İslam tarihi, sadece savaşların ve fetihlerin tarihi değildir; asıl büyük tarih, zihniyetin inşası ve korunması tarihidir. İmam-ı Şafii Hazretleri, İslam düşüncesinin "usul" (metodoloji) noktasında bir fetret devri yaşadığı, akıl ile naklin (hadisin) birbirine karşı birer silah gibi kullanıldığı bir dönemde ortaya çıkmıştır. O, dağınıklığı nizamla, kargaşayı hukukla dize getiren bir ilim komutanıdır.

İmam Şafii Hazretleri'nin doğumu

Hicri 150 yılı, İslam ilim dünyası için sarsıcı bir yıldır. Kufe'de, İslam hukukunun dev ismi İmam-ı Azam Ebu Hanife vefat etmiştir. Aynı yılın aynı günlerinde, Filistin’in Gazze toprağında bir yetim dünyaya gelir: Muhammed bin İdris.

Bu tevafuk, ilim geleneğinde "Bir güneş batarken bir başkası doğuyor" şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bu yeni doğan güneş, Kureyş asaletini damarlarında taşımaktadır. Soyu, Peygamber Efendimiz (sav) ile Abdülmenaf’ta birleşir. Bu neseb bağı, ona sadece bir şeref değil, aynı zamanda omuzlarına ağır bir "Lisan-ı Peygamberi" muhafaza yükü bindirmiştir.

Çöl hayatında saf Arapça'ya nüfuzu

İki yaşında babasız kalan İmam Şafii, annesi tarafından Mekke’ye getirildiğinde maddi durumları perişan denecek kadar kısıtlıydı. Ancak onun annesi, oğlunun sıradan bir çocuk değil, bir istikbal olduğunu seziyordu. Şafii, daha yedi yaşında Kur’an-ı Kerim’i ezberleyerek "Hafız" mertebesine ulaştı.

Fakat onu diğerlerinden ayıran asıl hamle, 10 yıl sürecek olan çöl hayatıdır. Huzeysl kabilesinin içine, çölün en saf, en bozulmamış Arapçasının konuşulduğu yere gitti. Kur’an ve Sünnet’in "lafzını" anlamak için, o lafzın indiği dilin en saf haline ihtiyaç vardı. Şafii, orada sadece dil öğrenmedi; Arap şiirini, edebiyatını ve o günkü toplumun sosyolojisini iliklerine kadar çekti. Dönemin dilcisi Asmai, "Huzeyl lehçesini biz Şafii’den düzelttik" diyecektir.

Kağıtsız Alimin Kemik Kitabeleri

Mekke’ye döndüğünde hırsı daha da artmıştı. Kağıt alacak parası yoktu. Devlet divanlarından atılan kullanılmış kağıtları toplar, sokaklarda bulduğu deve kemiklerinin ve düzgün taşların üzerine hadisleri nakşederdi. O kemikler, daha sonra İslam dünyasının en büyük kütüphanesinin temel taşları olacaktı. Onu görenler, "Bu çocuk ya bir dahi ya da bir deli" diyordu. O ise, vahyin ağırlığını taşıyacak zihni bir müktesebat inşa ediyordu.

Müftülük İcazeti: 15 Yaşında Bir Deha

Onun zekası o kadar keskindi ki, hocası Müslim bin Halid ez-Zenci, o henüz 15 yaşındayken kendisine: "Ey Muhammed! Artık fetva ver, vallahi senin için fetva verme zamanı gelmiştir" dedi.

15 yaşındaki bir gencin, İslam dünyasının kalbi Mekke’de fetva makamına oturması, sıradan bir zeka ile açıklanamaz. Bu, ilahi bir sevk ve idaredir. Ancak Şafii, "Ben oldum" demedi. Onun asıl büyük yolculuğu, Medine’ye, "İmam-ı Darü’l Hicre" olan İmam Malik’e doğru başlayacaktı.

İmam Malik’in Huzurunda

Mekke’deki tahsilini tamamlayan genç Şafii’nin gözü, Efendimiz'in (sav) şehri Medine’dedir. Orada, o devrin en büyük otoritesi, "Medine’nin İmamı" sıfatıyla anılan İmam Malik bin Enes bulunmaktadır. Şafii, bu büyük deryaya hazırlıksız girmek istemez. Medine yoluna düşmeden önce, İmam Malik’in meşhur hadis eseri Muvatta’yı ödünç alır ve sadece dokuz günde baştan sona ezberler.

Medine’ye vardığında, İmam Malik’in o vakarlı ve heybetli meclisine girer. İmam Malik, bu zeki genci gördüğünde ferasetiyle durumu anlar ve ona şu tarihi ikazı yapar:

"Muhammed! Allah senin kalbine bir nur atmış, onu günahlarla söndürme!"

İmam Şafii, hocasından Muvatta’yı okumaya başladığında, İmam Malik onun kıraatinden, dilindeki fesaatten ve hadisleri kavrayışından öyle etkilenir ki, ders bitiminde onu yanına alır. Şafii, İmam Malik’in vefatına kadar (Hicri 179) onun yanında kalır. Bu dönem, Şafii’nin "Ehl-i Hadis" (Hadis ekolü) zihniyetini, yani naklin otoritesini bizzat kaynağından öğrendiği dönemdir.

Irak’a Yolculuk: Akıl ve Kıyas ile Tanışma

İmam Malik’in vefatından sonra Şafii için yeni bir ufuk açılır. Kader onu Bağdat’a, yani İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ilminin mirasçılarına götürür. Bağdat, o dönemde "Ehl-i Re'y"in, yani hukuki meseleleri akıl, kıyas ve istihsan ile çözen ekolün merkezidir.

Şafii, burada İmam-ı Azam’ın en büyük talebelerinden olan İmam Muhammed bin Hasan eş-Şeybani ile tanışır. İmam Muhammed, devrin en büyük hukukçularından biridir. Şafii, ondan Irak fıkhını öğrenmeye başlar. Öyle bir hırsla çalışır ki, İmam Muhammed’in kitaplarını yazmak için çok büyük paralar harcar ve gece gündüz bu metinleri şerh eder.

İmam Şafii, hem Medine’nin hadis merkezli yapısını hem de Bağdat’ın akıl merkezli yapısını "içeriden" öğrenmiştir. O, her iki tarafın da zayıf ve güçlü yönlerini bizzat o mekteplerin kürsülerinde oturarak görmüştür. İşte bu "çift kanatlılık", onu "Fıkıh Usulü" devrimine hazırlayan asıl unsurdur.

Fikri Bir Zaruret: "Yeni Bir Yol" Lazım!

O yıllarda İslam dünyasında fikri bir kutuplaşma vardı. Bir yanda "Sadece hadise bakarım, akla gerek yok" diyenler, diğer yanda "Akıl ve kıyas her şeydir, hadislerin sıhhati tartışmalıdır" diyenler... Bu durum, ümmetin hukuki ve zihni parçalanmasına yol açıyordu.

İmam Şafii, bu iki zıt kutbu birleştirecek, hadisi "merkez" yapıp aklı onun "hizmetkarı" kılacak muazzam bir terkibe girişti. O, hadisçilere fıkhı (derin anlayışı), fıkıhçılara ise hadisin otoritesini öğretti.

Bağdat’taki Büyük Münazaralar

Şafii, Bağdat’ta sadece öğrenci değildi. Kısa sürede öyle bir mertebeye ulaştı ki, İmam-ı Azam’ın talebeleriyle en zorlu meseleleri tartışmaya başladı. Onun tartışma üslubu, kırıcılıktan uzak ama hakikat noktasında tavizsizdi. Meşhurdur ki, o birisiyle tartışırken asla "Ben galip geleyim" diye değil, "Hakikat kimin ağzından çıkarsa ona tabi olayım" diye dua ederdi.

Ancak bu ilmi yükseliş, bazı çevreleri rahatsız etti. Yemen’de valilik yaparken adaletten sapmaması, yolsuzluklara göz yummaması ve Ehli-i Beyt’e olan sevgisi (Rafızilikle alakası olmayan, ehli sünnet dairesindeki bir muhabbet), siyasi rakipleri tarafından "devlet aleyhine isyan" olarak ihbar edildi.

Zincirlere Vurulan Hakikat ve Hikmetli Tavır

İmam Şafii, Yemen’den Bağdat’a, Halife Harun Reşid’in huzuruna boynuna zincirler vurularak getirildi. Yanındaki dokuz kişi idam edildi. Sıra ona geldiğinde, Halife’nin karşısında öyle bir savunma, öyle bir ilmi vakarlı duruş sergiledi ki, Harun Reşid onun sadece masum olduğunu değil, ümmetin en büyük alimi olduğunu anladı. Onu serbest bıraktı ve ikramlarda bulundu.

Bu olay, "Alimin devlete karşı vazifesi ve duruşu nedir?" sorusunun cevabıdır. Şafii, canı pahasına adaleti savunmuş, ancak meşru otoriteye karşı da fitne çıkarmamıştır. O, hem bir hukukçu hem de bir devlet adamı ferasetine sahiptir.

Sistemsizlikten Nizama Geçiş

İmam Şafii Bağdat’a ikinci kez geldiğinde, İslam dünyası ilmi bir kaosun eşiğindeydi. Ayetler ve hadisler ortadaydı ancak "Hangi hadis neye göre esas alınacak?", "Ayetin genel hükmü hadisle tahsis edilebilir mi?", "Kıyasın sınırı neresidir?" gibi soruların yazılı, sistemli bir cevabı yoktu. Her alim kendi sezgisi ve hocasından gördüğü tarzla hüküm veriyordu.

İşte tam bu noktada, devrin büyük hadisçisi Abdurrahman bin Mehdi, İmam Şafii’ye bir mektup yazarak; Kur’an’ın manalarını, hadislerin kabul şartlarını, icma ve kıyası açıklayan bir kitap yazmasını rica etti. Bu istek, İslam hukuk tarihinin en büyük kırılma noktası olan "Er-Risale" kitabının doğuşuna vesile oldu.

Er-Risale ve Fıkıh Usulü'nün doğuşu

İmam Şafii, bu eserle bugün "Fıkıh Usulü" dediğimiz bilim dalını tek başına kurdu. Bu, sadece bir kitap değil, Müslüman zihni için bir "Düşünme Metodolojisi" idi.

İmam Şafii bu eserinde şu dört sarsılmaz rüknü sistemleştirdi:

  • Kitab (Kur’an): Her şeyin aslıdır. Ancak Kur’an’ın anlaşılması için Sünnet’in rehberliği şarttır.

  • Sünnet: Şafii, "Sünnet, Kitab'ın bir benzeridir" diyerek hadisleri inkar eden veya hafife alan akımların (o dönemin mutezile ve benzeri fırkalarının) önünü kesti. "Sahih bir hadis varsa, o benim mezhebimdir" diyerek usulü hadis üzerine bina etti.

  • İcma: Ümmetin alimlerinin bir meseledeki ittifakının yanılmaz bir delil olduğunu hukuki bir zemine oturttu.

  • Kıyas: Hakkında hüküm olmayan bir meseleyi, benzer bir hükümle ilişkilendirme sanatını, "rastgele yorum" olmaktan çıkarıp katı kurallara bağladı.

Aklı vahiyle terbiye etmek

İmam Şafii, aklı asla çöpe atmadı ama aklı "vahiyle terbiye" etti. Ona göre akıl, nassın (ayet ve hadisin) önüne geçemezdi; aksine nassı anlamak için bir araçtı.

O, "İstihsan" (alimlerin kendi güzel buldukları hükmü tercih etmesi) yöntemini sert bir dille eleştirdi ve meşhur "İstihsan yapan, kendi başına kanun koymuş (şeriat vaz etmiş) gibidir" sözünü söyledi. Bu çıkış, İslam hukukunun keyfiliğe kapılmasını engelleyen en büyük bentlerden biri olmuştur.

Bağdat Dönemi: El-Kavlül Kadim (Eski Görüşler)

İmam Şafii’nin Bağdat’ta kaldığı süre boyunca oluşturduğu bu muazzam külliyat ve verdiği fetvalar, Şafii mezhebinin ilk evresini oluşturur. Buna literatürde "Kavl-i Kadim" denir. Bu dönemde o, Irak fıkhının o kıvrak zekasıyla Medine hadisçiliğinin vakur duruşunu birleştirmiş, Bağdat sokaklarında "Hadisçilerin yardımcısı" lakabıyla anılmaya başlanmıştı.

İmam Ahmet bin Hanbel ile yollarının kesişmesi

Bu dönemde bir başka dev isimle, İmam Ahmed bin Hanbel ile yolları kesişir. Ahmed bin Hanbel, Şafii’den dersler almış ve onun hakkında: "Şafii, bizim için karanlıkta bir fener, dertlere devadır" demiştir. Şafii ise talebesi Ahmed bin Hanbel’in takvasını ve hadis bilgisini her zaman övmüştür.

Bu iki imamın dostluğu, ehli sünnet içindeki farklı meşreplerin nasıl bir "ana gövde" (sevad-ı azam) oluşturduğunun en güzel örneğidir. Tartışırlar, farklı düşünürler ama hakikatin merkezinde tek yürek olurlar.

Mısır hicreti

Bağdat’taki ilmi zirvesine rağmen, İmam Şafii orada kalmadı. Abbasiler içindeki siyasi çalkantılar ve fikir dünyasındaki değişimler onu yeni bir ufka, Mısır’a sürükledi. Hicri 199 yılında Mısır’a vardığında, hayatının en verimli ve mezhebinin asıl şeklini alacağı son beş yılı başlayacaktı.

İmam Şafii, Hicri 199 yılında Bağdat’tan ayrılıp Mısır’a geçtiğinde, aslında sadece bir şehirden diğerine gitmiyordu; o, İslam ilimlerinin farklı bir sosyolojik zeminine adım atıyordu. Mısır, o dönemde hem İmam Malik’in talebelerinin güçlü olduğu bir merkez hem de Akdeniz havzasının farklı örf ve adetlerinin harmanlandığı bir coğrafyaydı.

Şafii buraya geldiğinde, Bağdat’ta yazdığı ve "Kavl-i Kadim" (Eski Görüş) olarak bilinen pek çok fetvasını yeniden gözden geçirme ihtiyacı hissetti.

Kavl-i Cedid: İlmin Hayatla İmtihanı

Bugün pek çok modern hukukçunun "sosyolojik hukuk" dediği şeyi, İmam Şafii bin küsur yıl önce bizzat tatbik etti. Mısır’ın toplumsal yapısını, iklimini, iktisadi hayatını ve oradaki hadis kaynaklarını inceledikçe, bazı meselelerdeki görüşlerini güncelledi.

Bu bir "çelişki" değil, bir "tekamül"dür. İmam Şafii bize şunu öğretti: Asıl olan nass (ayet-hadis) değişmez, ancak o nassın hayata tatbik edildiği zemin (örf ve maslahat) değişirse, hükmün uygulama biçimi de değişebilir. Bu "İslam'a Muhatap Anlayış" hakikatine en güzel örneklerdendir. O, hakikati dondurmamış, onu eşya ve hadiselere nefes aldıracak bir esneklikle (ama usule sadık kalarak) sunmuştur.

"El-Üm": Şafii Fıkhının Temel Direği

İmam Şafii Mısır’da boş durmadı. Talebesi Rebi bin Süleyman’a yazdırdığı muazzam eseri "El-Üm" (Ana Kitap), Şafii fıkhının temel direğidir. Bu eser, sadece kuru bir kanun maddeleri dizisi değildir; içinde münazaralar, itirazlar, deliller ve muazzam bir mantık örgüsü vardır.

Şafii bu kitapta; ibadetten ticarete, aile hukukundan savaş hukukuna kadar her şeyi ilmek ilmek işledi. "El-Üm", İslam dünyasında sistemli fıkhın zirve noktasıdır. Bugün dahi bir hukukçu, bir meseleyi kökünden kavramak istiyorsa, bu dev esere bakmak zorundadır.

İmam Şafii’nin Günlük Nizamı: Vaktin Tanzimi

Aksiyon, disiplinli bir hayattan doğar. İmam Şafii’nin Mısır’daki bir günü, vaktin nasıl bereketlendirileceğine dair bir ders niteliğindedir:

  • Sabah Namazından Kuşluk Vaktine Kadar: Tefsir ve Kur’an ilimleri dersi verirdi.

  • Kuşluktan Öğleye Kadar: Hadis ve fıkıh meclisi kurardı.

  • Öğleden Sonra: Arap dili, edebiyat ve şiir üzerine konuşurdu.

  • Akşamdan Sonra: Yazı ve telif işleriyle meşgul olurdu.

Onun meclisinde her sınıftan insan vardı; dilciler dilini, hadisçiler hafızasını, fakihler ise mantığını geliştirmek için oradaydı. O, tek başına bir "İslam Akademisi" gibi çalışıyordu.

Müçtehidlerin Hocası

İmam Ahmed bin Hanbel, Şafii Mısır’a gittiğinde ondan ayrı kaldığı için mahzundu. Kendisine "Neden hep Şafii’ye dua ediyorsun?" diye sorulduğunda şu cevabı vermişti: "Şafii, dünya için güneş, insanlar için afiyet gibidir. Bu ikisinin yerini tutacak başka bir şey var mı?" Bu iki dev imamın arasındaki muhabbet, ehli sünnetin "tevhidi"dir. Onlar, usulde bir, fer’de (ayrıntıda) farklı olmayı bir zenginlik olarak görmüşlerdir. Şafii, Mısır’da bu zenginliği en üst noktaya taşımıştır.

İmam Şafii, aklını vahyin emrine verdiği gibi, bedenini de ibadetin emrine vermişti. Onun ilmi derinliği, seccadesindeki gözyaşlarından besleniyordu. Talebeleri anlatır: "İmam, gecesini üçe bölerdi. İlk üçte birinde kitap yazar, ikinci üçte birinde namaz kılar, son üçte birinde ise az miktar uyurdu."

Ramazan aylarında ise bambaşka bir hale bürünürdü. Namazın dışında, günde iki hatim (biri gündüz, biri gece) yaptığı rivayet edilir.

Şafii, "Ben ilmi kendimi kurtarmak için öğrendim" derken, amelsiz ilmin bir yükten ibaret olduğunu biliyordu. "Fikir tek başına yetmez, o fikrin bir namazı, bir zikri, bir çilesi olmalıdır" demektir.

Şafii Divanı

İmam Şafii, Arap edebiyatının zirvesindeydi. Eğer kendisini tamamen şiire verseydi, çağının en büyük şairi olurdu. Ancak o, şiiri bir "hikmet aracı" olarak kullandı. Onun divanı, bugün dahi her Müslüman gencin cebinde taşıması gereken bir "hayat kılavuzu"dur.

Meşhurdur ki şöyle der: "Eğer şiir alimlerin vakarını düşürmeseydi, ben bugün Lebid'den (meşhur şair) daha büyük bir şair olurdum." Onun şiirlerinde şu temalar öne çıkar:

  • İlim ve Sabır: "İlim bir avdır, yazmak ise onun bağıdır. Vurduğun avı başıboş bırakman ahmaklıktır."

  • Tevazu: "Ben salihleri severim ama onlardan değilim. Umulur ki Allah bana da salah nasip eder."

  • Zamanın Kıymeti: "Zaman bir kılıçtır, sen onu kesmezsen o seni keser."

"İlim Kapısı"ndaki Tavır: Münazara Ahlakı

İmam Şafii, binlerce münazaraya girmiştir ancak hiçbirinden düşman kazanarak çıkmamıştır. Onun münazara usulü, bugünkü "ben haklıyım" kavgasına bir tokattır. Derdi ki:

"Biriyle tartışırken her zaman şunu dilerim: Allah’ım! Hakikati onun kalbine koy ve dilinden akıt. Eğer hakikat onun dilinden çıkarsa, ben ona ilk tabi olan olayım."

Bu, nefsin öldürüldüğü, sadece hakikatin (Allah’ın rızasının) arandığı bir mertebedir. O, fikri bir kavgayı değil, fikri bir fethi hedefliyordu.

Cömertlik ve Dünya Malına Nazarı

İmam Şafii, Kureyşli olmanın getirdiği tabii bir cömertliğe sahipti. Yemen’den Bağdat’a geldiğinde, kendisine verilen on binlerce dirhemi daha evine girmeden kapıda bekleyen ihtiyaç sahiplerine dağıttığı bilinir. Bir defasında, bir fakir ondan yardım istediğinde, o an üzerinde sadece değerli bir elbisesi vardı; onu çıkarıp verdi ve "Kusura bakma, yanımda başka bir şey yoktu" dedi.

O, dünyayı elinde tutuyor ama kalbine sokmuyordu. Bu, "Müslüman’ın zenginliği" meselesine verilen en net cevaptır: Dünya senin elinde bir hizmetçi olmalı, senin efendin değil.

İmam Şafii’nin meclisine girenler, onun heybetinden dolayı konuşmaya çekinirlerdi. Bu heybet, kibirden değil, Allah korkusundan ve ilmin vakarından geliyordu. Elbisesi her zaman tertemiz, sarığı düzgün, sözleri ise bir ok gibi hedefe yönelikti. Boş konuşmayı sevmez, her kelimesini bir kuyumcu titizliğiyle seçerdi.

Vefatına Doğru

İmam Şafii Hazretleri, Mısır’daki son yıllarında ciddi sağlık sorunlarıyla (özellikle basur illeti sebebiyle şiddetli kanamalarla) pençeleşiyordu. Ancak o, yatağa bağlıyken bile talebelerine ders anlatmaya, kitap yazdırmaya devam ediyordu. Vücudu tükeniyordu ama zihni ve ruhu, nassın (ayet ve hadisin) aydınlığında her zamankinden daha berraktı.

Vefatından kısa bir süre önce, en yakın talebesi ve dostu Müzeni yanına girdiğinde ona "Nasıl oldun ey İmam?" diye sordu. Şafii Hazretleri, bir müminin dünya ile ahiret arasındaki o ince çizgide duruşunu özetleyen şu cevabı verdi:

"Dünyadan göçücü, dostlardan ayrılıcı, kötü amellerimle karşılaşcı, ölüm kadehini içici ve Allah Teâlâ’nın huzuruna varıcı olarak sabahladım. Bilmiyorum ki ruhum cennete mi gidecek onu müjdeleyeyim, yoksa cehenneme mi gidecek ona matem tutayım?"

Bu sözlerin ardından hıçkıra hıçkıra ağlamış ve o meşhur münacatını okumuştur. O dev imam, huzur-u ilahiye tam bir mahviyet ve hiçlik içinde girmeyi arzulamıştır.

Hicri 204: Ahirete irtihal

Recep ayının son günü (Miladi 820), Cuma gecesi, yatsı namazından sonra ruhunu Rahman’a teslim etti. Mısır o güne kadar böyle bir hüzün görmemişti. Cenazesini bizzat Mısır valisi kıldırmak istemiş, ancak halkın yoğun sevgi seli ve izdihamı altında İmam, "Karafetü’s-Suğra" denilen kabristana defnedilmiştir.

Onun vefatı, sadece bir bedenin toprağa girmesi değildi; o gün "Usul" öksüz, "Sünnet" muhafızsız, "İlim" ise kutupsuz kalmış gibi hissedildi. Fakat o, ölmeden önce ölmez eserlerini ve en az onlar kadar sağlam talebelerini bırakmıştı.

Davasını Omuzlayan Kurmay Kadro

İmam Şafii, kendi başına bir okuldu. Onun vefatından sonra davasını ve mezhebini dünyaya yayan üç büyük direk vardır:

  • El-Büveyti: İmam’ın "Dilim ve sözüm" dediği, takva abidesi talebesi. İmam’dan sonra kürsüye o geçti.

  • El-Müzeni: "Şafii mezhebinin avukatı" gibidir. İmam’ın karmaşık görünen meselelerini halkın anlayacağı şekilde ihtisar (özetleme) etmiştir.

  • Er-Rebi bin Süleyman: İmam’ın kitaplarının râvisidir. "El-Üm" gibi dev eserler onun kanalıyla bize ulaşmıştır.

Şafii Mezhebinin Cihanşümul Yayılması

İmam Şafii’nin kurduğu o sağlam metodoloji, kısa sürede Mısır’dan Filistin’e, oradan Bağdat ve Horasan’a, nihayetinde Endonezya ve Malezya gibi en uzak coğrafyalara kadar ulaştı. Neden bu kadar çok sevildi ve benimsendi?

  • Çünkü o, hadisi (Sünneti) merkeze alırken akla da meşru bir alan açmıştı.

  • Çünkü o, "kurallar" koymuştu; bu kurallar İslam hukukunu kişisel keyfiyetten kurtarıp ilmi bir tutarlılığa kavuşturmuştu.

Bizim için İmam Şafii demek; "İlimde mutlak disiplin, amelde mutlak samimiyet" demektir. Büyük Doğu Mimarı’nın "Doğru Yolun Sapık Kolları" karşısında dimdik tuttuğu "Ehl-i Sünnet Omurgası"nın en kilit taşlarından biri İmam Şafii’dir.

O, aklın vahiy önünde diz çökmesinin, ama o diz çöküşle en yüce hakikate ermesinin adıdır. Bugün İslam coğrafyasında yaşanan fikri dağınıklığın ilacı, İmam Şafii’nin bin küsur yıl önce "Er-Risale" ile attığı o "Usul" temellerinden ders çıkarmaktır.

Vasiyet

Son olarak İmam Şafii vasiyetinde şunu demiştir:

"Eğer benim sözüm, Resulullah'ın (sav) hadisine aykırı düşerse, hadisi alın ve benim sözümü duvara çalın!"

Bu söz, bir alimin nefsini hakikatin nasıl arkasına koyduğunun en büyük delilidir. Allah ondan razı olsun, şefaatlerine nail eylesin.

Baran Dergisi