Hakkaniyetli olmaya namzet, şart ve şeyler karşısında asaletini korumaya çalışan insanlar, diğer ruhları harekete geçirebilecek tatlı ürpertiyi uyandırabilenlerdir. İnsan bunu yaptığı takdirde hem madde, hem de mânâ dünyasında söz ve irade sahibidir. Elinde kuvveti olanlar, adaleti tatbik etmekle mesuldür. Piramit misalinde olduğu gibi; en tepeden en aşağı her irade sahibi iyi, doğru ve güzeli eserleştirmek zaruretindedir. Yasalar, kurallar manzumesinin bütünüdür. Yazılı olanı da vardır, olmayanı da. Bir toplumda kanunlar ne kadar adi uygulanır ise o şemsiye altında yaşayanlar hayatını o kadar iyi idame eder. Yasalar ve uygulayıcıları zayıf olursa toplum sürekli travmatik süreçlerden geçer. Kanun uygulayıcıları, yasaları kendi menfaatleri için işletirse, elitinden avamına herkes olsa olsa çete düzeninde yaşar.

Cesare Beccaria (d. 15 Mart 1938 ö. 28 Kasım 1794) mühim bir adam. İtalyan filozof-hukukçunun “Suç ve Cezalar Hakkında” isimli bir eseri var. Salih Mirzabeyoğlu, Büyük Muztaribler’in ikinci cildinde Beccaria’yı değerlendirmiş, eserin önemli yerlerini de paylaşmış. Mevzubahis eseri, “ceza yasalarının ilkeler sözlüğü” diye övenler de olmuş... Cürüm, ceza, ahlâk ve hâdisenin çeşidine göre farklı muamele edilmesi gerektiğini misalleriyle açıklayan filozof eseri hakkında şöyle bir tevazu-ikazda bulunmuş:

“Şayet kitabımı tenkide tenezzül etmek suretiyle beni şereflendirmek isteyenler olursa, bunu yapmadan önce, izâhına çalıştığım gayeyi iyice kavramaya gayret etmelerini istirham ederim. Bu takdirde meşru hükûmet otoritesini zayıflatma şöyle dursun, lâkin bütün cehd (deneme) ve gayretimin onu büyütüp yükseltmek olduğunu göreceklerdir. Filhakika, kamuoyu kuvvet ve kudretin üstüne yükseldiği, yumuşaklık ve insaniyet duyguları hükümdarların satvet ve kudretlerine ürkmeden bakabilecek kadar büyüdüğü ânda, bu otorite büyümüş ve yükselmiş olacaktır.”

Suçları önlemenin yolunun, hakiki özgürlüğü, ilmin meşalesinde yürütmekten geçtiğini belirten Beccaria, “İlmin birtakım fenalıkları olduğu iddia ediliyorsa, buna sebep sahasının dar tutulmasıdır. Bir kere yayılıp genişleyince bütün fenalıkları sileceği gibi, hayırları da son derece artırır. Becerikli bir riyakâr cahil, bir toplulukta büyük bir hayranlığa mazhar olabilir. Halbuki aynı adam, aydın bir millet için hakaret mevzuudur.” diyor.

İlim ve sanatın herhangi bir dalıyla iştigal eden şahsiyetler, “şeyler” arasında mukayese yapmak, ahlâkın önüne çekilen setleri ortadan kaldırmak, “olması gereken”i heykelleştirmekle mükelleftirler.

Beccaria, “Şayet ben, hakikati araştırmalarımda tam bir serbesti ile hareket edebiliyorsam, şayet umumî kanaatlerin fevkine çıkabiliyorsam, bu istiklâlimi, himayesinde yaşamak şerefine nail olduğum hükûmetin âlicenaplığına, onu teşkil eden mümtaz simâların ilim ve irfanlarına borçlu bulunuyorum!” diyor. Öyleyse, hükûmetlerin olmazsa olmaz gayelerinden biri de, bilim-sanat dallarının önünü açmak olsa gerek. Aydınlar, kadirşinas gerçekliğin solmaz-pörsümez silâhını kuşanarak, acımasızlıklar ve hilenin saldırılarına meydan okumalıdır.

İlham ve ibret almak için hukukçu olmaya lüzum yok. “Adalet, sonuna kadar masumiyeti aramaktır.” Bu girişten sonra Büyük Muztaribler’den bahsi veriyorum:

-Hayırhâh (iyilik isteyen) kanunları gözden geçiren her hassas kalp sahibi insan, vatandaşların cemiyete terketmiş olduğu hürriyetlerin sadece hemcinslerine zarar veren hürriyetlerden ibaret olduğunu görecek ve bu sebeple gerek taç ve tahtı, gerekse bu taç ve tahtı işgal edeni takdis mecburiyetinde kalacaktır!

-Kudret sahibi pek mahdut bir kısım insanlara faydalı ve asıl büyük, lâkin zayıf kitle için hayırhâh olan hakikatlere zararlı ve bütün şahlanan ihtirasların mayasını teşkil eden korkunç şiddetli batıl itikatlar, bedbaht beşeriyete sonsuz fenalıklar getirmiştir.

Kemalistlerin yine biti kanlandı: Kelime-i Tevhid bayrağı taşıyan gence alçak saldırı Kemalistlerin yine biti kanlandı: Kelime-i Tevhid bayrağı taşıyan gence alçak saldırı

-Tarihin sahifeleri dikkatle okunursa, zulmetten ilme, esaretten hürriyete geçişlerde bu tehlikeli, lâkin geçilmesi zaruri geçitlerde durulduğu ve gelecek bir neslin saadeti için bütün bir neslin kurban edildiği görülecektir. Millet, kendisini ezen bütün zulmetlerden kurtulunca ruhunu yakan taassup (bağnazlık) ateşinin fışkırttığı lâvlar söndürülünce, hakikat evvelâ yavaş yavaş, sonra sür’atli adımlarla koşarak hükümdarın tâ yanıbaşındaki tahtın üzerine kurulur. Bu suretle de, gerek parlamentolarda, gerek ibadethânelerin mihraplarında büyük bir itibar ve hürmete mazhar olur.

-Suçları önleyecek diğer bir çare de, mahkemelerin, cemiyete terkedilen hürriyetlerin deposu vazifesini gören kanunları, kendi suiistimalleri yüzünden ifsat edilmelerine meydan vermeyerek, bilakis onlara büyük bir ihtimam (dikkat) ve hürmet göstermelidir.

-Şayet hükümdar, hâkimlere fazla şatafat, çok şekil ve merasim ve otorite bahşeder, zulüm gördüğüne inanan vatandaşın şikâyetine müsaade etmezse, bu takdirde hükümdar tebaalarına kanundan ziyâde hâkimlerden çekinmek itiyadını aşılamış olur. Hâkimler de bu çekinmeyi istismar ve fazlasıyla istifade ederler; böylece, gerek ferdî ve gerek içtimâî emniyet ve selâmet mahvolmuş olur.

-Suçları önleyecek tedbirlerden biri de, fazileti (ahlâkı) mükâfatlandırmaktır. Akıllı ve âdil ellerle, şeref ve faziletlere dağıtılan paralar, bereketlenerek aslâ bitmez ve hiç gecikmeden meyvesini verir. Ve nihayet insanları en hayırlı hâle getirecek en emin, lâkin en güç çare de, daha ilk çağlarda verilecek terbiyenin en ince ve en faydalı hâle getirilebilmesi sanatıdır.

-Esir insanlar, hür insanlara nazaran çok daha sefih, şehvete düşkün, zalim ve korkunçturlar. Hür insanlar, kendilerini ilme hasrederler. Halbuki esirler, yaşadıkları ânın zevklerinden mahrum ve sefahat âleminin debdebe ve tantanası içinde harabiyete götüren eğlencelere dalıp boğulmak hülyasını yaşarlar. Bütün hayatları meçhûliyet ve müphemiyetle (bilinmezlikle) çevrilmiştir. Çünkü suç, kanun tarafından tahdit ve tavsif olunmamıştır; suçlarının akıbetini bilmezler, bu da ihtiraslarını kamçılayan yeni bir muharrik olur. Yaşadığı iklimin tesiriyle gevşemiş bir millet de, kanunların kararsızlığı ve belirsizliği, o milletteki faaliyetsizliği ve şaşkınlığı olduğu gibi muhafaza eder, hattâ artırır. Zevke düşkün fakat faal bir millette ise, kararsız ve müphem kanunlar, o milletin bütün faaliyetlerini itimatsızlık doğuran küçük hilelere ve entrikalara hasrettirir. Böylece de amme ahlâkı, hıyanet ve riyakârlık temelinde kurulmuş olur.

-Suçları önlemek istiyor musunuz? O hâlde kanunları sadeleştirip mânâlarını aydınlatın. Kanunları millete sevdirmeye çalışın. Bütün milleti, topyekûn bu kanunları müdafaaya gönüllü hâle getirin. Milletin küçük bir kısmı bile, bu kanunları ihlâle gayret göstermesinler. Kanunlar milletin hiçbir sınıfı için imtiyaz tanımasın. Cemiyetin her bir üyesini eşit olarak müdafaa ve himaye etsin. Vatandaşlar ancak kanun önünde korkup titresinler. Zira, kanunun verdiği korku selâmete götürür. Halbuki, insanın diğer insana verdiği korku, daima suçların ve cürümlerin menbaı olmuştur.

-Bitmez tükenmez çekişme ve kavgalardan yorulmuş, kat’î surette muhafaza edemedikleri için faydasız hâle gelmiş bir hürriyetten bezmiş insanoğulları, hürriyetin bir kısmından tam bir emniyet ve vuzuhla faydalanmak için diğer kısmından vazgeçtiler. İşte bağışlanan bu kısım hürriyetler, millî hâkimiyetleri teşkil eyledi. Bu millî hâkimiyetler hükümdarlara emanet ve onlar tarafından da kendi hükûmet erkânlarına tevdi edildiler. Ancak, bu millî hâkimiyeti teşkil ve tevdi eylemek kâfi değildi. Ayrıca her şahsın, bu toplanmış, çoğalmış hürriyet yığınından yalnız kendisine âit olanları değil, başkalarına âit olanları da çekip koparmak istediği hürriyetlerin gasbına da mani olmak, cemiyet hayatını eski hercümerç hâle getirmek isteyen fertlerin tahakküm ve istibdatlarına sed çekecek müessir ve muktedir çarelere de ihtiyaç vardı. Böylece bu çareler, kanunları ihlâl edenlere tatbik edilen cezalara inkılâp eyledi. Bu suretle, fertlerin kendi hürriyetlerinden feragat ettikleri kısımların toplamı, cemiyetin ceza vermek hakkının esasını teşkil eyledi. Binaenaleyh, bu esasa dayanmayan bir icraat aslâ adalet olmayıp, bir adaletsizlik, bir vahşettir; “hukuk” mefhumu ile bir alâkası yoktur. Amme hürriyetinin muhafazası için zarurî olmayan bütün cezalar, fert hürriyetini en geniş tarzda teminat altına aldığı ve amme hürriyetini en kutsal ve en dokunulmaz hâlinde muhafaza eyledikleri nispette meşru telâkki edilir.

-Bir cezanın kendisinden beklenilen faydaları temin edebilmesi için, bu cezanın verdiği azap ve şiddetin, o suçun işlenmesinden hasıl olacak faydayı aşmış bulunması kâfidir; buna, cezanın kat’î ve cürümden beklenen faydanın da gerçekleşmeyeceğinin muhakkak olmasını da ilâve etmek lâzımdır. İşte bu hududu geçen bütün cezalar faydasız ve binaenaleyh zulümdür.

-Ah! Şimdi bir düşünelim; bu kanunlar, bu korkunç kalıplar, bu zulüm maskeleri, bizi, tıpkı Mâbuda (ilaha) adanmış bir kurban gibi, doymak bilmeyen istibdadının kanlı ağzına fırlatmak için düşünülüp tasarlanmış birer bahaneden başka nedir?

-Her maznunun kendi akranları olan kimseler tarafından muhakeme edilmesini emreden bir kanun, çok âdilâne olurdu. Zira, bir vatandaşın mukadderatı mevzuubahis olduğu zaman, sınıf ve servetten doğan bütün duygulara kulak tıkamak lâzım gelir. Kudretli bir insanın zayıf bir insana karşı beslediği istihkâr, aczin kuvvetliye karşı beslediği istikrâh, hakimle maznun arasında bulunmamalıdır.

-Eğer hâkim, gerek kendiliğinden, gerek kanunların kusurundan dolayı bir ceza davasında, birden fazla mantık kıyası yapacak olursa, işlerin kararıp karıştığını görürüz. Umumî mahiyette mütearife tesis etmek kadar tehlikeli bir şey olamaz. “Asıl olan, kanunun ruhuna nüfuz etmektir!”… Böyle olursa, fikir silsilesini durduran manialar (engeller) yıkılmış olur.

-Cezaların durumu ülkelerin şartlarına uygun olmalıdır diyorum. Katılaşmış ruhların hiçbir yerde olmadığı kadar duyarlı ve güçlü tesirlere ihtiyacı vardır. Vahşi bir aslanı yere sermek için yıldırıma ihtiyacı vardır, tüfekle ateş etmek onu sadece azdırır. Ama içtimâî ortamlarda ruhlar ne kadar yumuşarsa o kadar hassas hâle gelir. Bu sebeple, hassasiyetle suç mevzuu arasında da aynı ilişki sürdürülmek isteniyorsa, cezaların sertliğini azaltmak gerekir. Bir veya birçok kişi tarafından bir vatandaşa uygulanan herhangi bir cezanın şiddet ihtiva eden bir davranış olarak kabul edilmemesi için, kesinlikle açık, acil, gerekli, şartlar elverdiğince bağışlayıcı, suçla doğru orantılı ve kanun tarafından belirlenmiş olması gereklidir.