsa aklı tüketip ötesine geçenler değil, en iptidâî aklın tükettikleri...

“İbn-i Teymiye, dini içinden zedeleyen kâfir...”

Bu sözü, ben söylemiyorum; “Altun Silsile”nin 33’üncü halkası, 14’üncü Hicrî ve 20’nci Milâdî Asrın «irşad kutbu» söylüyor.

Kocakarıların hayal aynasındaki mevhum çizgilerle, Allahın esrar perdesindeki sonsuzluk nakışları ve tasavvufun sahtesiyle gerçeği arasında ayırd edici meleke, işte İbn-i Teymiye’de mevcut olmayan selim akıl ve mümin kalbleri ışıldatıcı ilâhî nurdur.

Nur yoksunu, o...

(Türkiye’nin Manzarası, Necip Fazıl Kısakürek, s. 127-129)

İBN-İ TEYMİYYE

Burada hedef, İbn-i Teymiyye’nin sadece tarihî bir şahsiyet olmadığını; günümüz İslâm dünyasında hâlâ etkisini sürdüren bozuk bir zihniyetin kurucu figürü olduğunu ortaya koymaktır. Bu yüzden bahis derinleştirilerek ikinci kez ele alınmıştır.

İbn-i Teymiyye, aklı çıkmaz sokaklara sürücü ve güya mantık zırhı içinde yürütücü ve topyekûn insan ve kâinatı kaybettirici nazariyelerinin, kendisinden 4 asır sonra Batı materyalizmasına akraba bir mahiyet kazanmasına ve arınmasını bekleyen İslâm’ı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile olmasaydı ele alınmaya değmezdi. Fakat belirttiğimiz hususiyetleri bakımından, İslâmî arınma dâvasının en büyük düşmanları arasında yer alıyor ve kozasında ölen bir böcek gibi eserlerinin ölü muhafazası içinde bırakılmaya gelmez bir mahiyet arz ediyor.

Bugünkü Vehhâbiliğin, başıboş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mânâ zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya, yahut dolayısıyla babası İbn-i Teymiyye’dir ve onu “İslâm materyalisti” diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı, içine düştüğü tezat kuyusunu sadece her şeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa, en büyük tezat içinde küfür... Allah’a, yani gâibe inanan, böylece gâibler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış, nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur’an’dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve Yaratıcıya insanî vasıflar verir?

Bütün bu verdiğimiz bilgiler, gerçeğe öylesine uygundur ki, Batı kaynaklı ve Cumhuriyet mamulü bir eser olmasına rağmen sanki Sünnet Ehli diliyle konuşuyormuşçasına, Maarif Vekaleti’nin yayınladığı “İslâm Ansiklopedisi”nde bile kayıtlıdır.

İbn-i Teymiyye devri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş zamanlarına tesadüf eder. Merkezini kurduğu yer, Mısır... Mısır sultanının huzurunda bazı din adamlarıyla tartışmalara girişir ve neticede Kahire kalesinde hapse atılır. Bir müddet sonra kurtulur. Mısır’dan çıkar ve aynı yolda devam ettiği için Şam zindanına atılır.

İslâm alimleri İbn-i Teymiyye mevzuunda değişik fikirlere yer vermiş ve bir kısmı onu râfızilik ve küfürle suçlandırırken, bir kısmı da ilmine hayran ve iddialarına taraftarımsı veya sükutî bir tavır takınmışlardır. İbn-i Batuta ve İbn-i Hacer gibi büyükler onun sapıklığına inananlar arasındadır. Buna mukabil, birkaç asır sonra gelecek ve en tehlikeli yolu açacak olan Mısırlı Şeyh M. Abduh tarafından kurulan “Mısır Islahat Fırkası” onun eserlerine kucak açmış ve yerinde görüleceği gibi, İslâm’ı asliyetten inhiraf ettirmekten başka mânaya çekilemez reformculuk cereyanının ilk destekçisi saymıştır.

Kur’an ve Hadîsin zahirine göre itikat ve amel etmek ve bu iki emir kutbunun hakikatine erme yolunda ne “İcma”, ne de “Kıyas” gibi hiçbir vasıta tanımamak, maverâî her anlayış ve görüşü dibinden kazımak ve böylece başta Kur’an ve Hadîs bulunmak üzere topyekûn kâinatı elden çıkarmak ve ebedî helâke yol açmak metodundaki bu adam, birkaç cilt içinde serptiği zehirli tohumların, nihayet bir devlet ve maddecilik dünyasına uygun bir zihniyet ağacı haline gelmesinden başlıca sorumludur.

“Arınma Çağında İslâm”ın da, içten başlıca bozucusu olarak tam bir teşrih ve tahlile tâbi tutulması gereken habâset merkezi...

(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 108)

ABDÜLVEHHAB OĞLU

Vehhabîliğin, soyut fikir olmaktan çıkıp fiilî bir harekete ve nihayet devlet yapısına dönüşmesi, sapkınlığın ulaştığı son merhaleyi göstermektedir. Bu bölüm, teorinin nasıl pratik yıkıma dönüştüğünü somut biçimde göstermek için iktibas edilmiştir.

İbn-i Teymiyye’nin her şeyi zâhire bağlamak ve toprak üstü din mahsullerini toprak altı köklerinden koparmak ve böylece mâverâ idrakine sed çekmek şeklinde çerçeveleyebileceğimiz dünya görüşü, Abdülvehhab Oğlunda (Muhammed Bin Abdülvehhab) içtimaî aksiyona döküldü ve nihayet bugünkü Suudi rejimine kadar uzanarak devletleşti.

18. Asrın başında doğup sonuna doğru 90 yaşlarında ölen Abdülvehhab Oğlu (Hicri 1111-1206), dünyaya geldiği Der’iyye isimli köyden çıkıp İslâmî fikir ve ilim (site)si Medine’ye geldi ve tahsiline orada koyuldu.

Garip bir genç... Din ve iman bahsinde ileri -geri lâflar eder ve o güne kadar İslâm’ın takip ettiği rotaya, bir bakıma ölçülere sımsıkı bir intibak, bir bakıma da onları temelinden tahrip gözüyle bakar.

Her şeyi dış plâna ve kör nefsaniyetine irca ettirici kaba aklına tâbi kıldırıcı bir fikir tavrı belirtir. Bu eda karşısında hocalarının intibaı şudur:

– Bu delikanlıdan ileride bir sapık çıkacağı kokusu geliyor!

Böyle oldu; Abdülvehhab Oğlu, adamını İbn-i Teymiyye’de buldu ve onun fikirleriyle hak mezhep sahibi Ahmed Bin Hanbel’in ölçülerini, arada hiçbir kimyevî alâka gözetmeksizin birbirine katarak Nasreddin Hoca’nın «balla sarımsağı karıştırarak yemeyi ben icat ettim ama ben de beğenmedim!» sözüne eş, yenmez ve yutulmaz bir mezhep yuğurmaya kalkıştı.

İşte tek cümle içinde Vehhabilik!...

Bugünün Vehhabi güdücülerine soracak olursanız «Vehhabi değiliz!» demezler de «Hanbeliyiz!» derler. Yani bal ve sarımsak katışığını bal cephesinden göstermeye bakarlar. Halbuki onların zâhirde sıhhat ve asabiyetle tatbik sevdasında oldukları Hanbelilik binası, Vehhabi itikadı arsasında yer bulamaz. Bu bedahet ölçüsü de bir türlü anlatılamaz ve anlaşılamaz.

Abdülvehhab Oğluna ilk karşı çıkan, babası ve kardeşi oldu. Fakat telkinlerini dinletemediler. Aksine, o kendi sapık anlayışını bâdiye araplarına telkin etmek için 30 küsur yaşlarında Hicaz’ın doğusu yönünde seyahate çıktı ve her tarafta şu sesi yükseltti:

– «Şirki bırakınız ve gerçek tevhid dinine katılınız!»

Bu nidasiyle bütün bâtıl inanışlara olduğu kadar Sünnet ve Cemaat Ehli itikadına da karşı çıkıyor ve «gerçek tevhid» klişesi altında kendi «gayr-i meşru» izdivaç mahsulü mezhebini kastediyordu.

Cahil ve şaşkın çöl insanlarından örülü bir zemin elde edebildi. Yaşı kırkına doğru ilerlerken de bayrağını kaldırdı ve olduğu gibi meydana çıktı.

Necid taraflarında, Osmanlı İmparatorluğu nüfuz dairesinin dışında başı boş, bir hükümetçik kurmuş olan Muhammed İbn-i Suud’a yöneldi ve iğnesini ağzından geçirip burnundan çıkararak ona sapık görüşlerini yamayabildi.

DEVLETLEŞME

İbn-i Suud, Abdülvehhab Oğlu’nu baştacı kıldı ve ona kafasındaki din anlayışının idare merkezini teslim etti. Artık İbn-i Abdülvehhab, sapık dünyasının mânada olsun, saltanat makamındadır ve mezhebini devletleştirme yolunda...

Hadise, çölü bir göle benzetecek olursak, Necid’de sulara atılan bir kayanın halka halka dalgalanması gibi Hicaz ve civarını ürpertti. 18. Asır boyunca «ha gitti, ha gidecek!» şeklinde bir (koma) hali yaşayan Osmanlı devletine, ancak biraz sonra aklı başına gelmek üzere, mühim ve nazik görünemedi, başlar başlamaz tepelenemedi ve çığlaşmaya yüz tuttu.

Çok geçmeden İbn-i Suud öldü, yerine oğlu Abdülaziz geçti ve henüz taarruza kalkmamış bulunan Vehhabiliği, Suudilik üniforması içinde Arabistan’ın büyük bir kısmına yaydı.

Yine Osmanlı Devletinde bir davranış yok...

Abdülaziz, sırtında İbn-i Abdülvahhab’ı itici parmağı Halifeliğini ilân etmeye kadar gitti.

Binalarını yükseltmek için kesmeye mecbur oldukları ağaçlar gibi, Sünnet Ehli ileri gelenlerinden koparılmadık kafa bırakmadılar. Yine karşılarında ciddi bir tepki mevcut değil.

19. Asır başında Kerbelâ’ya saldırmayı bile göze aldılar ve ancak İran hükümetinin korkutuşuyla durakladılar. Osmanlı İmparatorluğunun nazik havzalarından Tâif’i kuşattılar, Tâif kalesini düşürdüler ve halkını, genç, ihtiyar, kadın, bebek, tam mevcudiyle kılınçtan geçirdiler. Türbe, mezar, kitabe, hatıra, dinî manâda mübarek ne varsa yakıp yıktılar. Canavar ağızlarının salyasını akıtmadıkları mübarek nokta bırakmadılar.

Abdülaziz de çok yaşamadı. Bu defa da yerini, oğlu, başka bir Suud aldı ve babası ve dedesiyle açılan yolu daha azgın bir hırsla takip etti. Mekke’de

İslâm ulularına ait bütün mezar ve işaretleri silip süpürdü. Oradan Cidde’ye sarktı, fakat umduğuna eremedi. Orada mukavemet gördü, Osmanlı paşası ve Cidde valisi Şerif Paşa ile Şerif Galib’in kuvvetlerine yenildi ve kaçtı. Ama takip ve tenkil edilemedi, at ve meydan yine onun eline kaldı.

Yemen’e bir heyet göndererek Vehhabiliği kabul etmelerini istedi. Buna mukabil Yemen kadısının fetvâsı bomba gibi patladı:

–Vehhabilik küfürdür!

Abdülaziz oğlu Suud’un ise bu fetvâya cevabı, Medine’deki bütün Sahabi mezarlarını yerle bir etmek ve toprak üstünden silmek oldu. Bugün de aynı vaziyette olarak en büyük Sahabilerin yattığı Bakiy mezarlığı, yıkıntıları bile düzleştirilmemiş bir yangın yerine döndürüldü. Herhalde tepeden inme İlâhî bir hıfz eseri olarak Allah Resulünün mukaddes Ravzasına dokunamadılar; toprak altından bir tünel açıp bu işi yapmayı düşündüler, fakat yapamadılar.

Gaye şu:

Ölülere tevessül edilemez! Yani ölüden bir imdat beklenemez! Ve yani, ruhaniyet diye bir varlık kabul olunamaz!

Küfrün en koyu şekillerinden biri ve İbn-i Teymiyye görüşünün en hain tatbikatı...

Osmanlı hükümdarı ve Müslümanların Halifesi İkinci Mahmud bu defa biraz sonra hakkında Moskoflara el açacağı Mısır’daki valisi Mehmet Ali Paşaya el açtı ve kendisini Vehhabilerden kurtarmasını istedi. Mehmet Ali, bu işi becerdi. Suud İbn-i Abdülaziz’in ölümü üzerine, yine bir Suud melik olunca aynı dâvayı, aynı şiddete yürütürken karşısında Mehmet Ali Paşa ordusunu buldu, yenildi, esir düştü ve İstanbul’a gönderilip avanesiyle beraber asıldı.

Necid’e çekilen Vehhabiler, kökleri bir türlü kurutulamadan üremekte ve türemekte devam ettiler. Araya Tanzimat, Kırım Harbi, Rus Seferi ve daha nice iç ve dış bâdire girdi. Osmanlı Devletinde koca İmparatorluğu dolaşık bir saç gibi tarayıp zapt ve rapt altına alacak bir güç hiçbir zaman peydahlanamadı ve bu hal Birinci Dünya Harbine kadar böylece sürdü.

Birinci Dünya Harbi, kendi havzalarında daima tetikte durmayı ihmal etmeyen Vehhabilerin ekmeğine yağ sürdü. Tek İslâmî devlet ve kudret Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı; Vehhabiler de bu defa ikinci bir Abdülaziz kumandasında (1924) Mekke’ye girdiler, Emir Şerif Hüseyn’i kaçmak zorunda bıraktılar. Şerif Hüseyin’in oğlu Ali, bir müddet Cidde taraflarında Vehhabilere dayandıysa da 1925 sonlarında Cidde limanı Vehhabilere geçti ve Abdülaziz 1926 yılının başlarında kendisini topyekûn Hicaz Kralı ve Necid Sultanı ilân etti ve devletinin adını koydu:

«Suudi Arabistan Kırallığı...»
Gerisi malûm... İki bâtın sonra bugün... Romanları bu kadar...
Manalarına gelince:

VEHHÂBİLİK

(Lenin) nasıl (Marks)ın tatbikçisi olduysa İbn-i Abdülvehhab da, asıl tatbikçi amelesini Suudiler kolunda bularak İbn-i Teymiyye kafasının maddeye nakşedicisi oldu.

Ancak İkinci Abdülhamid devrinde biraz nefes alır ve etrafı görür gibi olan biricik İslâm devletinin zaafından ve onun sahte inkılâpçılar eliyle yediği darbelerden de faydalanarak geldiler.

Gitgide sulandırılan ve usta bir siyaset adamı evvelki Melik devrinde pek dışa vurulmayan Vehhâbilik, nihayet öğretim ve eğitim plânına inhisar ettirilerek politika ve idare perdesinde göze çarptırılmaz oldu.

En kısa ve özlü ifadeyle, nedir şu Vehhâbilik; ve ölçüleri nelerden ibaret?

Vehhâbilik, İbn-i Teymiyye bahsinde kullandığımız tabirle, bir nevi İslâm materyalizmasıdır ve materyalizmanın son durağı Allah’ı tanımamak olduğu halde bunlar tanıdıkları ve en doğru tanımanın kendi mezheplerinde olduğu iddiasındadır. Ruha, ruhaniyete, onun ölüm sonrası devam ve tasarrufuna inanmaksızın Allah’a nasıl inanılabilir, veya Allah’a inanıp da ruh nasıl inkâr edilebilir? Hem göze inan, hem de onun gördüğüne inanma, olur mu?

Sorarsanız «inanıyoruz!» diyeceklerdir. Fakat zoraki bir inanıştan sonra gizli bir inkâr içinde o inanıştan kurtulmaya çabaladıklarını teslim etmeyeceklerdir. İnsanı, öldükten sonra sıfıra ulaşmış kabul edenler, bütün iz ve işaretlerini yeryüzünden silenler ve Allah Resulünü ziyareti bile günah sayıcı bir anlayıştan gelenler, hangi tevil yoluna saparlarsa sapsınlar, öteleri, ötelerin hikmetlerini kabul etmemek mevkiindedirler. Hendese dâvalarında olduğu gibi, onların zâhirde bu derece mübalağalı görünmeyen ölçü çizgilerini uzatacak olursanız teslim edeceksiniz ki anlayışları, «semaların ve arzın nuru» olduğunu bildiren Allah’ı, nurundan ayırmaya kalkmaktan başka bir şey değildir.

Ve bu ana nokta etrafında şu ölçüler:

Hiçbir inceliğine nüfuz etmeksizin sadece kitap ve Sünnete bağlanmak iddiası ve «İcmâ» ve «kıyas» gibi iki hayatî vasıtanın kökünden iptali...

Kendilerinin bir de «selefiye»cilik iddiasiyle Sahabiler yolunda gittikleri yalanı ve Vehhabilik dışındakilerin küfürle suçlandırılması... Birtakım hurafeler ve uydurmalarla bir arada Sünnet Ehli itikadınca makbul bazı esrar tecellilerinin, tesbih çekmeye kadar şirk sayılması...

Tasavvufun topyekûn inkârı ve iç âleme kapıların tamamen kapalı tutulması...

Netice, uçurtmanın kafasını kesip kuyruğunu havada durdurmaya çalışmak derecesinde bir abes davranışile dış dünya ve dış şekillere mıhlanıp kabukta pas tutma ve özde çürümenin, son iki asır boyunca -güya modern- dalâlet mektebi...

Bugün, biraz da kendilerinin hicap duymaya başladıkları bu mektep, ruhundan uzak bulundukları mukaddes şeriatı anlamadan tatbik etmekte bazı başarılar kaydediyorsa, bunu kendilerine ait bir başarı değil, sadece nâdan ellerde bile şeriate bağlı bir kıymet bilmek gerekir.

Buhari ve Müslim gibi iki emin ve temiz kaynağın bir arada rivayet ettikleri bir hadis, Vehhabiliği ve onun vatanını belirtmiş olmakta mucize çapındadır.

Allah’ın Resulü mübarek parmaklarını Necid istikametine döndürüp buyuruyorlar.

– «Fitne, münafıklık, fesat, dinsizlik, karışıklık, bozgunculuk, işte bu yönden gelecektir!»

Başka bir kıymet hükmüne ne hacet!..

(Doğru Yolun Sapık Kolları, Necip Fazıl Kısakürek, s. 120-126)

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }