Türkiye’yi ve Vatikan’ı da sayarsanız, Avrupa’da 50 ülke var; bunların 27’si Avrupa Birliği, 30’u NATO üyesi. (NATO’nun 1955’te katılan Almanya dahil 13 Avrupalı üyesi vardı; 1999 sonrası genişleme programı çerçevesinde eski Varşova Paktı ülkeleri ile sayı 30’a çıktı. Hızlı genişleme programı, Ukrayna ve Gürcistan’ı da içine alacaktı., Ukrayna’nın başına gelenleri biliyorsunuz!)
Türkiye NATO’ya girmek için 2 yıl bekledi. Avrupa Birliği’ne (AB) girmek için, 14 Nisan 1987’de başvurduğumuza göre, 39 yıl, 2 ay ve 18 gün olmuş olacak. Önceleri ekonomik uyumsuzluk dediler; Türkiye’de çok kamu kurumu varmış! Büyük çapta özelleştirmeler yapıldı; iyi de oldu bizim için. Ama AB başka mazeretler buldu: İnsan hakları, ifade özgürlüğü, (tam öyle söyleyemediler ama “Kürtlerin hakkı hukuku”) ve her biri gerçekten ihtiyacımız olan reformlarla çözüldü; maddeler azaldı azaldı ve Gümrük Birliği, Tam Üyelik derken, Avrupa Parlamentosu, “Şu 37 maddeyi de halletmeden. Türkiye üye olamaz!” diye kapıları kapattı.
Türkiye’nin AB ile görüşmeleri, öyle anlaşılıyor ki, şu anda aşamalı vize sisteminde iyileştirmeler yapılarak Schengen bölgesine daha kolay erişim arayışı çerçevesinde bulunuyor. Ticaret Bakanı Ömer Bolat, geçtiğimiz Salı günü AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos ile bu konuyu görüştüklerini söyledi. Kos, AB Dış Politika Şefi Kaja Kallas, İçişleri ve Göç Komiseri Magnus Brunner’in de yer aldığı üst düzey bir AB heyeti ile Ankara’ya geldi. Heyet, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edildi; daha sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile de görüşmeler yaptı.
Haberlerde, bu görüşmeler, “hayati” ve “tarihi” gibi sıfatlarla aktarıldı. Ancak daha hayati ve gerçekten tarihi olanı, haftaya yapılacak NATO’nun Ankara zirvesi! ABD Başkanı, bu zirvede iç siyasal ve genel ekonomik sebeplerle, ülkesinin dünya jandarmalığından istifasını verecek diyenler var; buna ihtimal vermeyenler var. Trump, geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile zirvenin planlaması için yaptığı görüşmede, “Türkiye’ye çok, çok sevindirecek bir haberim var” demesi ve bu haberin de Milli Muharip Uçak (Kaan) projemizde seri üretim için 80 adet jet motoru olacağına dair açıklamalar nedeniyle, dikkatlerimiz asıl NATO’nun Trump’ı sevindirme projesine dönemedi. Oysa, Trump’ın NATO’nun Stratejik Planında esaslı bir değişiklik yaparak, ABD’nin NATO’daki liderlik rolünden çekileceği, mesela “ittifakın bölge dışı operasyonları tarihe gömeceği” haberlerine karşı, Rutte NATO’nun artık Amerika’ya yük olmadan, 30 Avrupa ülkesinin savunma bütçelerini arttıracağı vaadinde bulundu. Rutte’nin Putin’e “Vladimir, kork bizden!” diye hitabı dikkatleri çekti; ama sunduğu tablolardaki rakamlara çok bakılmadı.
Daha sonra yapılan analizler, Rusya’ya meydan okumayı gerektiren bir tablo bulunmadığını gösteriyor. Özellikle Fransız medyasında yer alan yazılarda, NATO’nun ev sahibi Türkiye’yi de “üzmeden”, zirvenin “short and sweet” (kısa ve tatlı) geçmesi için, genel görüşmenin bir oturumla sınırlanması için çaba gösterdikleri belirtiliyordu.
Avrupalılar, meselelerin özüne inmeden, (İran’la savaşında Amerika’ya, Rusya ile savaşında Ukrayna’ya yeterli desteği vermedikleri için) G7 toplantısında Trump’ın sert çıkışına hiç yanıt vermeden, sadece savunma bütçelerini artırarak, “Amerika paradan anlar!” yaklaşımı, ABD gerçekten de NATO’nun patronluğunu bırakırsa, ne NATO’nun işlevlerini sürdürmesini, ne de AB’nin anlamlı bir birlik olarak devamını sağlayabilirler.
NATO’nun mevcut konseptine göre, caydırma, kriz önleme, ve işbirliğine dayalı güvenlik görevleri var. Ama bu, Türkiye’yi ambargolarla dışlayarak, AB üyeliğine akla mantığa uygun bir tek siyasal sebep göstermeden engel olan Avrupalılarla sağlanamaz.
Avrupa, Trump’ın yüzüne para destelerini sallayarak sonuç alacaklarına inanıyorlarsa, ittifak da birlik de tehlikede demektir.
Hakkı Öcal, Milliyet




