Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamlarından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takip edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, “Ben sizinleyim” diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.
Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte olduğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplardan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba “Ben sizinleyim” demek, bir insan için ne kötü bir haslettir! Bir Arap şairi bu yapıda olanları dile getirirken demiştir ki:
Yemenli birini görünce
Yemenli olursun;
Ma‘dî’den birine rastlayınca da
Hemen olursun Adnanlı.
İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir.
Metodları birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa olsa boşboğazlıkla alâkalandırılabilir. Çeşitli ilim dallarında –hatta Arabî ilimlerde bile– çalışanların kendilerine göre husûsî görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin ayrılık kaynağından yudumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.
Tâ İslâm’ın ilk devirlerinden zamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fıkhı gibi bir ilim dalı daha yoktur.
Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, İslâm’ın başlangıç devirlerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselâm zamanında fetvâ verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamber’in refîk-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahabe bu zatlardan bilgiler almaya devam etmişlerdir. Bu zatların sahabe ve tâbiîn arasında fetvâ konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.
Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Halifeler devrinin son zamanlarına kadar sahâbenin yerleşim merkeziydi. Medineli birçok tâbiîn, sahabeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya getirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda büyük bir mevkie sahiptirler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahu anh, sahâbenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sahibi tâbiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb’i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.
Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik’in Medineli hocalarına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetliliğini, takip ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi herhangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsa idi, erbabı arasından, derin bilgi ve sağlam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutlaka bulunurdu.
Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden rivayet olunan bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakacağını bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve idrak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir. Öyle ki müteahhirîn ulemasından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!..
Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle... İşte size Fârûk radıyallahu anh’ın kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Kûfe şehri. O, bu şehrin halkını Allah’ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya İbn Mes‘ûd radıyallahu anh’ı göndermiş ve onlara: “Abdullah’ı göndererek sizi kendime tercih ettim” demiştir.
Şu da var ki bu zatın diğer sahâbe arasında ilmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahu anh, “ilimle dopdolu” tabirini kullanmıştır. Ayrıca bu zat hakkında şöyle bir hadis de vardır: “İbn Ümmü Abd’in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim.” İşte bir hadis-i şerif daha: “Kur’an-ı Kerim’i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ümmü Abd’in kırâatı gibi okusunlar.”
İbn Mes‘ûd’un bu kırâatını Âsım, Zer b. Hubeyş’ten, o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b. Ebû Tâlib’in kırâatını da Âsım, Ebu Abdurrahman Abdullah b. Habîb es-Sülemî’den, o da ondan rivayet etmiştir.
İbn Mes‘ûd radıyallahu teâlâ anh, Ömer zamanından Osman radıyallahu anh’ın hilâfetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmiştir ki, Kûfe şehri fakihlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Tâlib, Kûfe’ye gelip de bu şehrin fakihlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve: “Allah, İbn Ümmü Abd’den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu” demiştir.
“İlim Beldesinin Kapısı” da bu şehir ahalisini bilgilendirmeye devam etmiştir. Öyle ki Kûfe, Hz. Ali b. Ebû Tâlib kerremallahu vechehu’nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmî ve fıkhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, diğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.
el-İclî’nin anlattığına göre yalnızca Kûfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak’ın diğer şehirlerine intikal edenler hariç, tam bin beş yüz sahâbe vardı. Ali ve İbn Mes‘ûd radıyallahu anhümâ’nın ileri gelen arkadaşları da oradaydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış olsaydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.
Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatların dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusuf’un, Muhammed b. el-Hasan’ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkitçiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahu anhümâ’nın, hakkında, “Her ne kadar ben Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm’ın sözlerine kendi yanımda şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır” dediği Şa‘bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b. Sîrîn, “Kûfe’ye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî’nin el-Fasl adlı kitabında da böyledir” demiştir.
Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatların ilimlerini, fıkıh, hadis, Kur’an ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakihler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedvin ve tanzim(1) etmiştir. Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. İshak en-Nedîm, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor:
“Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir.”
Kendisi hakkında Şâfiî radıyallahu anh ise, “İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyâlidir” demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaşlarının, arkadaşlarının arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek herhangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.
Bilâhare Şâfiî radıyallahu anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından –ki bu zat ilmi İbn Cüreyc’den, o da Atâ’dan, o da İbn Abbas radıyallahu anhümâ’dan almıştır– ders bildiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî’nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır. Ömrünün son yıllarında Şâfiî Mısır’a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.
Bu makale, diğer fakih ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerini beyan etmeye müsait değildir. Bu zatların hepsi fıkhî meselelerin üçte birinde ittifak halindedirler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahanın kitaplarında mevcuttur.
Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur... Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkûr müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi ictihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imamlığını (müctehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tımarhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her halde...
Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duymaya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer‘î sahalarda ictihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, buna kalkışanların akıllarından bir zorluklarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tespit edildiği takdirde bunların, İslâm ümmetini ve dünyayı işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine İslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaşmaya sevkedecek mel‘unca gayeler güttükleri ve bu dinin düşmanlarından oldukları kesinlikle ortaya çıkar.
Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propagandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslümanın, tâbiîn devrinden beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’dan tevârüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meş’um sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir.
İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkörü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslümandan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarını aldatış etmeyen birtakım kimselere sarmaş dolaş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batı’dan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.
Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendilerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kurtaracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiçbir şey onunla boy ölçüşemez.
Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeye terketmeye çağıranlar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümleri de doğru buldukları inancını taşıyor olabilirler. Öyle ki (bu düşüncede onlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müctehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezile’ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sözüne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azîmete uygun olanlarını tercih mânasında değerlendiriyorlar.
Nureddin eş-Şehid’in arkadaşlarından Ebu’l-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-Râzî, “el-Cem’u Beyne’t-Takvâ ve’l-Fetvâ min Mühimmâti’d-Din ve’d-Dünya” adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle dört mezhep imamının sözleri arasında fetvâ ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda herhangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takvâ gözetilmiştir.
Ama Mutezile’ye mal edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müctehidlerden kendince en takvâ olanı seçip bu müctehidin verdiği her türlü fetvâya, ruhsat yoluna sapmaksızın, uymaları gerekir. Müctehid imamların sözlerinden ruhsata uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan başka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müctehidlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû İshak el-İsferâyînî şöyle demiştir:
“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir.”
Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mes’uliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur; çünkü ictihad eden bir hâkime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. İslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehid hata etse de mukallidin mes’uliyetten kurtulacağını kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mes’uliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir verilmezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyînî’nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; ancak burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değildir.
Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müctehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarını ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana(2) bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğruları tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.
Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık.
Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitaplarından, telif edilmiş diğer muteber kitaplardan, rivayet ve diğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer’î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytanî yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklarından başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mana yönünden tevâtür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadığı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih hadislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.
İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafizîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarını ve ictihad kapısını kendi üzerlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafizî ve Zâhirîlerin yolunu seçmiş olurlar.
İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslâm’dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtları, kesinleşmiş hükümleri çoğuna değişmesine vesile kabul ediyorlar. Mısır’daki bazı Yahudi müsteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakihlerinin tamamının kabul gören örf ve teamülünü dışına bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki “Müslümanlar Nazarında Allah’ın Şeriatı” adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünceleri de bu kabilden bir şeydir.
Bütün bunlar Ezher’in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher’dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylememektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerli emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünnî Ezher’e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnet’in kalesi haline getirilen Ezher’i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerinde sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapıları hâlâ dört imamın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapılmıştır...
Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher’i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslâm esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinden gelen iyiliği ve yardımı hâlâ esirgememektedir.
Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) ictihadı alışılmışın dışında bir üslûbla zamâne adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabilirler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tuttururlar, zamane adamları arasında o şahıs gibi ictihada meraklı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mâni olabileceklerdir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müctehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?! Halbuki insanlar (cehaletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değildir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular...
Sözün özü şudur: Sizler bu meş’um çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarını, şöhret tutkusunun gözlerini kör ettiğini görür; hatta bunların, zavallı doğruların üstüne çullananlar can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu naraları, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alâkalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcımlarını söndürmeleri gerekir.
Bu meş’um çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istilâ ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü’min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.
Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O’dur.
Kaynak
1- Hatîb-i Bağdâdî, İbn Kerâme’ye dayandırarak Târîh-i Bağdâd adlı eserinde (14-247) demiştir ki: Biz bir gün Vekî’nin yanındaydık. Adamın biri ona, Ebû Hanîfe’nin hata ettiğini söyledi. Vekî cevaben: “Kıyasta Ebû Yusuf ve Züfer; hadis hıfzında İbn Ebû Zâide, Hafs b. Gıyas, Hibban ve Mendel; Arab dilinde Kâsım b. Maan; zühd ve takvâda Dâvud-i Tâî ve Fudayl gibi zatlar yanındayken Ebû Hanîfe nasıl olur da hata edebilir? Meclis ve çevresinde bu gibi zatlar varken, bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zatlar geri çevirirler.” demiştir.
2- Gökyüzündeki güneşin sabah, kuşluk ve gurub vakitleri vardır ama bu güneş batmayacak, kıyamete kadar parlamaya devam edecektir.
Prof. Dr. Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şeriatini Tehdit Eden En Tehlikeli Bid’attir, Çev. Süleyman Çelik, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1995, s. 11-12





