İyice hatırlıyorum. 2008-2013 yıllarında “mini etekliye saldırı” haberleri ayyuka çıkmıştı. Provokasyon olduğundan hiç şüphe etmediğim, zaten birçoğunun da provokasyon olduğu ortaya çıkan bu saldırılar beraberinde bazı tartışmaların yapılmasını da getirmişti.

O dönemleri hatırlayalım. “Türkiye Malezya mı oluyor?” cümlesiyle başlayan tartışmalar, Şerif Mardin’in ortaya attığı ve bence son derece başarılı bilim hayatının en mesnetsiz, en kel alaka teorilerinden biri olan “mahalle baskısı” kavramı ile sürmüştü. Bütün bunların sonucu liberal yahut liberalimsi, solcu yahut solcumsu tiplerin AK Parti iktidarına verdiği görünür desteğin sonlanması olmuş, örneğin Nuray Mert falan “sivil dikta” sakızını çiğneyecek yola o tartışmalarla girmişti. Tabii bu desteklerin de, bu geri çekilmelerin de çoğunun altından FETÖ denen P.İ.Ç organizasyonu çıkmıştı, orası da ayrı.

Esasen biz bu “mini eteklilere saldırdılar” yavesine ta 28 Şubat’ın adeta kanalizasyon kadar kirli ve karanlık medyasından aşinayız. Uğur Dündar’ından Yılmaz Özdil’ine, Fatih Altaylı’sından bilmem kimine kadar toplumu “bu dindarlar hoşgörüsüz, bu dindarlar bizi ezecek” cümlesine ikna etmek için yapmadık pislik bırakmamışlardı. Tabi onlar bu pisliği yaparlarken memleketin paraları medya-siyaset-asker üçgeninde bir güzel iç edilmişti.


Niçin tazeliyorum bu tuhaf, iç karartıcı meseleleri? Soru buysa cevabım da şu: Çünkü Türkiye’de dindarların üzerine atılıp duran “hoşgörüsüzler” ve “bir arada yaşama kültürleri yok” suçlamalarının bütün yaldızlarının döküldüğü tuhaf bir “olaylar silsilesi” yaşanıyor da ondan.

Görüyor, takip ediyor musunuz bilmem. Hemen her gün sokaklarda bir başörtülüye, bir çarşaflıya hakaretler yağdıran, ağırlığı yaşlı Kamalist teyzelerden müteşekkil bir “saldırı timi” oluştu.

Nasıl kesif bir terbiyesizlikle, nasıl aptalca, nasıl üstenci bir dil kullanarak saldırıyorlar, anlatamam. Bu mağara kaçkınlarının asıl öfkelerinin nereden kaynaklandığını tahmin etmek de zor değil. AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan iktidarının Türkiye’de durumu eşitlediğinin “ta ciğerden” farkındalar çünkü. Her seçimde güvendikleri ve keskin bir inançla bağlandıkları Kemal Kılıçdaroğlu’nun ve diğer muhalefet liderlerinin birer balondan ibaret olduklarını, kifayetsizlikten mamul tiplemeler olduklarını da acı çekerek kabul etmiş durumdalar. Eh, “sarı saçlım mavi gözlüm”ün de mezardan kalkıp Tayyip Erdoğan’ı devirecek hali yok. Çaresiz öfkelerini en primitif, en aptalca, en gerzekçe yöntemlerle “öteki”ne yöneltiyorlar.

Doğu Türkistan'da "Çin işkencesi" Doğu Türkistan'da "Çin işkencesi"


Bakın açıkça söyleyeyim. Bu mağara kaçkınları artık “aman şimdi bir şey demeyelim” cümlesiyle de karşılanmaz oldular. Hakaret ettikleri insanlar takır takır veriyorlar ağızlarının payını. Yok çünkü öyle yağma. Bu memleket herkesin. Uzun süredir ve “artık” herkesin.

Bakınız şurası çok önemli. Voleybol milli takım oyuncusu Ebrar Karakurt’un, bir milli sporcuya asla yakışmayacak saçma tavırlarına tepki gösteren insanlara, ki bu insanların pek çoğu kendisine oy verdiği halde, “bunu yapamazsınız” diyen bir Cumhurbaşkanı var ortada. Türkiye’deki toplumsal barışın ne denli önemli olduğunu umursamayan kansızlar ne yaptılar peki? Ellerine ne geçerse karşı tarafa attılar yine. Barbarca ve ahmakça.

Yahu ortada cinsel kimliğini bir ideoloji, milli sporculuğunu da bu ideolojiyi yaygınlaştırma aracı olarak kullanmaya çabalayan biri var. Cinsel kimliği yüzünden değil, ideolojisini yaygınlaştırmaya çabalarken ortaya koyduğu “incitici ve saldırgan” dil yüzünden tepki görüyor. Bunu da Ebrar’ı “mal bulmuş Mağribi” gibi kullanıp hepimize saldırmak için vesile gören dangalaklar pekala olmaz olası adları gibi biliyorlar.


Buna rağmen memleketin cumhurbaşkanı kendine oy veren kitleyi kızdırmayı yahut kırmayı göze alarak “bunu yapmayın” diyor ama bu beyzadelerde, bu pembe mabatlılarda o “istif”i bozmaya hiç niyet yok.

Bakın işin burasında açık konuşacağım. Her seferinde “görmezden gelmeye”, zira memleketin huzur ve selameti için bu görmezden gelmenin olmazsa olmaz olduğuna inanarak sesimizi çıkarmıyoruz. Ama bu olmaz olası kitle her seferinde terbiyesizliklerinin dozunu artırdıkça artırıyor.

Bu yaptıkları yetmezmiş gibi bir de her seferinde “hoşgörüsüz” olarak dindarları hedef gösteriyorlar.

Ama ben yine de söyleyeceğim. Son seçimde “siyaseten bir sorunu” kalmayan Türkiye’nin birikmiş toplumsal sorunları da halletmemiz gereken bir sürece giriyoruz ve bu birikmiş toplumsal sorunların en önemlilerinden biri de bu aymaz, ahlaksız, toplumsal barışımızı tehdit etmekte hiçbir beis görmeyen kitleyi “adam etmek.”

Bunu, tertemiz yöntemlerle başarmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin yapacak çok işi var ve bu kitlenin “emri Brüksel’den alan” eblehliği ile alabilecek mesafemiz yok.

İsmail Kılıçaslan, Yeni Şafak