25 Mayıs 1983…

Takvim yaprakları yalnızca sıradan bir fâninin dünyadan ayrılışını ya da alelade bir ölüm tarihini kaydetmiyordu. O gün, Türkiye’nin semalarında gözle görülmeyen, fakat ruhları baştan ayağa kuşatan derin bir matem, tarifi imkânsız bir sessizlik vardı. Minareler suskun, sokaklar mahzun, gökyüzü bulutlu ve gönüller alabildiğine kederliydi. Çünkü toprağa verilen yalnızca etten ve kemikten ibaret bir beden değil; koskoca bir çağın sızlayan vicdanı, bir medeniyetin gür sesiydi. Fikir çilesini ömrünün son nefesine, kalbinin son atışına kadar bir kor gibi avuçlarında ve omuzlarında taşıyan büyük dava adamı, şairler sultanı Necip Fazıl Kısakürek, fânî menzilden dâr-ı bekāya irtihal etmişti.

Ancak zamanın ötesine geçen bazı vefatlar vardır ki, onlara ölüm demek hakikate haksızlıktır. Kimi müstesna şahsiyetler, toprağın bağrına sığındıkları an yok olmak bir yana, aksine daha da büyür, kökleşir ve abideleşirler. Bazı asil ruhlar, bu dünyadaki sesleri kesildiğinde, geride bıraktıkları eserlerle sükûtun ötesinde çok daha gür, çok daha sarsıcı konuşmaya başlar edinirler. Üstad Necip Fazıl, işte tam anlamıyla böyle müstesna bir ruhun, eğilmez bir duruşun tecessüm etmiş haliydi.

Onun dâr-ı bekāya göçüşünün ardından geçen kırk üç yıllık zaman dilimi, esasen kuru bir kronolojiden ibaret değil, aksine derin bir özlemin, dinmeyen bir hasretin ve entelektüel bir muhasebenin tarihidir. O, bu asil milletin sadece kafiyeler dizen bir şairi değil; sancısı, derdi, davası olan koca bir ümmetin feryadı, tarihin dehlizlerinde kaybolmaya yüz tutmuş bir medeniyet hafızasının canlanışıydı. Modern dünyanın parıltılı ama zifiri karanlık sokaklarında, eşyanın ve maddenin esaretinde boğulan insana, kaybettiği o ulvi cevheri, yani Allah’ı arayan büyük ruh muhasebesini hatırlatan bir kılavuzdu.

Aynadaki Çile ve Hakikat Arayışı

Çocukluk yıllarından itibaren kalbine, zihnine düşen o muazzam boşluk hissi, onu ömrü boyunca durmaksızın hakikatin mutlak kaynağına doğru sürükledi. İstanbul’un sis çökmüş, sırlarla dolu geceleri, Paris’in bohem hayatıyla yoğrulmuş entelektüel ama ruhsuz sokakları, yalnız otel odalarının soğuk duvarları, kumar masalarının yalancı ışıltıları, alkışlar, takdirler ve tüm bunların ardında gizlenen o müthiş iç çöküşler… Her biri onun hassas ruhunda derin yaralar açıyor, onu büyük bir arayışın eşiğine getiriyordu.

İşte bu sebepledir ki, onun erken dönem şiirlerinde melankolinin ötesinde koyu bir gece, mutlak bir karanlık, amansız bir çile ve sonsuzluk karşısında duyulan o ürpertici korku hâkimdir.

“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.”

Mısralarıyla hafızalara kazınan o devasa şiir, aslında Necip Fazıl’ın kendi iç dünyasına, o fırtınalı ruhuna tuttuğu berrak bir aynadan başka bir şey değildir. O, kalabalıkların, şöhretin ve alkış tufanlarının tam ortasındayken bile içi titreyen, ürperen bir çocuk edasıyla Mutlak Hakikat’i, Yaratıcı’yı arayan yapayalnız bir adamdı.

Sonra takdir-i ilahî ve kader, onun adımlarını mürşid-i kâmil Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin huzuruna çıkardı. İşte o mukaddes temas, o manevi dönüm noktası, sadece bir insanın hayatını değil, adeta coğrafyanın ve bir çağın yönünü tayin etti. Kalbindeki prangaları kıran Necip Fazıl, artık eski fildişi kulesinde oturan fâni şair değildi; o, varoluş gayesini secdede, teslimiyette bulmuş adanmış bir dava eri, bir iman kalesi haline gelmişti. Kendini yeniden inşa ettiği o andan itibaren, kalemi bir daha asla dünyevi hırslar için mürekkep tüketmedi. O andan sonra yalnız mısra kurmadı, bir medeniyetin surlarını örmeye çalıştı; sadece eleştirmedi, topyekûn bir dirilişin muştusunu verdi.

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum…”

Yapay zekanın kullanıcıyı hatasız gösterme tehlikesi
Yapay zekanın kullanıcıyı hatasız gösterme tehlikesi
İçeriği Görüntüle

İtirafı, sadece şahsına ait bir nedamet değil, dünya telâşı içinde debelenirken asıl gayesini unutan modern insanın, eşyanın esiri olan kitlelerin ve bugünün savrulan gençliğinin sarsıcı bir yüzleşmesidir. Sanatı fâni zevklerin oyuncağı olmaktan çıkarıp ulvi bir makama yerleştiren Üstad,

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış”

Diyerek, yaratılış gayesinden kopuk her türlü çabayı gayesiz bir oyalanma olarak nitelendirdi. Şiir onun için estetik bir cambazlık değil, kulun Yaratıcı’ya ulaşma yolundaki dikey yükselişi, kalbin sonsuzlukla hesaplaşmasıydı. Bu yüzdendir ki, onun dünyasında ölüm bile ürkütücü bir son, karanlık bir yok oluş değil, bilakis asıl vuslata, perdenin arkasındaki mutlak güzelliğe açılan nurlu bir kapıydı:

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber;

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber?”

Çileyle Yoğrulan Bir Aksiyon Hayatı

Ancak Necip Fazıl’ı yalnızca mistik bir şair, iç dünyasına çekilmiş bir inziva adamı olarak değerlendirmek onun misyonunu eksik anlamaktır. Karşımızdaki deha, aynı zamanda meydanları sarsan, fırtınalara göğüs geren muazzam bir aksiyon insanı, ödün vermez bir fikir savaşçısıydı. Tek parti döneminin, vesayet odaklarının o boğucu, ceberut ve baskıcı atmosferi altında İslâmî şahsiyeti, mukaddesatı savunmak, Anadolu insanının hakkını haykırmak her yiğidin harcı değildi. Çıkardığı dergiler defalarca kapatıldı, matbaaları susturulmak istendi, uydurma ithamlarla mahkeme salonlarında yargılandı, zindanlara atıldı, her türlü maddi ve manevi mahrumiyete mahkûm edildi.

Fakat o, bir adım bile geri atmadı; eğilmedi, bükülmedi. Çünkü onun lügatinde dava; fildişi kulelerde, rahat salonlarda yapılan entelektüel dedikodulardan ya da romantik söylemlerden ibaret değildi. Onun anlayışında dava demek; bedel ödemek, çileye talip olmak, gerektiğinde yapayalnız kalmayı göze alarak bütün bir dünyaya karşı tek başına da olsa hakkı ve hakikati korkusuzca haykırabilmekti. Hücrelerin soğuk duvarları arasında yankılanan “Zindandan Mehmed’e Mektup” şiiri, bu sarsılmaz imanın, teslimiyetin ve korkusuzluğun en berrak vesikasıdır:

“Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin, eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!

Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!”

“Ayağa Kalk Sakarya!” ve Gençliğe Hitabe

Üstad’ın en gür çığlığı, hiç şüphesiz tarihî bir nehrin akışında bir milletin kaderini okuduğu “Sakarya Türküsü” olmuştur. Sakarya, onun usta kaleminde coğrafi bir su kütlesi olmaktan çıkarak; cefakâr Anadolu’nun, mazlum ümmetin, şanlı tarihin ve yorgun düşmüş ama asaletini kaybetmemiş koca bir medeniyetin remzi haline gelir.

“Sakarya, saf çocuğu mâsum Anadolu’nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun…”

Mısraları, köklerinden koparılmaya, hafızası silinmeye çalışılan bir toplumun içsel acısını, Batı taklitçiliği karşısında eriyen kimliğini kurtarma çabasını anlatır. Ve şiirin nihayetinde üstad, feryadını bir kıyamet senfonisine dönüştürerek asırlardır uykuda olan o devasa ruhu uyarır:

“Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya;

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk Sakarya!..”

Bu muazzam çağrı, doğrudan doğruya onun idealize ettiği, receives Büyük Doğu mimarisi içinde harcını kardığı asım nesline, yani gençliğedir. O, “Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuuruna sahip, kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilen, kökü mazide gözü atide bir neslin hasretiyle yandı. Bugünün dünyasında, ekranların yapay ışıkları altında ruhları kararan, sosyal medyanın sanal kalabalıklarında yapayalnız kalan, ömrünü bir hiç uğruna tüketen gençliğe, kırk üç yıl öncesinden uzanan bu el, asil bir duruş davetidir.

Kolay başarının, çabasız şöhretin, derinliksiz bir konforun peşinde koşan modern zaman gençliğine Üstad’ın hayatı ve çilesi sarsıcı bir ibrettir. O, gençliğin taklitçi değil şahsiyet sahibi, tüketen değil üreten, uyuyan değil uyandıran bir dinamizme sahip olmasını istiyordu.

“Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes

Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es!” derken, şartlar ne kadar çetin olursa olsun, batılın karşısında hakkı müdafaa edecek bir inanç çeliği dövüyordu zihinlerde.

Bitmeyen Miras, Dinmeyen Dua

25 Mayıs 1983’te Necip Fazıl toprağa verildiğinde, musalla taşından fânî bir beden uğurlandı ancak onun fikirleri, mefkuresi ve ruhu asla toprağa gömülmedi. Aradan geçen kırk üç yıla, değişen şehirlere, gelişen teknolojilere ve baş döndürücü dönüşümlere rağmen insanoğlunun kalbindeki o büyük varoluşsal boşluk kapanmadı. İşte bu yüzden Necip Fazıl eskimeyen, aksine zaman geçtikçe daha da tazeleyen bir pınar gibi akan çağlar üstü bir sestir.

Bugün hâlâ gecenin muayyen bir vaktinde “Kaldırımlar”ı okuyan bir üniversite gençliği kendi yalnızlığını onunla paylaşıyor; “Çile”nin mısralarında kendi iç dünyasını sorgulayan dertli sineler arınma buluyor ve ne zaman bir mekânda “Sakarya Türküsü” yankılansa milyonların yüreğinde asil bir diriliş muştusu uyanıyor. Çünkü o geride sadece edebi metinler değil; sarsılmaz bir iman pusulası, eğilmeyen bir omurga ve tükenmeyecek bir direniş meşalesi bıraktı.

Vefatının kırk üçüncü sene-i devriyesinde, kalbimizden ve dilimizden yalnızca şu niyaz yükseliyor:

Allah rahmet eylesin büyük Üstad… Sen bu çağın en koyu karanlığında bir kandil gibi yanarak kendini feda ettin. Kelimelerinle uyuşmuş akılları, uykudaki sineleri uyandırdın. Çektin çileyi, sabrı ve sebatı milyonların hafızasına nakşettin ve son nefesine kadar o mukaddes davanın divanesi olarak yaşadın. Mekânın cennet, makamın âli, komşuluğun Hazret-i Peygamber olsun…

Ve Cenab-ı Hak; bu aziz millete, yüzüstü sürünmeyi reddedip imanıyla, şahsiyetiyle, fikriyle ayağa kalkacak, Üstad’ın mirasını geleceğe taşıyacak asil nesiller yetiştirmeyi yeniden nasip eylesin.

ÖĞRETİM ÜYESİ HÜSEYİN DURSUN, AKSAÇLILAR HABER