"Kur'an'ı anlayarak okumak, Rabbimizin bize kesin emridir” diye başlıyor.
Doğru. Müslümanın, yapması gereken en mühim, en değerli, öncelikli iş, öyle yapmaktır; Kur’an'ı anlayarak okumaktır. Sonra da gereğince davranmaktır.
Bunun için de pek tabiî olarak, Arapçayı öğrenmektir. Böylece, Müslümanın, ana dilinden sonra öğrenmesi gereken dilin hangi dil olduğu, kendiliğinden ortaya çıkıyor: Arapça.
Serbetçe düşünen; Müslümanın, “Kur’an'ı, anlayarak okuması gerektiğini” bildirenin, Müslümanları, Kur’an'ın dili olan Arapçayı öğrenmeğe yönlendirmesi gerekmez mi?
Hayır!
Öyle yapacağına, Kur’an-i Kerîm meâli okumaya, yâni, bazı insanlar, aracılar Kur’an-i Kerîm’den ne anlamışlarsa, onların yazdıkları kitapları okumaya yönlendiriyor.
Niçin?
“Kafasına doldurulan ‘Arapça zordur, öğrenmek uzun zaman ister’ vehmi”nden kurtulamadığı için!
‘Arapça öğrenmek zordur’ balonunun patladığı çok oldu.
Arapçanın öğrenilmesi için kitaplar çıktı. Birisi şöyle:
74 ders veriliyor, ilk 6 derste harfler, harekeler, yazı öğretiliyor. Kalan 68 derste Arapçadaki kaideler, kısa hikâyeler, konuşmalar şeklinde veriliyor. Askerî okullarda İngilizce'nin (American language) öğretildiği gibi, gruptaki her öğrenciye, o dersteki her cümle, grup hâlinde 20 sefer tekrar ettirilerek, “dil kullandırılarak” eğlenceli bir havada öğretiliyor; orta zekâlı birinin öğrenmemesi imkânsız olarak benimsetiliyor. Yani, öğrenmeye niyetli olan, günde 1 ders yaparsa 74 günde, günde 2 ders yaparsa 37 günde Arapçayı öğrenebiliyor.
“Yok canım! Herhalde abartma var! Olacak şey mi?” der, kafası şartlanmış, ufuksuz olan.
Hodri meydan!
İspat etmeye hazırım.
İmdiiii…
Müslümanın, Kur’an-i Kerim'i anlayarak okuması, Rabbimizin kesin emrine uyması için, Müslümanı, Arapçayı öğrenmeye yönlendireceği yerde, meal okumaya niçin yönlendiriyor?
"Arapçayı öğrenmek zordur” vehminden, at gözlüğünden kurtulamadığı için değil mi?
Oryantalistlerin ustaca, bilim cilâsı sürerek salıverdiği oltayı yutan, aklını kullanarak, Kur’an-i Kerim’deki Fil Sûresi’nde bahsedilen “Tayran Ebâbil” (sürü sürü kuşlar) ayetini, “belki de yakındaki bir yanardağın püskürttüğü lâvlar” olarak yorumlayıp sunan hâfız, ciltlerle kitap yazmış olan tefsir profesörüne ne demeli?
Zeki, iyi niyetli, gayretli, bilgili… fakat “her şeyi” akılla halletmek koridorundan çıkamadığı için böyle tuhaf yorumlarda bulunabiliyor.
Bu fakîr-i pür-taksîr’in inancı, kanaati şöyledir: Kâbe’yi yıkmaya gelen Habeş ordusuna sürüler hâlinde kırlangıca benzer kuşlar gönderen, hangi kuşun gagasındaki ve pençesindeki hangi taşın, Ebrehe ordusundaki hangi askeri neresinden vuracağını bile kararlaştırmıştı.
O kuşları gönderen’in, kendisine lütfettiği akılla bilgisayar yapan insanın, o âleti kullanarak ne ince hesaplar yapabildiği hatırlanırsa, hangi kuşun attığı taşın hangi askeri vuracağının kararlaştırılmış olması, sıradan bir iş olarak görülür.
“Aklını kullanmak, her şeyi akıl çerçevesinde halletmek” koridorunda gitmek, o at gözlüğünün dışına çıkamamak, çok zeki, çok bilgili olanları bile böyle yapabiliyor.
Bu, oldukça ‘değişik’ tutum sergileyen nevzuhurlara mealciler mi dersiniz, Kur’an-i Kerimciler mi dersiniz, Selefîciler mi dersiniz, Vahhâbîler mi dersiniz, modernistler mi dersiniz, yeni ilâhiyatçılar mı dersiniz, zıpçıktılar mı dersiniz, size kalmış, bu fakîr-i pür-taksîr, “deviriciler” diyorum. Çünkü, 1000 yılda yaşanmışlıklarla oluşmuş kültürümüzü, halk vicdanında yerleşmiş değerlerimizi, hâk ile yeksan (yerle bir seviyede) ediyorlar, devirip yok ediyorlar, neleri devirdiklerinin farkında değiller.
Kılavuzu kâfir oryantalistler olan bazı deviriciler de, -icabet edeni ve etmeyeni ile- bütün insanlık için Kıyamete kadar rehber olan son ilahî mesajı, Kur’an-i Kerim'i, “tarihsel” (kelimedeki aşağılık duygusu ürünü gülünçlük de vicdan ve zevk tırmalayıcı) olarak anlama mukallitliğine, zavallılığına düşmüşler, taktıkları/kendilerine takılan at gözlüğünün farkında değiller.
“Mevlid bid‘attır” diye tutturmuş “bende kılmışam” sözünü, “kul yapmışım” diye anlayarak, yalnız Allah’a kul olunur, Peygambere kul olunmaz” diye tevhid kahramanlığı yapıyor; “bende” sözünün, “tâbi, bağlı, itaat eden” demek olduğunu atlıyor. 1944 yılında diktatör Stalin’in sürgün ettiği yüz binlerce Kırım Türkünün, Kur’an-i Kerim’in yasak olduğu Sovyetler Birliğinde, doğum, sünnet, evlilik, vefat gibi vesilelerle okutulan mevlid sâyesinde kimliklerini koruduğu gerçeğini, vâkıasını da görmezden geliyor
Süleyman Çelebinin, Yıldırım Bayezîd çağı Türkçesiyle yazdığı mevlidin, 1389'da Kosova’da ve 1396'da Niğbolu’da Birleşik Avrupa kâfir ordularını yenen Osmanlı’nın, fiilî (de facto) Hilâfet merkezi olan Bursa’daki Ulu Camii'de okunmasının mânâ ve ehemmiyetinden habersiz görünüyor.
Konulduğu koridordan çıkamayış, olayları 360 derece bakış açısıyla değerlendiremeyiş, böyle, çok zeki, çok bilgili, çok gayretli nevzuhurları, çok devirici, milletin mayası olan kültürü yok edicisi durumuna getirebiliyor.
Acı gerçek şudur ki:
Bu deviricilerin, sünnette, hadîs-i şerîflerde uyandığı şüphe, oldukça yaygın duruma gelmiştir. Hadîs-şerîfler, İslâm'ın ikinci kaynağı temelidir.
“Bir sözün hadîs-i şerîf olduğu anlaşılırsa, onu kabul ederim” diye U dönüşü yapmak, iyidir de, bu konuda, şimdiye kadar uyandırılan şüphe yüzünden ortada, şaşkınlık içinde kalanların durumu ne olacak? Kim düzeltecek?
Mehmet Maksudoğlu
28 Haziran 2026




