Batı medeniyetinin dayattığı insan hakları, evrensel değerler, bilimsel değerler, modern kültür, dikte ettiği kavramlar, güttüğü demokratik ilkeler, barış masalları, özgürlük teraneleri, uluslararası hukuk vs. kısacası hegemonyacı devletlerin, kendilerini ayakta tutabilmek, çıkarlarını koruyabilmek ve kendisi dışında olanları sömürebilmek adına “hâkim fikir” diye pazarladığı tüm saçmalıkların hiçbir işe yaramadığı ve dikiş tutmadığı Gazze aynasıyla bir kez daha aşikar oldu.

Artık birilerinin tekelinde olan hürriyet, adalet, hayat gibi kavramların hiçbir anlam ifade etmediği, dünyanın başıboş insan müessesesi haline dönüştürüldüğü bir zaman diliminde yeni bir ruh arayan insanlık, son sürat insani hasletlerini yitiriyor.

Milliyet'ten Belma Akçura, ‘Dünya hiç bu kadar özgür, bu kadar adaletsiz olmamıştı…’ başlıklı köşe yazısında bu meseleye temas ediyor ve dünyada hiçbir şeyin kitabına uygun olmadığını hatırlatıyor.

İşte Akçura'nın yazısı:

Artık dünyada hiçbir şey “kitabına uygun” değil. En demokratik ülkelerde bile hak hukuk meseleleri rayından çıkmış görünüyor. Evrensel değerler göz ardı ediliyor; teknoloji ilerledikçe, özgürlük, adalet ve insan onuru gibi kavramlar devletlerin ideolojik duruşlarına veya internet devlerinin tercihlerine göre şekil alıyor. Bu ülkeler yaşanan felaketlere, savaşlara, soykırıma, şiddete, nefrete, ayrımcılığa karşı farkı bir tutum sergilemekle kalmıyor, inanılmaz adaletsiz uygulamaların altına da imza atabiliyorlar.

Dil meselesi ve uydurukça! Dil meselesi ve uydurukça!

***

Örneğin özgürlükler ülkesi ABD, birkaç ay önce İsrail ve Filistin arasında yaşanan savaş nedeniyle en prestijli yüksek öğrenim kurumlarının rektörlerini resmen ‘sorguya’ çekti. Olay ülkede adaletin işleyişi bakımından da hayli çarpıcı. Çünkü Harvard’dan Claudine Gay, Pennsylvania Üniversitesi’nden Liz Magill ve MIT’den Sally Ann Kornbluth okullarda artan antisemitik saldırılar ve Filistin yanlısı öğrenci gösterilerinin yanında yer aldıkları için ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakıldı.

Bu nedenle düzenlenen bir oturumda rektörlere “Yahudilerin soykırıma uğratılması çağrısının yapılması sizin üniversitenizin zorbalık ve taciz ile ilgili kurallarını ihlal ediyor mu?” diye soruldu. Rektörler soruya “evet” ya da “hayır” yanıtı vermeye zorlandılar. Ancak asıl soru şu olmalıydı: Tarih boyunca bir kez mağdur olmuş olmak, birini yaptığı her şeyden muaf kılar mı?

Rektörler söz konusu çağrının ancak eyleme dökülmesi halinde kuralları ihlal edeceğini vurgulayıp ifade özgürlüğünden söz etseler de İsrail’e yönelik protestoları açıkça reddedip kınamadıkları için eleştirildi. Filistin yanlısı tutumu nedeniyle zaten baskı altında olan Magill istifa etti. Gay ise özür dilemesine rağmen, istifa etmesi yönünde baskı gördü ve tüm çalışmaları inceleme altına alınıp intihalle suçlandı. Harvard Üniversitesi’nin işine geldiğinde intihalin ne olduğunu yeniden tanımlaması da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Ancak, adaletsiz uygulamalara dair örnekler sadece bu kadarla sınırlı değil.

***

Özgürlük ve adaletin sınırlarının zorlandığı bir diğer örnek Rusya’da yaşandı. Aynı tarihlerde Rusya’da bir mahkeme, Moskova’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını kınayan şiir okudukları gerekçesiyle iki kişiyi ağır hapis cezasına çarptırdı. Artyom Kamardin 7, Yegor Şitovba ise 5 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılınca, duruşmayı izleyen insanlar “utanç” diye bağırarak kararı protesto etti. “Nefreti kışkırtmak” ve “ulusal güvenliği tehdit eden faaliyetleri teşvik” suçlarından hüküm giyen söz konusu kişiler, yaptıklarının kanuna aykırı olmadığını savundu.

***

Bir makalesinde “Adil davranmanın ve insan olmanın sorumluluğunu taşımanın” önemine değinen Felsefe profesörü İoanna Kuçuradi son yıllarda okuduğu en çarpıcı cümlenin BM’nin bir raporunda geçen “Ekonomik, siyasal ve teknolojik bakımdan dünyamız bu kadar özgür hiç olmamıştı bu kadar adaletsiz” cümlesi olduğunu belirtiyor. Dünyada yaşadığımız ya da tanıklık ettiğimiz olaylara bakınca, özgürlüğün yanlış anlaşıldığını söyleyen Kuçuradi, özgürlüğün felsefi, etik ve toplumsal boyutlarına odaklandığı makalesinde insanın özgür olup olmadığı sorusundan ziyade, öncelikle “özgürlük nedir?” sorusunun sorulması gerektiğini belirtiyor.

Özgürlük kavramı sanırım bu nedenle en çok da devletlerin ideolojik duruşunu belirlemeleri bakımından önemli. Birine “hayır” dediği bir konuda diğerine “evet” dememeli. Birine tanıdığı özgürlük diğerine mahkumiyet olarak dönmemeli. Soykırıma maruz kalanların da başkalarına soykırım yapabileceği gerçeğiyle yüzleşebilmeli…