Râbıta esrarın esrarıdır. Ve zahir ehli tarafından birtakım itirazlar görmüş bir mesele... Fakat bâtın ehli bunu cevaplandırmıştır.
Râbıta çok mühim bir dâva... Râbıta, fena fillah (Allah'ta fani olmak) makamına ulaşmış -ulaşmamışsa râbıta eden de yandı, ettiren de... Hele ettiren- mürşide, onun hayalini hiçbir an kaybetmeden kendini mürşit halinde görünceye kadar... İki türlüsü var... Biri, kalbini geniş bir dehliz farzeder, mürit... Eğer zayıf bir müritse böyle başlar. Ve o dehlizden pirini geliyor gibi görür. Namazında, zikrinde, niyazında, her ân kalbindeki dehlizden mürşit gelmektedir. Zor olanı "telebbüsî râbıta"dır. Telebbüs, giyinme, giyme demek... "Telebbüsî râbıta" da mürşidin kılığına girmek... Yani öyle olacaksınız ki, eliniz acaba onun eli mi, diye düşüneceksiniz. Tabiî bu iş sahtekârlıkla olmaz.
Râbıta onda erimek... Mürşitte... Ve çok ince bir sır...
Şimdi râbıtanın hakikatini anlatayım size... Ashabta bütün râbıta Allah Resûlünedir. Râbıta o kadar yerleşmişti ki, Hazret-i Ebu Bekir, hususî hallerinde, yani en zarurî hacet hallerinde bile râbıtadan kurtulamadığından şikâyet ettiğinde, Allah'ın Resûlünden aldığı cevap tebessümdü.
Tebessüm ve şu söz:
"- Ne güzel."
Bu da işin hakikatinin tam tecellisi...
Râbıtaya itiraz felâkettir. Çünkü leblebi kafalılar zannederler ki, râbıta demek şeyhini mübalağa ile büyütmek, gaye zannetmek! Asla... O şeyhinin kılığından İlâhî huzura doğru çıkmak için bir bilet almaktan başka bir şey değil...
Sırası gelmişken kaydedelim. Günün ucuz, gayet ucuz, bayağı ve ahmak inkâr modası içinde bir de formül vardır:
"- Allah'la kul arasına girilir mi?"
Cevap vereyim; siz de söyleyenlere aynı karşılığı verin...
Bana, bunu söyleyen bir profesöre şöyle dedim:
"- Yahu, sen Üsküdar'a gitmek için bile vasıtaya muhtaçsın!.. Bütün beşerî vasıtaları elinden alsam, sen, acaba potin mi giyebilirsin, sigara mı içebilirsin, yemek mi yiyebilirsin?.. İlâhî huzura gitmek için vasıtasızlık ne demek? Elbette vasıtaya ihtiyaç var... Elbette Allah'la kul arasına girilemez! Fakat, Allah'la kul arasında münasebet kademeleri mevcut... Yoksa ey ahmak, Allah'la kul arasına hiç kimse giremez!.."
Girmek mümkün mü ki girilsin!.. Bakın nasıl ucuz bir mantıkla işi ele alıp, nasıl hissettiriyorlar basitliklerini... Bunlar inkâr felsefesinin galiz taraflarıdır. İğrenç... Bu iğrençlikleri alt ederseniz, imanınız tam teşekkül eder.
Râbıta hâşâ, Allah'la kul arasına girmek değil... Hâşâ... Eğer bütün olarak, tüm olarak vasıtaya ihtiyaç olmasaydı, bir tane nebî ve resûl gelmezdi.
Üzerinde fazla duracak değiliz. Vecdimizi konuşturuyoruz. İnkâra cevap vermekle mükellef değiliz şu ân...
Ve râbıta, bir kirliyi temiz hale getire getire makamına tesliminin rejimidir. Baş rejimidir, ana rejimidir.
Velî demiş ki:
"- Siz işkembelerden yapılma çorbaları içiyorsunuz da, bizi, kirli nefsi temizlemekten âciz mi görüyorsunuz?.."
Yani, onun temizlenmesini mümkün görüyorsunuz da, bir nefsin temizlenmesini neden kabûl etmiyorsunuz?.. Ne güzel... Râbıta, o huzura uygun kisveyle çıkmaktır!
Râbıtanın tesirini anlatayım... Kendimi katiyyen misal olarak vermek istemiyorum. Fakat bu tesiri tam ifade için anlatmaya mecburum. Ve hiç de, kolay kolay tesir altında kalan bir insan olmadığımı bildiğim halde...
Bir namazda, Efendi Hazretleriyle beraber bulunduğumuz bir akşam, selâm vereceğim zaman dehşetler içinde ellerimin onun eli olduğunu gördüm. Sonra baktım ki, ellerim yine yerli yerinde... Buradaki sırra dikkat edin! Bu benim için bir makam, bir fazilet değil... Onun kuvveti, onun tesiri...
Şimdi son hüküm: Râbıtasız zikiri erdirici değildir. Fakat zikirsiz râbıta erdiricidir. O kadar kuvvetlidir râbıta... İnsanı alır, götürür yerine...
Hep o daha önce bahsettiğim nur meselesi...
Belki çok mahrem bir nokta ama bunu da anlatmadan geçemiyeceğim:
Bir gün, yine Efendi Hazretleri'nin huzurundaydık. Eyüp'te... Akşam namazı kılındı. Yemeğe indik, çıktık. Oturuyoruz ve konuşuyoruz. Yanında müritleri... Ben onların en hakiriyim ama bana bir lütufkârlığı var... O susuyor, ben konuşuyorum. Mütemadiyen... Diğerleri memnun... Çünkü O'nu ben konuşturuyorum.
Lâf arasında daldım ve içimden aynen şöyle düşündüm, -keramet bahsiyle alâkalıdır bu dikkat edin- dedim ki, "biz ne sefil insanlarız! Geliyoruz buraya, iki-üç saat geçiriyoruz.
Temizleniyoruz. Deminki işkembe misalinde olduğu gibi pamuk haline geliyoruz. Bir kokuşmuş işkembe iken pamuk... Çıkıyoruz, yine atılıyoruz çirkefimizin havuzuna!.. Ne utanmaz adamlarız biz!.."
İçimden düşünüyorum bunları... O susuyor.
Evet; dedim ki, "böyle olmaz bu iş... Bizde bu hassasiyet ve hâlisiyet yok... Bize bir tasarruf lâzım... Bizi olduğumuz yerden alsın, oturtsun hakikate!.. Başka türlü olmaz bu iş!.." Ve birdenbire müthiş bir his... Efendi Hazretlerinde gördüğüm kerametlerin en büyüğü bu, anlıyana... Bir şey oluyorum, ama ne?.. Bir maddî ağrı duymaya başlıyorum. Ama neremde? Onu da bilmiyorum. Bu ağrıyla birlikte tatlı da bir his içindeyim. Fakat nasıl?.. Anlamıyorum. Ve herkes susuyor.
Şöyle bir bakındım kendime... Doğru, ağrı kalbimde... Kalbim bir lâstik olmuş, çekiyorlar sanki... Evet, kalbim çekiliyor. Bu nasıl bir acı?.. Hayali bile imkânsız... Ve nasıl bir lezzet?.. Onu da tarife imkân yok...
Derin bir sessizlik içinde oluyor bunların hepsi... Ve Efendi Hazretleri bana bakıyor. Tam bağıracağım anda birden hissediyorum meseleyi: "Sen mi tasarruf istiyorsun?.. Senin ona takatin var mı?.."
Ve derhal sığınıyorum ruhaniyetine... Kalbim yerine geliyor.
Bunları bir yerde söyleyecek olursak inanmıyanlar arasında, bütün bu anlattıklarımıza hokkabazlık gözüyle bakanlar bulunabilir. Bunlar, hayatımdan, yani bu işin çok çilesini çekmiş adamın hayatından yapraklardır size...
Sonra, müridde, intisaptan ve doğru yola gitmekten başka, birtakım tecelliler başlar. Bunlara "makam" diyoruz. Daha ileri dereceleri var...
Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu, Necip Fazıl Kısakürek, Büyük Doğu Yayınları, 1982, s. 142-145




