Batılı filozoflar, hemen daima problem olarak ya fiziği, yahut da metafiziği aldılar. Bazılarınca bu ikisi kâh biribirine yaklaştırıldı kâh biribirinden koparıldı. Bazıları da fizik âlemi gerçek, metafizik âlemi gölge saydı. Daha sonra gelenlerden bazıları, mesela B. Russell gibileri de metafiziği bir fantezi sayıp terketmemizi istediler.
Biz, bütün bu felsefi münakaşaların artık eskidiğini ve işe yaramadığını sanıyoruz. Artık batılı anlamı ile "fizik" ve "metafizik" yapmak, insanları hiç mi hiç tatmin etmiyor. Bizce insanlık bu kavramların yerine, yeni kavramlar aramaktadır. Zaten bizce de, bilginin konusu fizik ve fizik ötesi değildir. Biz, bilgiyi varın varla temasının şuuru olarak tanımlamıştık. Süje ve objenin her ikisi de varı temsil ederler. O halde, ana problemimiz Varın karşısındaki süjenin, Var'la ilişkilerinin mahiyetini bilmektedir. Süje insandır, Var da bütün maddi, hayatî ve ruhî görünüşü ile topyekûn insanötesi. İNSAN ve İNSAN ÖTESİ, işte bizim ana problemimiz bu olmalıdır. Biz, insanın ve insan ötesinin mahiyetini çözmeye çalışmalıyız. İnsanı fizik ile metafizik arasına sıkışmış bir küf parçası durumunda ele almaya alışmış fikir adamlarının görüşlerini birer tarihî hatıra olarak muhafaza edelim.
Süje insan, yahut idrak edici şuur, öte de bu idrak ve şuura konu olan topyekûn Var’dır. Bu var, en küçük zerrecikten Allah’a kadar her problemi içerir. Madde, hayat ve ruh hep insan ötesinin konusudur. Süje biziz, önce kendimiz için bilineniz. Yâni, bizde süje ve obje birleşiyor. Kendini bilemeyen ötesini de bilemez. Gerçi bizi bilmeye zorlayan ötemizdir. Ama, biz kendimizi bilemedikçe ötemizi de bilemeyeceğiz. İnsanoğlu yaşadıkça süje obje ikiliği içindedir; ölünce öteler âlemine geçmektedir. Esasen, o yaşarken de, şuuru ve duyumları ile, kendini ayrı bir varlık telakki etmesine rağmen, yine de ötede bulunmakta idi. Ancak “ölmeden önce ölme” sırrına şayet ulaşmayıp duyularının realitesini aşamadı ise, kendi zahirî, izafi, fâni, esir ve aciz varlığını fazla önemli sanıyordu ve her şeyi bu zavallı varlığın etrafında döndürme çabası içinde idi. Halbuki, onu mutlu kılacak davranış ve düşünce; kendi sınırlı varlığından şuuru ile sıyrılıp mutlak, ebedî, hür, güçlü, sonsuz ve bir olan soyut Var’da var olmak çabası olacaktı. Fakat duyularının dünyasına lüzumundan fazla bağlı insana, bunu anlatmak gerçekten çok zordur. Kur’an-ı Kerim’in “hayvandan aşağı” dediği bu idrakleri uyandırmak için, peygamberler dizisi kâinatımızdan peş peşe doğan güneşler gibi gelip geçmişler ve aydınlık yoldan yürümemiz için nurdan çizgiler çizmişlerdir.
Alexis Carrel’in yazdığı gibi, insan gerçekten de insan için henüz bir “meçhul”dür. İnsanı tanımlamak için ortaya konan hükümler, insanın inkârı anlamına gelecek niteliktedir. Güçlü bir fikir adamı olan Sokrates, insanı problem olarak ortaya koyduğu halde, ondan sonra gelenlerin hemen hepsi, insanı ikinci plâna atarak, “fizik” ve “metafizik” yapmaya çalışmışlardı. Bütün sözler bu iki konu etrafında dolaşmış, “sosyal bir hayvan” dedikleri insanı ya ihmal etmişler veya dolayısı ile ondan söz etmişlerdir. Fikir tarihi, fizik ve metafizik münakaşaları hâlinde devam edegelmiştir. Halbuki bütün mesele, insan ve insan ötesi olmalı idi. İnsanı homofaber (alet yapan), homoeconomik, homosocial olarak tanımlayanlar, onu “soysuzlaşmış ve tabiata aykırı düşmüş” bulanlar, onu “hasta hayvan” sananlar ne gariptir ki yine insanlardı. Homosapience (bilen) neler biliyordu da insanı bilemiyordu. Esasen insan, insanı ciddi bir tarzda ele almıyor, onu “fizik ile metafizik” arasında sıkışmış bir küf parçası gibi düşünüyordu. İnsan bir taraftan âlemin karanlıklarına doğru şahane hamlelere hazırlanırken, bir taraftan kendini inkâr ve tahkir ediyordu. Bir taraftan makine icat edip emrine alan, ona yük taşıtan, çamaşır yıkatan insan, diğer taraftan garip bir tutuşla onu putlaştırıyor, “makineleşmek istiyorum” diyerek kendini kaybetmek istiyordu.
Çağımızın insanı, kendini ve kafasını “fizik” ilişkilere göre düzenleyen adamı, normal ve mûteber kişi olarak karşılayan insandır. O, içinde doğduğu âlemdeki ses, şekil, renk ve hareketleri insanın iç dünyasına göre düzenleyen sanatkara biraz hasta gözü ile bakar. Duyusal bozuklukları olan birer kimse sanılan sanatkârlar, çağlardan beri genellikle itibarsız ve himayesiz kaldılar. Çağımızda, büyük din adamları ve mistikler ise, yarı meczup sanıldı ve şayet örneklerine tesadüf edildi ise ürperme ile seyredildiler. Ölümlü dünyada ölümsüzlükten, esaret dünyasında hürriyetten, ıstırap dünyasında mutluluktan ve ebedîyetten söz eden insanlara birçokları yalancı gözü ile bakarken, birçokları da onlarda teselli aradı.
Bilhassa 18. yüzyıldan bu yana, tabiatta ve kendi dışına hayranlık ile bakan insan, kendini birçok yönlerden bu tabiata aykırı buluyordu. Tefekkür halinin tabiata aykırı olduğunu, insanın soysuzlaşmış bir hayvan olduğunu sanan J. J. Ruso’ya, pek çok insan zaman zaman hak vermiştir sanırım. Öyle anlaşılıyor ki, duyuların adamı, şuurun adamını gerçeklerden kopmuş sanıyor.
Bizce, çağımızın en korkunç problemi ve gelecek çağların en önemli problemi yine insandır. İnsan kimdir ve nedir? Bu sorunun cevabını bulmak gerçekten zordur. Ama, Kendini Arayan İnsan doğru yoldadır ve kahramanca bir çabanın içindedir.
İnsan duyularına göre, insan yüksek bir idrak seviyesi ile doğar. Bu idrak, doğduğumuzda henüz Var’ın içinde uyumaktadır. İçine doğduğu âleme duyu organları ile açılan idrakimiz ilk duyumlarla irkilmeye ve yavaş yavaş uyanmaya başlar. Vücudumuz büyüyüp geliştikçe, duyu organlarımız güçlendikçe bu uyanış hızlanır. İdrakimiz uykudan kaosa, kaostan düzenli objeler dünyasına geçerek uyanır. Hareketi, sesi, rengi, şekli, sayıyı, mekânı, zamanı... idrak ederiz. Sebep sonuç, canlı cansız ayırımı yapmaya başlarız, zihnimiz aydınlanır, düzene kavuşur. Zihnimizi bütün varlığın merkezinde hissederiz. İdrakimizde ben ve ötesi doğar. Merkez, güya “ben”dir. Öte, sanki ben’in etrafında döner; her şey ben içindir sanki. Hayat ve tabiatı sever, yaşamak için derin bir istek duyarız. Zamanla, etrafımızda dolaşan varlıkların bize yararlı oldukları kadar zararlı da olduklarını görürüz. Yararlı olanları dost, zararlı olanları düşman ilan eder; kanlı ve kansız bir mücadelenin içinde buluruz kendimizi. Ölümle pençeleşmeye ve onu hep dışımızdakilere tattırmaya çalışırız. Dışımızdaki her varlığı da bizim gibi görürüz. İnsanların yaşama savaşı gibi, hayvanların, bitkilerin ve hattâ cansızların bile varlığını sürdürmek için, savaştıklarını görürüz. Her şey bir diğerini yemek için ağzını açmış fırsat kollar durumdadır sanki. Yalnızlığımızı hisseder ve ürpeririz. Duyularımızın dünyası bize dehşet ve korku vermeye başlar. Objeler dünyası bizi dışımızdan saran bir tehlikeler dünyası hâline gelir. Ondan korunmak için, ona hükmetmek çabasına gireriz. Fırtınaları, denizleri, deli deli akan nehirleri, vahşi hayvanları, ateşi, dağları ve bitkiler âlemini bize yararlı kılmak için çalışırız.
Mutluluğu ve ölümsüzlüğü ararız. Fakat zamanla yenilgimizi dehşetle görürüz, güçsüzlüğümüzü anlarız. Bizden sonra gelenler bıraktığımız yerden devam ederler. Fakat, biz yenik düşeriz, yahut yenik düşeceğimizi bilir ve ıstırap duyarız. Sınırlılık, fânilik, esaret, izafilik ve acizlik varlığımızı istila eder; yeis bizi kuşatmaya ve teslim almaya başlar. Buhar ve ateş kumkuması bir cehennem gibi, bizi hazmetmeye başlar. Kendimizi bir böcek, solucan gibi hissederiz, başımız döner, midemiz bulanır. Kendi gözümüzde alçalırız.
Kendimizi “hayvan insan” durumunda hissederiz. Hayvan insan içgüdüleri ile, egoizması ile, fizyolojik hayatı ile bize vahşi ve fakat zeki bir vahşi hayvan durumunda gözükür. Yaşamak; fizyolojik ve içgüdüsel gerginliklerden kurtulma şeklinde belirir. Hedonizmin (zevkçi felsefesinin) içinde buluruz kendimizi. Dünya, iştahımız için hazırlanmış bir sofradır. Yemek, içmek, lezzet ve haz ararız. Çılgınca bir müziğin gürültüleri içinde, Histeri nöbetleri geçirircesine dans ederek, organizmamızı kan ter içinde bırakarak yorgunluğun, bitkinliğin verdiği uyuşukluk içinde bir ân olsun kendimizi unuturuz. Kahkahalar ve renkler cümbüşü içinde, fâni hayattan ne koparırsak kârdır. Ama, bütün bu çırpınışlar hep hayal kırıklığı ile, ümitsizlikle sonuçlanır.
İnsan kendini dinlemek ve iç dünyasındaki kıpırdanışları da manalandırmak ihtiyacındadır. Böylece, duyular dünyasında özlediğini bulamayan insan, onu iç dünyasında arar. Birçok psikanalistler, özellikle Freud, bu yönelişi yüceltme (süblimation) adını verdiği marazi bir mekanizmaya bağlamak ister. Bir nevi gerçeklerden kaçtığımızı ifade etmeye çalışır. Halbuki, hedonizmin (zevkçiliğin) bir marazi telâfi mekanizması olması ihtimali üzerinde durmak, kişinin şuurundaki ebedîlik ihtiyacını fânilikte, sonsuzluk ihtiyacını sınırlıda, hürriyet ihtiyacını kendini unutmakta, bir’lik ihtiyacını sürüye katılmakta, mutlak’a olan ihtiyacını izafide tatmin etmeye çalışmasını geriye kaçma (regression) mekanizması ile açıklamak mümkündür.
İnsanın hayvani hayata hasret duyması, yüksek idrakini uyuşturmaya çalışması, düşünme ve şuur hayatından içgüdüsel ve fizyolojik hayata sığınması marazi bir anlam taşımıyor mu? İnsanın, insanca yaşamaktan kaçması nasıl normal olabilir?
İnsanca yaşamak ne demektir? Hiç şüphesiz bu ona empoze edilemez. O, yaşama tarzını kendinde bulur. İnsanın idrak seviyesi ve kendiliğinden doğan yaşayış tarzı, insanca yaşamanın ne demek olduğunu bize açıklar. Bunun için insanın tarihini ve fert ve toplum açısından macerasını incelemek yeter.
İnsan, kaba duyumlardan ince fikirlere, kaba ölçülerden ince ölçülere, somuttan soyuta, esaretten hürriyete, determinizmden yaratmaya, maddeden manaya ulaşmaktadır ve ulaşabildiği için insandır. Bu, insan idrakinin tabii mecrasıdır, tabii işleme şeklidir. İnsanın bu tabii özelliğini gerçekten kaçma ve marazi bir durum olarak nitelemek insanı inkârdır; onu geriye çekmedir. Marazilik, insanı, kendi statüsü içinde incelemeyen, onun realitesini realite kabul etmeyen idraklerde aranmalıdır. İnsanda, yüceltme ve soyutlama gücünü marazi bir gidiş olarak yorumlamak ilmin, sanatın, dinin ve ahlakın temelindeki realiteyi inkâr etmek demektir. İnsanı, hasta hayvan olarak kabul etmek insanın gerçeğini anlamamaktır.
Soyutlama ve yüceltme realitesi yalnız ferdin değil, cemiyetlerin de hayatında görülmektedir. Tarih boyunca, insan, hep kendini aramış, kendi varlığını ortaya koymak istemiş, hayvanca bir hayatın üstünde ilmî, estetik, ahlaki, dinî abideler yükseltmiştir. İnsanın medar-ı iftiharı bunlardır. Bunlar marazîlik mi ifade eder. Bunlar hep cinnetin meyvesi midir? İnsan soyutlama ve yüceltme gücünü kendinde bulmasa idi, kendini ve diğer varlıkları bu güç ile değerlendirmese idi kültür ve medeniyet tarihi nasıl doğacaktı? İnsan, hayvani, içgüdüsel ve fizyolojik hayatın üstüne sıçramasını beceremese idi ne olurdu? Soyutlama ve yüceltme, insan idrakinin yüksek bir özelliğidir. Bu gerçeği inkâr edip onu hedonizme iten ve alçaltan idraklerde, eğer bir art niyet yoksa, marazilik aramak gerekir. Marazilik, insanın, kendi realitesini öğrenmekten korkması halidir.
Evet, objeler dünyasında, kabuk dünyada özlediğini bulamayan insan onu kendi öz ve iç realitesini kurcalayarak arar. Bu, ilk önce, objeler dünyasındaki fâniliğe, sınırlılığa, esarete, izafiliğe ve güçsüzlüğe isyan tarzında ortaya çıkar. Dün objelere dönük duran zekâmız, ona isyan etmeyi dener. Kendisine ıstırap veren objeler dünyasını değiştirme çabasına girişir ve bundan haz duyar. Böylece subjektif insan, bir bakıma sanatkâr doğar. Bu insan, objektif dünyanın gerçekliği karşısına, subjektif dünyasının gerçekliği ile çıkar. Yeni bir âlemin şafağı söker içinde. Sanatkâr, sanki, subjektif dünyasında yaşayan subjektif insandır artık. O, fâniliğine, esirliğine, güçsüzlüğüne, izafiliğine isyan hâlindedir. Veya kendini öyle görmek ister. Zaman zaman başarısına inanır sevinir, bazan yenilgisini görür inler, bazan tezatlar içinde bunalır. Haz ve elem, mutluluk ve mutsuzluk içiçe, yanyana kıvranır durur onun hayatında. Ebedilik ve fanilik, esaret ve hürriyet, acizlik ve güçlülük beraber örülür onun varlığında. Subjektif insan, insanın dramını en iyi ele verir. O “hayvan adama” hasta, garip ve yalnız görünür. Çok defa maddi sıkıntılar ve perişanlık onu çevreler. Bu hal dışarıdan üzüntü yaratacak bir sefalet tablosu olarak da görünebilir. Hedonizmin tadını çıkaranlar, ona acıyarak ve istihfahla bakarlar. Ama gizliden gizliye ona hayranlıklarını da sezerler. Çünkü gerçekte hiçbir insan, o dünyaya tamamen yabancı değildir. Gerçekte, onlar, sanatkârın çilesine yabancı olmadıkları halde, o çileye katlanmanın doğuracağı güçlük ve ıstıraptan, ya idrakleri cılız olduğu, yahut irade zaafı yüzünden kaçarlar, kendilerine o cehd ağır gelir.
Sanatkâr, kendi dramında yaşarken daima ebediyete, sonsuzluğa, yaratıcıya, bir’e ve mutlak’a doğru hamle yaptığını hissederse ve bunda başarı bulursa büyük bir saadete doğru yürüdüğünü âdeta görür. Aksi halde, bunalır ve elem meyveleri verir, eserleri acı ve buruk bir tat verir. Sanat Allah’ı özletirse ve ona doğru götürürse insanı mutlu kılar. Ondan uzaklaştırırsa ıstırap verir, mutsuz eder. Onun içindir ki, insanlık en büyük eserlerini dinden çıkarmıştır. Sanat tarihini inceleyenler dinin bu yakıcı etkisini daima duyacaklardır.
Gerçek mistikler, sanat adamının dramını çok iyi anlar. Mistikler, gönül adamını sever ve onun trajik hayatını “inleyen bir ney gibi” görür. Onların, kendilerini ebedileştirme, hürleştirme çabalarındaki istidadı anlar. Gerçek din, kişiyi ebedîyette, sonsuzlukta, hürriyette, bir’de ve mutlak olan Var’da sükûnet ve huzura kavuşturur. Gerçek din, insan idrakini çokluktan Bir’e, fânilik duygusundan ebedîyete, esaretten hürriyete, sınırlıdan sonsuza, izafi olandan mutlak olana, mecburiyetten yaratıcıya götürür. Gerçek dindar, sanki Cennette yaşadığını duyar, müstağni ve mütmaindir. O, mevcudata büyük bir aşk ile bakar. O, artık ideal insandır. O, Var’ın ebedîyetinde, hürriyetinde, sonsuzluğunda, mutlaklığında yaşamak isteyen bir sarhoş gibidir. Mevlana gibi “üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum, benim sarhoşluğum ebedî” diyerek döner.
İdeal İnsanın mutluluğu bütün mevcudatın da o mutluluğu yaşaması ile gerçekleşir. Kabukta yaşayan insan, mistiğin hayatını fakirane, mahrumane ve meczubane bulur. Ancak hayvan adam, mistiğin bu hayatından ürkse bile, onun kahramanlığına ve mutluluğuna hayrandır. Kendisi her şeye sahip olduğu halde neden mutlu değildir de, mistik her şeyden mahrum olduğu halde neden mutludur? Bu sorunun cevabını bir türlü bulamaz. Halbuki bütün hata kendi mahrumiyetinin farkında olmamaktadır.
Her insan, kendi varlığında bu üç tip insanı bulabilir. Bir insanda kabuk, öz, cevher durumundadır. Hayvan adam, dramatik adam, ideal adam yanyana değil, içiçedir. İlim, sanat ve din bu üç kıpırdanışın meyvesidir, yahut bu üç kıpırdanışa cevaptır. Üç kıpırdanış da her fertte aynı idrak gücüne bağlıdır. Ancak idrâk edicinin bu kıpırdanışlar karşısındaki tavırları değişik olabilir.
Hayvan İnsanın ilminden, sanatından, “dininden” hayvanlık kokusu gelir. Onun ahlak telakkileri ve ölçüleri hayvanidir. Onun idrakine göre, ilim, sanat, din ve ahlak organizma içindir; duyulara ve lezzetlere bağlıdır. Onun ilmi, sanatı, dini ve ahlakı lezzet, şehvet ve duyusal tatmin arar. O, “tanrısını” bile lezzetler dünyasında aramaktadır.
Dramatik insan, sanatkâr insandır. Dramatik bir yaşama tarzı vardır. O, objeler dünyasının esaretine isyan eder. Onun ilmi, sanatı, dini subjektif benin rengini taşır. Onun ahlak telakkileri ve ölçüleri, insanî egoya bağlı ve subjektiftir. İlim, sanat ve din süjeyi mutlu kılmak içindir. Sanatkâr, ebediliğe, hürriyete, sonsuzluğa benzer hedeflerin peşindedir. Onun, ilminde, sanatında, din ve ahlakında insani ve estetik bir mana vardır. O, sürünün tasavvuri ve somut tanrılarını reddetmekle beraber, onda âdeta, kendini tanrılaştırma ihtirası vardır. Subjektif dünyasında o, bunu başardığına inanabilir de. Nietzsche’nin “tanrı öldü! Tanrı Diyonisos benim” sözü, bir sanatkâr filozofun trajik çığlığını ifade eder. O, fâni varlığında tanrılaşmaya çalışırken, sonunda korkunç bir acze düşecektir. Sanatkâr, kendini tanrılaştırmaya çalıştıkça ıstırabı büyür; O, kendi varlığını Allah’ta tüketmedikçe ıstırabını dindiremez.
Mistik ise, kendi varlığını Bir’de, sonsuzda, hür, mutlak ve ebedî olanda tüketen insandır. O, kendi egosuna isyan eder. Onun ilmi, sanatı, dini Allah’ın ilmi, sanatı ve dinidir. Onda her şey Allah’ın boyası ile boyanmış gibidir. O, Allah’a hayrandır; her şey ona, O’nu hatırlatır. O, artık, kendi dili ile konuşmaz; onda Allah’ın dili işler. Nitekim “enel-hak” sözü Mansur’un değil, Allah’ın sözü idi. Nasıl, çirkin ve kaba yığınlar bu sözü anlamak idrakinden çok uzak ise, velileri, peygamberleri birer meczup ve histerik sananlar da ebedî birer bedbahttırlar.
Seyyid Ahmet Arvasi- İnsan ve İnsan Ötesi s. 57-64





