Din felsefesi Batılı düşünürlerin Hristiyanlığa olan güvensizliklerinden doğmuştur. Daha sekülerist yaklaşımları dine giydirme peşine düşmüşler ve alabildiğince serbest bırakmışlardır. İslam dininde ise ilk başta iman gelir. Şüpheye yer bırakmaz. Batıda din felsefesine nazaran İslam aleminde din felsefesinin yerini kelam, akaid, hadis, fıkıh ve tefsir gibi kaynaklar teşkil etmiş ve gerekli ihtiyacı karşılamıştır.

Mustafa Şekip Tunç 1959 yılında yayınlanan “Bir Din Felsefesine Doğru” isimli araştırma eserini, döneminde okullarda verdiği dersler arasından toparlamış ve ömrünün vefa ettiği zaman zarfında -her ne kadar bitmemiş olsa da- eseri Osmanlıca olarak yazmıştır. Eser hanımı Rana Tunç tarafından Latinize edilmiş ve sadeleştirilmiştir.

Tunç, Batı’da iki asır önce vuku bulmuş ve ihtiyacını karşılaması açısından üzerinde sayılamayacak derecede konuşulup yazılmış olan din felsefesinin bizim topraklarımızda da neşvünema bulması konusunda çalışmalar yapmış, okullarda bu düşünce metodunu ders olarak okutmuştur. Tunç, din felsefesinin din meselesinin metodlu bir düşünce ve muhakeme ile aydınlığa çıkarmaya, anlayış süzgecinden geçirmeye çalışan bir sistem olduğunu belirtmiştir. Kendisi Darülfünunda verdiği “Din Felsefesi” derslerinin notlarını güncellemiş ve bir araştırma yazısı olarak “İncelemeler” adı altında o dönemin bir dergisinde yayınlatmıştır. Bu eserle, sistematik düşünceye dair çalışmalarını aktarmıştır. Din felsefesinin varlığının gerekliliğini, “İlim için lazım olan tenkid duygusunu felsefe geliştirdiği gibi; din duygusunun, din hayatının etraflı bir şuurla anlaşılmasını kökleştirecek olan da din felsefesidir” iddiasınıortaya koymuştur. Bu sebeple Tunç, dinin özüne yani ruhuna nüfuzun ancak din felsefesiyle olabileceğini, ruh ve manasının bununla anlaşılabileceğini aktarmıştır.

Şekip Tunç’a göre felsefe insanın bütün bir gerçekle alakasını inceler. Din felsefesi ise insanın varlıkla olan alakasını inceler. Tunç bu inceleme türünün dış duyularla değil kalp ve vicdan gözüyle alakalı olabileceğini belirtir. Ki burada da din felsefesi üzerine çalışan diğer düşünürlerden ayrılır. Çünkü ona göre; dini telakkilerin içeriğini kavrayan ve açıklayan ruhtur.

Dünyaya gönderilişimizden itibaren varlığımızın gayesini arama mecburiyetindeyiz. Fıtratımıza kodlanan “inanma” gereğine bağlı olarak, varlığımızı her anlamda bir nizam çerçevesinde, kurallar bütünüyle yaşatan bir dine mensup olmak kaydıyla sürdürmek, insanın dünya ve ahirette saadeti ve huzuru bulabilmesinin ilk şartlarından. İnanç, insanın olmazsa olmazıdır. Ondan ayrı olan insanın insanca yaşamayla ilişiği de kesilmiş demektir. İnanç, insanın insan olmasının nüvelerindendir.

Yaratıcı ile yaratılmış varlık ilişkisi her an tezahür etmektedir. Din dediğimiz mefhum da dünyada başıboş varlıklar olarak yaşayamayacağımızın bir tezahürüdür. Yememiz, içmemiz, giyinmemiz, konuşmamız, uyumamız, duymamız, görmemiz, hürlüğümüz, esaretimiz, maneviyatımız, ibadetlerimiz, iyilik ve kötülüklerimiz, düşünmemiz vb kısaca her şeyimiz din tarafından tayin edilmiş kurallar ve ölçüler silsilesine bağlıdır. Tüm hal ve hareketlerimizi din tayin eder. Dinin kurallarına göre şekillenir. Toplumsal ahlak, dinden tevarüs eder. “Peygamberler olmasa, medeniyet olmazdı; insanlık olmazdı.” (1) Din de olmazdı. Çünkü dinin kıymetlerini tamamlayan da Peygamberlerdir. İnsan var oldukça din de var olacaktır. İnsanı tamamlayan, insani hasletleri ölçülendiren, nizama sokan dindir.

Varlığımızın gayesi, dinin varlığına bağlıdır. Çünkü hayatımızın tüm alanlarında etki ve yetki sahibidir din. Din felsefesinin ise bu gayeyi incelemek adına meydana geldiği düşünülmektedir. İnsan her an Allah’ı arama ihtiyacı içinde olduğundan bu ihtiyaca yönelik çeşitli düşünme şekilleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri de din felsefesi. Din felsefesi insanın din-inanç bütünlüğü içerisinde yaşadığı bunalımdan doğar. O her halde içindeki boşluğu doldurmanın peşine düşmekte, içindeki boşluktan doğan ıstırabını çeşitli vesilelerle kapatmaya ve doyurmaya çalışmaktadır. Özellikle Batı’daki bu ıstırab daha çetindir. Çünkü büyük boşluktadır.

Tunç’a göre, din felsefesinin ortaya çıkış yahut dinin bir mesele olarak ortaya atılma sebeplerinden biri Hristiyanlığın Müslümanlıktan altı asır önce doğmuş olmasıdır. İslam’da ise dinin bir mesele olarak konuşulması Mutezile ve Eş’ari arasındaki münazaralarla başlar.

Her ilim, muhtevası bakımından araştırmaya, incelenmeye muhtaçtır. Hepsinin varlığının bir tarihi vesika mahiyetinde olması dolayısıyla felsefesinin de böyle olması elzemdir. Tunç, nasıl ki sanat tarihinin vücut bulmasından dolayı sanat felsefesi doğmuşsa; din tarihinden dolayı da din felsefesinin doğduğunu söyler. Bir ilmin felsefesi, o ilmin mahiyet ve kıymetini belirtir. Ona göre din felsefesinin de amacı budur.

Din felsefesi, felsefe ile ilahiyat arasında bir bağlantı noktasıdır. Her ikisini de inceleyerek yol kat eder. Her ikisine ihtiyaç duyar. Din felsefesinde, din, kurallar çerçevesinde incelenir, metod ve muhakeme ile hareket edilir. Tunç’a göre din kültürünü de din felsefesi verir. Dinin künhüne bu felsefe ile varılabilir. Bilindiği üzere, din felsefesinde dinin kuralları değil dinin özü mevzutir. Din felsefesi din hakkında bir düşünme ve tartışma olarak tanımlanmaktadır. (2) Dinin tanımı yapılırken psikolog, yaşanan bir tecrübe; sosyolog, içtimai bir olay; kelamcı, akıl ve nakille müdafaa edilebilen bir sistem çerçevesinde meseleye yaklaşır. Filozof ise unsurları bakımından meseleye yaklaşır. (3)

Din felsefesine karşı çıkan birçok düşünür de mevcuttur. Bunlardan biri Heidegger’dir. Din inanca bağlı bir olgu, felsefe ise düşünmeye bağlı bir olgudur. Heidegger, inancın olduğu yerde felsefenin yapılamayacağını savunur.

Batılı pozitivist akımlar ise din felsefesinde ele alınan meselelerin hakikat değeri taşımadığını her defasında vurgulamışlar ve dini de felsefe masasına yatırmışlardır. Bu bağlamda din felsefesinin varlığı takdir görmemiş bilakis tartışma düzeyinde kalmıştır.

Batılı düşünürler din ve felsefenin çokça ayrımını yapmış ve çatıştığını ve felsefenin her zaman bir adım önde olduğunu söylemişlerdir. Buna mukabil Victor Cousin gibi filozoflar, her şeyin din etrafında, din için ve din ile oluştuğunu düşünmüşlerdir. Hatta kimi filozoflar felsefenin bile dinden doğduğunu söylemişlerdir. Bugün felsefede ahlak kavramı bile yine dini muhteva üzerinden çizilmektedir.

Bir diğer tarafta ise aklın dinin merkezinde olduğu görüşü İslam dünyasında da vücut bulmuş ve İslam dünyasında Kindi, Farabi, İbn Rüşd gibi filozoflar din ile felsefeyi bir arada tutma çabası içine girmişler, uzlaştırmaya çalışmışlardır. Bu filozoflar da aklı merkeze alarak hareket etmişler ve dini bağlamından koparmışlardır. Dini hakikatler akılla açıklanmaktadır ve onlara göre; aklın kabul etmediği bir din tasavvur edilemez. Buna göre felsefe yapmanın da kaçınılmaz olduğu ve felsefenin dine götüreceği, ikisinin birbirinden ayrı şeyler olmadığı gibi anlayışlar tezahür etmiştir. Aklın kılavuzluğu dinin ötesine geçmiştir. 

Din felsefesi aklı, imanda yegâne otorite sahibi olarak görür. Dine materyalist yaklaşan oryantalistler de tamamen akla dayanarak dini ele alır. Oysa dinin özü ancak akıl üstü tavırla anlaşılabilir. Çünkü İslam hikemiyatında mesele akıldan sonra başlar. Akıl bağdır; işi tahdit ile tek bir esasa bağlar. Hâlbuki hakikat kendi nefsinde böyle bir tahdit ve inhisarı kabul etmez. (4) Akıl üstü tavırla ele alınmayan din, şüphelere yol açacaktır. Din kavramına akılla yaklaşan Batı, dine tam bir inanç halinde bakmamaktadır. Batı’da halkın genel dindarlığında, önemli bulunan diğer inanç öğretilerine karşı yaygın, neredeyse evrensel bir kayıtsızlık hakimdir. (5)

Hristiyanlık inancı şüpheyle birlikte inanılan bir din halini almıştır. Nitekim tahrif olmuş bir din olmasıyla birlikte ölçülerini de kaybetmiş bir dindir. İslam inancında ise naslar hususunda şüpheye yer yoktur. Şüphe imanı götürür. Şüpheyle inanç bir arada barınmaz. Şüphesi olan tahkik etmekle mükelleftir.  

Din felsefesinde ruhu nesnel bir tavra sokan oryantalistler, bu felsefeden umduğunu alamamaktadır. Mücerret kavramlar, müşahhaslaştırıldıkça; vahiy, peygamber buyrukları, mucizeler, ibadetler, inançlar vb. inceleme konusu olmaktan çıkarılıp aklın peşinde hüküm verici boyutlara taşınmıştır. Din felsefesinin rasyonel bakış tarzı aklın dışındaki yollara kapısını kapatmıştır. Netice itibariyle din felsefeleştirilirken, hikmetten arındırılmaya çalışılmıştır. Felsefe aklı kullanırken, hikmet, ruh ile alâkalıdır. Üstad Necip Fazıl da, hakiki felsefenin vazifesinin fazilet olması gerektiğini isminin ise hikmet olacağını belirtir.

Meseleye akılla yaklaşan kişi, Tanrı’nın ve sonsuzun bilinebileceğini ve akılla kavranılır olabileceğini söyler ve tanrı mefhumu aklın sınırları içerisinde “hapsedilir”. Akıl üstü yaklaşılan bu meselede ise bilmekten ziyade yaşamayla anlaşılabilme söz konusudur. Bu sebeple akılla birlikte metafizik de din felsefesinin konusudur ve temel ilke ise inanmaktır.

Aristo tabiatüstü birçok vakanın ilim tarafından bulunabileceğini, akıllar zinciri içerisinde mümkün olabileceğini söyler. Tunç, Aristo ve onun gibi düşünenlerin tabiatüstü mefhumları sebepler zincirine bağladığını, sebepler zincirini sınırlandırdığını belirtir. Bu gibi mefhumlara biçilen tahdit, Tanrı kavramını da din felsefesinde yaptıkları gibi kategorize edecek ve ona mekân isnat edecektir. Din felsefesinin bir fikri tasavvur edebilmesi için ona mekân isnat etmesinin gerekliliğini söyleyen Tunç, bundan dolayı tanrının da göklere oturtulduğunu belirtir. Hinduizm ve Avrupai dinlerde bu böyledir. Hatta Çincede Tanrı, Tanju isimlendirilir ve bu göklerin efendisi anlamına gelir.

Her ne kadar din felsefesini gerekli görüyorsa da, Tanrıya bir mekan isnat edilmesinin onu kemalden mahrum etmek olduğunu söyler Tunç. Çünkü Tanrının bir mekânda olması, onun bir cisim olmasını gerektirir ki, böylece tanrı insan gibi kusurlu bir varlık hâline gelir. Bu sebepten hiçbir yerde olmayıp her yerdedir.

Halbuki Tanrı telakkisine açıklık getiren de din felsefesinden ziyade İslam hikemiyatıdır.

Din felsefesinde her ne kadar rasyonel ve objektif şekilde dinin temel ilkeleri ele alınıyor gibi gözükse de bu her din için değişiklik arz etmektedir. Din felsefesinde herhangi bir dinden ziyade sadece din olgusunun ön plana çıkarıldığı düşünülür. Batılı teologlar din felsefesinde her ne kadar dinin temel ilkeleri, kavramları, uygulamaları gibi ayrıntılara girmiyor olsalar da dinden kastedilen Hristiyanlıktır. Sadece teologlar nazarında değil, bütün Batı dünyasında din denildiğinde Hristiyanlık algılanmaktadır. Hali itibariyle din felsefesi de Hristiyanlık üzerinden şekillenmektedir. Tahrif edilmiş dinlere mensup olan toplumlar din felsefesine daha çok ihtiyaç duymaktadır. Çünkü sorguladıkları tüm meselelerin karşılığını dinin kendisinde bulamamışlardır. Çeşitli inciller, tevratlar bu soru ve sorunlara karşılık verememiştir. Evrenin yaratılmış olup olmaması, ezeli ve ebedi olup olmaması, tanrının bir nesne olup olmaması, sıfatları, fiilleri hep tartışılmıştır. Özellikle cennet, cehennem gibi mefhumlar devamlı bir çatışma halini almıştır. Deizm, Teizm, Panteizm ve benzeri inanç sistemleri de bu problemler vesilesiyle ortaya çıkmaktadır. Din felsefesi bu açıdan belirsizliklerle doludur. Nitekim masaya yatırılan dinler de belirsizdir. Bu belirsizlik, sadece İslam’da yoktur. İslam dinine göre akıl ile mutlak hakikate ulaşmak mümkün değildir bu sebepten hakikat sır idrakine bağlıdır. Ve Müslümanlar olarak dine bedahetler halinde iman ederiz, diğer türlü delil de olsa insan inanmadıktan sonra inanmaz. Bazı mücerret mefhumlar belirsiz olarak değil, sır idraki üzerinden anlaşılabilir ve tasavvur edilebilir.

Akılla kavranılabilenlerin dışında din, asıl olarak akıl üstü kavranılması gerekenleri temsil eder. İslam dini de böyle anlaşılabilir. Din felsefesi akıl bağlamında sorgular; fakat metafizikî bağlamda ele alınmadan bir din tam anlamıyla anlaşılamaz.

Din felsefesi Batılı düşünürlerin Hristiyanlığa olan güvensizliklerinden doğmuştur. Daha sekülerist yaklaşımları dine giydirme peşine düşmüşler ve alabildiğince serbest bırakmışlardır. İslam dininde ise ilk başta iman gelir. Şüpheye yer bırakmaz. Batıda din felsefesine nazaran İslam aleminde din felsefesinin yerini kelam, akaid, hadis, fıkıh ve tefsir gibi kaynaklar teşkil etmiş ve gerekli ihtiyacı karşılamıştır.

İki dünya için aynı felsefenin varlığı uyumlu değildir. Bu sebeple Şekip Tunç’un bizde de din felsefesi olmalı düşüncesinden ziyade İslam kaynaklarının bu alanda yeterli miktarda eserlerinin ve çalışmalarının mevcut olduğunu söyleyebiliriz. İslam hikemiyatı yukarıda bahsettiğimiz mezkûr ilimlerle din felsefesinin sorduğu soruları ve aradığı tüm cevapları kendi bünyesinde barındırıyor ve karşılıyor. Tunç’un sözüyle İslam aleminin din felsefesini 150 (şimdi 200) sene sonra konuşmaya başlıyor olması, bir eksiklikten veya felsefe yapamamaktan değil, ihtiyaç duymamaktan kaynaklanmaktadır.

Kaynak

1. Salih Mirzabeyoğlu, Yağmurcu “Gerçekliğin Peşinde”, 1996, s. 269

2. Mehmet S. Aydın, Din Felsefesi, İzmir: İzmir İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2002, s. 2

3. Felsefe Din, Vahiy Akıl İlişkisi Bağlamında Din Kavramı ve Günümüz Din Toplum İlişkileri, Yrd. Doç. Dr. Cevdet Kılıç, 1975 Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi

4. Salih Mirzabeyoğlu, Dil ve Anlayış, 2012, s. 57

5. Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Din Felsefesi Dersleri, Pinhan Yayıncılık, 2016, s. 36

Aylık Dergisi 193. Sayı, Ekim 2020