Amerika’yı Amerika yapan yalnızca ekonomik büyüklüğü, askerî gücü veya teknolojik üstünlüğü değildir. Esasen bunların dahi arkasındaki asıl dinamik, yaklaşık bir asırdır dünyanın dört bir yanından en parlak beyinleri kendisine çekebilmiş olmasıdır.

Güzel bakmak
Güzel bakmak
İçeriği Görüntüle

ABD'nin küresel üstünlüğü büyük ölçüde doğal kaynaklarından değil, insan kaynağından beslenmiştir. Avrupa'dan kaçan bilim insanlarından Asya'nın en başarılı mühendislerine, Ortadoğu'nun parlak araştırmacılarından Afrika'nın gelecek vaat eden gençlerine kadar milyonlarca insan Amerika'da yalnızca eğitim almamış; aynı zamanda Amerika'nın gücünü inşa etmiştir.

Harvard'dan Stanford'a, MIT'den Berkeley'e kadar dünyanın en iyi üniversitelerinin koridorlarında dolaşırken dünyanın bir bütün olduğunu ve ABD’nin de onun merkezi olduğunu hissetmemeniz mümkün değil. Laboratuvarlarda onlarca farklı milletten araştırmacı birlikte çalışır. Aynı sınıfta onlarca farklı ülkeden öğrenci bulunur. Bu çeşitlilik yalnızca kültürel bir zenginlik değil aynı zamanda bilimsel yaratıcılığın da en önemli kaynaklarından biridir.

Reuters'ın aktardığı son düzenlemeye göre yabancı öğrenciler, değişim programları kapsamındaki araştırmacılar ve yabancı gazeteciler için vize süreleri önemli ölçüde sınırlandırılıyor. Uluslararası öğrencilerin vizeleri artık en fazla dört yıl olacak; mezuniyet sonrasında ülkede kalıp iş bulabilmeleri için tanınan süre 60 günden 30 güne indiriliyor. Üniversiteler arasında geçişler zorlaştırılıyor, lisansüstü öğrencilerin akademik yönelim değiştirmeleri bile ciddi sınırlamalara tabi tutuluyor. Bu düzenlemelerin gerekçesi olarak ülkeye gelen öğrenci ve değişim programı katılımcılarındaki artış gösteriliyor.

2024 yılında ABD'ye giriş yapan uluslararası öğrenci sayısı 1,8 milyonu aşmış durumda. Aynı yıl yarım milyondan fazla değişim programı katılımcısı ve 37 binden fazla yabancı gazeteci vizesi verilmiş. Washington bunu denetlenmesi güç bir yük olarak görüyor.

Oysa tam da Amerika'nın gerçek gücünü anlatan bu rakamların ABD yönetimi için bir endişe kaynağı olarak okunmaya başlanmış olması ABD’nin geleceği için hayra alamet değil. Çünkü bu insanlar Amerika'nın sırtındaki yük değil, geleceğine yatırımdır. Dünyanın en büyük teknoloji şirketlerinin, Nobel ödüllerinin, patentlerinin ve bilimsel atılımlarının önemli bir kısmının arkasında göçmenler veya uluslararası öğrenciler bulunmaktadır. Amerika'nın "beyin ithalatı" modeli, belki de tarihte kurulmuş en başarılı kalkınma stratejisidir.

O yüzden bu kararlar kısa vadede iç siyasette karşılık bulabilir ancak uzun vadede Amerika'nın küresel cazibesini aşındırma riski taşımaktadır. Bilim insanı ve öğrenci yalnızca maaş veya burs aramaz. Aynı zamanda güven, öngörülebilirlik, özgürlük ve gelecek perspektifi arar. Kendisini her an istenmeyen kişi hâline getirebilecek bir sistem, dünyanın en parlak gençleri için giderek daha az cazip olacaktır. İşin tabiatı tam bu noktada dünya için yeni fırsatlar doğmakta olduğudur.

Aslında son yıllarda Türkiye tam da bu alanda sessiz ama önemli bir dönüşüm yaşamakta. Bugün Türkiye üniversitelerinde öğrenim gören uluslararası öğrenci sayısı 380 bini bulmuş durumda Afrika'dan Orta Asya'ya, Balkanlardan Ortadoğu'ya kadar çok geniş bir coğrafyadan gençler Türkiye'yi tercih ediyor. Aynı şekilde yabancı akademisyenlerin sayısı da her geçen yıl artış içinde. Erasmus, Mevlâna, ikili anlaşmalar ve ortak araştırma projeleri sayesinde Türk üniversiteleri uluslararası akademik dolaşımın giderek daha görünür aktörlerinden biri hâline geliyor.

Bunun gerçek değerini ve sonuçlarını ise sahaya çıktığınızda daha iyi görebiliyorsunuz. Bilhassa inşa aşamasındaki Suriye'de, Bangladeş'te, Afganistan'da, Sudan'da ve daha birçok ülkede gezdiğinizde her yerde Türkiye üniversitelerinde eğitim almış gençlerle karşılaşabilirsiniz. Kimisi üniversitede öğretim üyesi kimisi devlet kurumlarında görevli, kimisi sivil toplum kuruluşlarının yöneticisi, kimisi gazeteci, girişimci veya siyasetçi olmuş. Hepsinin ortak özelliği ise Türkiye'yi yalnızca eğitim aldıkları bir ülke olarak değil, ikinci vatanları gibi görmeleri. Bundan daha etkili bir "yumuşak güç" olur mu?

Bugün eğitim ihracatı, yalnızca döviz kazandıran bir sektör değildir. Aynı zamanda kültür, dil, güven ve nüfuz ihracıdır. Türkiye'de yetişen her uluslararası öğrenci, mezuniyetinden sonra ülkesine döndüğünde Türkiye ile kendi toplumu arasında yaşayan bir köprü hâline geliyor. Ticaret gelişiyor, diplomatik ilişkiler güçleniyor, akademik iş birlikleri artıyor, kültürel etkileşim derinleşiyor. Bir ülkenin geleceğini çoğu zaman büyük silah sistemleri değil, üniversite sıralarında kurduğu dostluklar belirler.

Bu nedenle Türkiye'nin önünde tarihî bir fırsat bulunmaktadır. Amerika'nın giderek içine kapanması, Avrupa'nın göç konusundaki çekingenliği ve küresel akademik hareketliliğin yeni merkezler araması, Türkiye için önemli bir imkân sunmaktadır. Ancak bu fırsatın değerlendirilebilmesi için yalnızca öğrenci sayısını artırmak yeterli değildir. Her şeyden önce üniversitelerimizin sağlam bir üniversite vizyonuna, felsefesine ve yönetimine sahip olma yönünde bir çaba içinde olması lazım.

İkincisi bu öğrencileri ağırlayan, eğiten ortamları uygun bir biçimde geliştirmemiz gerekiyor. Bunun için mesela "yabancı öğrenci" kavramını göç ve güvenlik merkezli bir bakışla ele almaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Üniversitelerimize gelen gençlerin önemli bir kısmı geleceğin bakanları, büyükelçileri, bilim insanları, iş insanları ve kanaat önderleri olacaktır. Onlara geçici misafir gibi değil, Türkiye'nin uzun vadeli stratejik ortakları olarak bakabilmeliyiz.

Üçüncüsü, Göç İdaresi'nden belediyelere, üniversitelerden şehir hayatına kadar uluslararası öğrenci ve akademisyen dostu yeni süreçler geliştirilmelidir. İkamet işlemleri kolaylaştırılmalı, bürokratik engeller azaltılmalı, şehirlerde sosyal uyumu destekleyen mekanizmalar kurulmalı, barınma ve çalışma hayatına ilişkin sorunlar daha hızlı çözülebilmelidir.

Üniversitelerimizin bulunduğu şehirler, uluslararası öğrencilerin kendilerini güvende, değerli ve ait hissedecekleri yaşam alanlarına dönüşmelidir. Türkiye bugün yalnızca öğrenci kabul eden bir ülke olmamalıdır. Dünyanın beyinlerini kendisine çeken bir cazibe merkezi olmalıdır.

Çünkü 21. yüzyılda ülkelerin gerçek rekabeti artık yalnızca sermaye veya enerji kaynakları üzerinden değil, insan sermayesi üzerinden yürümektedir. En parlak beyinleri kendisine çekebilen ülkeler, geleceğin teknolojisini, ekonomisini ve siyasetini de şekillendirecektir. Amerika uzun yıllar bunu başardı ve küresel liderliğini büyük ölçüde buna borçlu oldu.

Eğer bugün bu avantajını zayıflatacak politikalar izliyorsa, bu yalnızca Amerika için bir kayıp değildir; aynı zamanda Türkiye gibi yükselen ülkeler için tarihî bir fırsattır. Kaldı ki Türkiye’nin tarihsel, ilmi, kültürel ve manevi derinliği çok daha geniş gönül coğrafyalarıyla bu ilişkiyi çok daha etkili kurmaya daha fazla müsaittir.

Yasin Aktay, Yeni Şafak