Fon krizinin ardından başlatılan adli soruşturmalar ve hazırlanan yasal düzenlemeler, mağduriyetlerin giderilmesi bakımından önemli adımlar olarak değerlendirilirken, tartışmaların merkezinde başka bir soru bulunuyor: Yaşananların sorumluları bütün yönleriyle ortaya çıkarılacak mı, yoksa mali kayıpların telafisiyle birlikte dosya da kapanmış mı sayılacak?
Yeni Şafak yazarı Aydın Ünal, TVNET'te yayımlanan Siyaseten programında, sürecin zamana yayılarak sonuçsuz kalabileceği endişesini dile getirdi. Ünal, tartışmanın toplumda derin bir yara açtığını, bu yara gerçekten iyileştirilmediği takdirde görünmez hâle gelse bile toplumsal bünyeyi içeriden etkilemeye devam edeceğini vurguladı.
Bu uyarının işaret ettiği mesele, yalnızca bir dosyanın kapanıp kapanmayacağı değil, ortaya çıkan güven bunalımının nasıl giderileceği. Çünkü bir skandalın kamuoyunun gündeminden düşmesi, o skandalı mümkün kılan şartların ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Denetimsizlik ve kayırmacılık iddiaları aydınlatılmalı
Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı'nın 13 Ekim'de yayımladığı Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz başlıklı açıklamada da fon krizinin denetimsizlik, göz yumma ve kayırmacılıkla ilişkili olduğu savunularak sorumluların kimliklerine ve konumlarına bakılmaksızın hesap vermesi istendi.
Bu çıkış, yaşananların yalnızca bireysel kazanç hırsıyla açıklanıp açıklanamayacağı sorusunu gündeme taşıyor. Zira böylesine geniş çaplı bir krizde usulsüz işlemleri gerçekleştirenler kadar, bunların hangi denetim boşluklarından yararlanarak faaliyetlerini sürdürebildiğinin de araştırılması gerekiyor.
Asıl mesele, suça karıştığı iddia edilen kişilerin kimliklerinden ibaret değil; bunlara imkân sağlayan ilişkilerin, ihmallerin ve varsa himaye mekanizmalarının da ortaya çıkarılması.
Güçlü konumdaki isimler mi kayırılıyor? Siyasi veya ekonomik nüfuz sahibi bazı kişilerin korunması söz konusu mu? Yoksa soruşturmaların uzun sürmesi, dosyanın kapsamından ve hukuki güçlüklerden mi kaynaklanıyor?
Bu soruların cevabı peşin hükümlerle değil, bütün iddiaların ayrım gözetilmeksizin soruşturulması ve sonuçların kamuoyuyla paylaşılmasıyla verilebilir.
Mağduriyetlerin giderilmesi hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz
Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül'de yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verdi. Bu fonlarda toplam 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunduğu açıklandı.
AK Parti tarafından Meclis'e sunulan fon tasfiyesine ilişkin kanun teklifi ise 14 Ekim'de TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edildi. Düzenleme, yatırımcıların birikimlerinin iadesini, fonlardan hukuka aykırı biçimde çıkarılan değerlerin geri kazanılmasını ve kayıpların sorumlulardan tahsilini amaçlıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 16 Ekim'de yaptığı açıklamada, soruşturmaların yeni bilgiler doğrultusunda derinleştirildiğini ve haksız kazanç sağlayanlarla hukuk önünde hesaplaşılacağını belirtti.
Dolayısıyla krize ilişkin herhangi bir işlem yapılmadığını söylemek mümkün değil. Ancak adli işlemlerin başlamış olması, denetim sorumluluğuna ve siyasi nüfuz iddialarına ilişkin bütün soruların cevaplandırıldığı anlamına da gelmiyor.
Bir başka ifadeyle, yatırımcıların zararlarının karşılanmasıyla krizin sebeplerinin ve bütün sorumlularının ortaya çıkarılması birbirinden ayrı meseleler. Birincisinin gerçekleştirilmesi, ikincisine ilişkin hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmıyor.
Hastalıklı unsurlar ayıklanmadan bünye sağlıklı kalabilir mi?
Sermaye piyasalarının bütünüyle suçlanmaması, meşru faaliyet gösteren kurumların ve dürüst yatırımcıların korunması gerektiği açık. Ancak sağlam olanı koruma gayreti, yanlışın üzerini örtmeye veya sorumluluğu bulunan kişileri himaye etmeye dönüşmemeli.
Bir bünyeyi ayakta tutmanın yolu, hastalıklı uzuvlarını sağlammış gibi göstermeye çalışmak değil; hastalığın kaynağını teşhis etmek ve gerekli müdahaleyi gerçekleştirmektir. Aksi hâlde korunmak istenen sağlıklı yapı da zamanla zarar görür.
Kamu düzeninde bunun karşılığı, suçluluğu yargı kararıyla belirlenenlerin hesap vermesi, görevini ihmal edenlerin sorumluluğunun tespit edilmesi ve suistimallere imkân sağlayan kurumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasıdır.
Üstelik mesele yalnızca cezai sorumlulukla da sınırlı değil. Hukuken suç teşkil etmeyen fakat kamu yönetiminde güveni aşındıran himaye ve kayırmacılık ilişkilerinin de açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Türkiye'nin son yıllarda elde ettiği kazanımların korunması, yanlışların görmezden gelinmesine değil, bunlarla kararlılıkla mücadele edilmesine bağlı.
Fon krizinin ardından ortaya çıkan güven bunalımı da ancak böyle aşılabilir. Aksi takdirde dosyanın kapanması, toplumun zihnindeki soruların da kapanacağı anlamına gelmeyecek.
Bugün cevaplandırılması gereken asıl soru, krizin nasıl gündemden çıkarılacağı değil; bu krizi mümkün kılan şartların gerçekten ortadan kaldırılıp kaldırılmayacağıdır. Çünkü üzeri örtülen yara iyileşmez; içeriden büyümeye devam eder.




