Ölüm Odası B/Yedi: "Anadoluculuk 937 Yaşında" - 73

Ölüm Odası B/Yedi: "Anadoluculuk 937 Yaşında" - 73

1074’de kurulan SELÇUKLULAR ve ikinci safhası OSMANOĞULLARI tarafından ikmâl edilen İslâm’ın NİZAM-I Âlem davasının ANADOLUCULUK faslı, SELÇUKLULULAR ile OSMANLI arasındaki çekişmelerle dolu ANADOLU BEYLİKLERİ DEVRİ’nin bir keyfiyet davası belirtmemesinden dolayı kayda değer DEVİR ifâdesine girmemesi dikkate alınırsa, bir Peygamber’in iki VAHY arasındaki sükûn devri misâli bir FETRET diyelim, 1924’de HİLÂFET’in kaldırılmasına kadar tam 850 yıl sürmüştür… RUHAMÎ-Mermer: 851= 1850: KAZZAM-Pire… Elde var ABDÜLHAKÎM Koltuğu ve bunun “kalb, dil, ilim, idrak, kâinat nizâmı” ve Üstadım’ın “her sahabînin kılıcı şiir kınında saklıdır!” dediği veçhile dünya çapında bir doğum sancısı. Bilerek bilmeyerek, isteyerek istemeyerek, müsbet ve menfi bütün çalkalanmaları kendi hânemizde buna dair GÖRÜYORUZ; demek ki ANADOLUCULUK, çıktığı yerden 4 kıtaya PEYGAMBER Sancağı’nı dikişinden büzüldüğü hâneye doğru kaderini yaşamış ve yaşıyor, bugün tamı tamına 937 yaşında. (Eylül 2011). KÖK’ten filiz verdiğine göre, ÇINAR yaşıyor… SURET’ini “Büyük Doğu-İBDA”dan görün… Büyük Doğu-İBDA: 1935= 936: Salih İzzet Mirzabeyoğlu… İBDA’: Bir kimseye kârı tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek… SERMAYE vermek “asıl etmektir” de, o sermayeyi kim ne etmektedir? İşte, herkesin emeğini gerekli kılmak isterken, bütün mesele!
 

ALTUN TAHT

 
ABDÜLHAKÎM: Allah’ın HAKÎM kulu… 99 güzel isminden biri de HAKÎM olan Allah’ın HAKÎM Kulu, defaetle belirttiğimiz gibi, başta Allah Sevgilisi - sonra Peygamberler, sonra SAHABÎLER, ardından veliler, vesaire… İNSAN: Emre muhatab NEFS… HAKÎM vasfının bu NEFS’te kabulü, mesele HİLÂFET oldumu, madde ve mânâda MECAZ suretini KOLTUK-TAHT’ta bulur. Allah’a Resûlü’nün gösterdiği yoldan bağlı olmanın ALTUN Nesil’i SAHABÎLER’in döneminde, Allah’ın İNSAN ve HALİFE kasdını temsil eden O’na nisbet, HİLÂFET, O’nun nefsine veraset hükmünde ve kıymeti temsil edilebildiğincedir. ALTUN TAHT, hakikatiyle 4 Halife devri ve giderek… En nihayet KILIÇSIZ Hilâfet olarak mânevî sembolik bir HİLÂFET, İkinci Abdülmecid Efendi’de de sona eriyor… YAVUZ Sultan Selim Hân’dan 1924’e kadar geçen 407 sene sürmüş OSMANLI Hilâfeti… DEBBE(t)-Yürüyen Mahlûk. Debelenen: 407: EL-Kariz, Kıyamet… Topyekün mahlûkatı sarsan büyük hâdise… Bed’et-Başlangıç: 407: Salih Mirzabeyoğlu. (GUCERATLI Şeyh Ebu’l Muvahhid’in CEVAHİR-ÜL Hamza isimli eserinde verilen Harflerin Allah’ın isimlerine nisbetle verilen sayı değerine göre yapılan ebced. - GEORGES Ifrah’ın AKDENİZ KIYILARINDA HESAB adıyla tercüme dilmiş eserinde mevcut ve benim ERKAM isimli eserimde intikalen.)… HİLÂFET’in kaldırılışı: 1924: SALİH Mirzabeyoğlu Hükümdar’dır. (TİLKİ Günlüğü’nde, altında Üstadım’ın ismi bulunan bir yazı-rüyâ, aynı zamanda 31 TEMMUZ gününün başlığı.)

*

İKİNCİ Abdülmecid, 39. Padişah VAHDETTİN’den sonra, SALTANAT ilga edilmiş, sadece HALİFE olarak başta… ABDÜLAZİZ Han’ın (35. Padişâh) oğlu… SULTAN Hamîd döneminde, 5. Şehzâde durumunda… VAHİDETTİN Hân’ın Saltanatı’nın kaldırılmasından sonra, 54-55 yaşlarında HALİFE oldu; bir seneden biraz fazla bir zaman… OSMANLI’nın, ETRUĞRUL Gazi’den başlayarak kendisinde son bulan zaman dilimi, 693 sene… DEVLET-İ ALİYYE-İ EBED MÜDDET ideâlinin zâhiri, ŞEKLİ yapan maddenin kendisinin ŞEKİL olmaması bir mânâda, eskimez ve pörsümez bir yeni-yenilenen IŞIK olarak münzevi, “Allah’ın kalblerine doğrudan doğruya NUR verdiği gençlik” kadrolarınca bugüne taşınan ve İDEOLOCYASI’nı örgüleştirmiş bir realitedir - Bizim ülkemizden başlayarak ANADOLU olmayı bekleyen her yerde KALIBLAŞMAK isteyen.

*

Dört kıtada, İSLÂM hükümlerine göre, Müslüman ve gayr-ı müslim tebası, MERKEZİYETÇİ ve ADEM-İ Merkeziyetçiliğin çeşitli şekillerinde bir PAKT’ın en geniş ve güzel ŞEKLİ, yenilenemeyen bir “ruh ve anlayış”ın bedeli olarak malûm şekilde sona erdi: 693.
İHSA’: Yalnız bir ilim ve sanat dalıyla meşgul olup, ihtisas yapma. İĞDİŞ etme. (İĞDİŞ etme kelimesi - IHSA’nın ebcedi de bu kelimeyle aynı: 693… BÜTÜN Fikir-SİSTEM olmadığı, bugünün verileri ile bu temin edilemediği için, İHTİSASLAŞMA’nın bütünleme aleyhine işlediği meselesinin üzerinde geçen sayılarda durduk. Yalnız bir ilim ve sanat dalıyla meşgul olmanın, onun alâkalı olduklarına temas etmemesinin, iğdişliğe sebeb olduğu bir bedahet. DİĞER bir mânâ: Ruhun bedende tecellisiyle meydana gelen NEFS - ŞUUR - BENLİĞİMİZ, müsbet ve menfi kutublardan hangisine doğru tekâmül ederse, öbürünü silikleştirme mânâsında iğdiş etmektedir. Kıyas eyle.): 693.
SABARET: Kefalet. (İslâm BÂKÎ): 693.
Mahzum: Her delinmiş nesne. (EMR’in-ruhun NEFSE nüfuzu, bu mânâda da ABDÜLHAKÎM Koltuğu’nu hatırlayınız.): 693.
İBRAHİM Kassaroğlu: Bütün ömrünü, varını yoğunu BÂTIN kahramanlarına sevgi ve meyl doğsun diye harcayan veli: 1692= 693.

*

İKİNCİ Abdülmecîd, HAZRET-İ Ebubekir’den başlayan kendisi dahil 102. HALİFE ve zâhir HİLÂFETİ onunla sona erdi. ASKIDA. 54-55 yaşındaydı: TOPKAPI Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi avlusuna çıkarılan ALTUN Taht’a oturarak BİAT kabulü ile cülus etti… Aynı gün Cuma selâmlığına çıkışı… Bütün İslâm âleminde adına HUTBE okunmaya başlanması… 55-56 yaşında HİLÂFET’in kaldırılmasıyla yurt dışına çıkarılması.

*

O makama oturan ZÂT kadar, ümmetin buna lâyık olması gerektiğini ikaz, bugün o sırdan alınması gereken bir pay… İ’LA-Yükseltmek. Yukarı kaldırmak. Şânını yüceltmek. “Aslîsine çıkarmak.”: 102: İLYAS. (Nefs tezkiyesinde ifratla büsbütün tüketmiş ve Güneş-Bâlâ mekânına çekilen, ikinci Nübüvveti’nde İDRİS Aleyhisselâm suretinde ve O’nda tecelli eden hikmetle görünen zât)… SAYB-İnmek: 102: SABİ’-Çocuk… MABEYN-Ara. İki şeyin arası. Fevkinde kimse olmayan PADİŞÂH yakınlarının bulunduğu yer: 103: BEKA-Devamlılık. Bâki olmak. EBEDÎLİK… AL-İ Aba: 103: İCL-Sığır yavrusu. “NAKA-İ Salih”… HİLÂFET, mânâ aslında, Allah’ın bir VEHBÎ ikramı, mucizesi eseridir. RAHMETİ cümlesindendir.
 

İKİNCİ ABDÜLMECÎD
(1922-1924)
 

Batı Musikisi’nde bestekâr, piyanist, viyolonist, şâir, hattat, heykeltraş, ressam, müellif… Batı musikisi ve resim sahasında en ileri Osmanoğlu… 300 kadar tablosu bugün çok değerli sayılmakta, müzelere girmiş… Doğu ve Batı dillerinden 6 dil bilen; mükemmel şekilde… Saltanat ve Hilâfetle ANKARA arasında, ANKARA’yı destekledi. Saltanatın ılgasını gördü. Vahideddin’in yurt dışına sürülmesinden sonra, ilk şehzâde olması dolayısıyla, bu şansı kalmadığını anladığı demlerde, Cumhuriyet’e doğru gidildiğini anlayarak, İSTANBUL ile ANKARA arasında tarafsız kalmıştı… Sonra malûm; kılıçsız HALİFE… 1924’ün MART ayının 3. günü, HİLÂFET’in ılgası ardından, MİRAC Kandili gecesi, yâni bir gün sonra, yakınları ile DOLMABAHÇE’den alınarak Çatalca’ya sevkedildi ve oradan trenle Türkiye dışına çıkarıldı… Ölümü 1944’de PARİS’te; 20 yıl sürgün hayatından sonra… HALİFE, İstanbul’da Türbe’de, dedesi SULTAN Mahmud, babası SULTAN Aziz, ağabeyi YUSUF İzzettin Efendi, amca-zâdesi İKİNCİ Abdülhamîd’in yanına defnedilmesini vasiyet etmişti. Ankara, HALİFE’nin çocuklarının bu talebini oyaladı. Cenaze 10 yıl PARİS Câmiinde bekledi. 1953’de ANKARA Hükümeti, cenazenin TÜRKİYE’ye getirilmesini kabul etti ki esasen şehzâdeler dışında Hânedan üye ve mensubları az önce Türkiye’ye kabul edilmişlerdi. HALİFE’nin naaşının getirilmesi hakkındaki kızının dilekçesi, TBMM dilekçe komisyonuna hâvale edildi. (1) ay zarfında hiçbir milletvekilinin itiraz etmemesi hâlinde dilekçe, otomatik olarak yürürlüğe girecekti. Kırşehir Demokrat Parti emekli Amiral Rif’at Özdeş, şehzâdelerin Türkiye’ye gelmelerinin hâlâ yasak olduğunu, cenazelerinin de getirilemeyeceğini belirterek itirazını yaptı. Ümidini kesen HALİFE’nin kızı, babasının cenazesini PARİS’ten alıp MEDİNE’ye getirip HAZRET-İ Peygamber’in civarına defnettirdi.

*

ABDÜLMECÎD: (Dişleri dökülmüş aslana döndürülen HİLÂFET makamı, vasıfları bu makama uymayan bir Şehzâde ile mütenasib sona erdi. Arkasından, “9 köyün sahibi, dokuzundan da kovulmuş” hesabı, cıncık-boncuk bir millet olmadığımızı anlatma telâşına düşünce hatırladığımız “1000 senedir ANADOLU’da Devletiz!” edebiyatının SELÇUKLULAR’dan sonra 693 senesini imar etmiş bir HANEDAN, Telegram’da “Çöp Sayımı” dedikleri ve aslında sahibine göre “bu çöplerden hangisi sana uyar”a dönen ÇIKAR AMAÇLI tehdit ve şantaj işleri, onların şahsında tek taraflı bir mazi karalamasına döndürülmüş, Şehzâdelikle ilgisi bulunmayanlar da dahil toptan YURT’tan atılmıştır… Yaşanmış hayatların acı ve maceralarını, haysiyet kavgası ile karışık muhtaçlıklarını, pek azı taşıdıkları SOY adına uygun durabilmişliklerini, anlatabildikleri ve bulabildikleriyle tarihçiler naklediyor… Mürekkeb lekesi gibi cansız kalsa da birkaç satır: Bir yıl içinde bütün mallarını satıp tasfiye etmeleri, kanun gereği idi. ATATÜR, yalnız şehzâdelerin ihracı fikrinde iken, İNÖNÜ, Sultanlar, Sultan çocukları olan hanım Sultanlar ve Sultan zâdeler, Sultan zevceleri olan hanımefendilerin de çıkarılması hususunda onu ikna etti. O da oldu… Böyle ifâdelerde şuna dikkat etmek lâzım: “O ikna etti, öbürü de kabul etti”de, ikna olmaya hazır olanı ve ikna edenin de rütbelinin emrine tâbi bir perde oluşuna dikkat. Her ne kadar İNÖNÜ karakterine uygun bir iş olmuşsa da. Neticede, OSMANOĞULLARI sersefil edilmek üzere, “gayrı menkulleri gülünç fiyatlarla kapatılarak, ne OSMANLI Devleti’ne, ne de Milli Mücadele’ye hizmet etmiş kişilerin eline geçti. Hanedan mahvoldu. Uzun sürgün yıllarında, sokak hayatı yaşayan tipleri çıktı.”… Fransa’da, açlık yüzünden bir kahvehânede ayak takımını eğlendirmek için yapılan BOKS maçına çıkıp da, yediği bir yumrukla öleni, Paris’te uzun yıllar mezar bekçiliği yaptıktan sonra emekli olup, o kahırla orada öleni, daha önceki sürgün faslında İTALYA’da tabutuna haciz gelen OSMANLI Padişâhı ve İSLÂM Dünyası HALİFESİ Vahidüddin Hazretleri’nin ve yanındakilerin hâli… OSMANOĞULLARI, hayat gailesi içinde çeşitli ülkelere gittiler ve oradan oraya o devrin bitli turisti gibi dolaştılar. En çok BEYRUT’a ve Fransa’nın NİCE ve PARİS şehirlerine. BİRLEŞİK AMERİKA’dan HİNDİSTAN’a, sonra HANEDAN’ın en büyük kısmı MISIR’ın KAHİRE ve İSKENDERİYE şehirlerine yerleşenler… 1949’da zevc veya zevceleri ölen ve çocuğu bulunmayan Şehzâde zevceleri ile damatlar, Türkiye’ye kabul edildi. 1939’da ENVER PAŞA’nın Sultanzâde olan çocukları ve ayrıca iki hanım Sultan kabul edilmişti… 1952’de, Şehzâdeler hariç bütün Hanedan mensubları… Bir kısmı sürgünden sonra dışarıda doğmuş Şehzâdelerin sürgünü, 1974’de kaldırıldı… 50 sene aradan sonra, kim öldü, kim kaldı… Babasını ŞEBEK etmiş bir aile-millet olarak, 2011’de bugün, bizim hâlimiz nicedir? ABD önderliğindeki Büyük Ortadoğu Projesi hakkında, soysuza “soysuz” dercesine bir hakikat tesbiti ifâdesiyle doya doya sövmeden yazamayacağım, içinde bulunduğum şartlar muvacehesinde ve benim cesaretimle ilgili bir mevzu olmaksızın, tabiîdir… Şu söylenebilir: Vaktiyle İngilizler’in, HİNDİSTAN’a bir İngiliz Genel Vali nasbettikten sonra oradakileri oradakilerle idaresi gibi, böyle bir görüntü, Ortadoğu’nun GENEL Valisi olmak bir terfi ifâde etse de, mânâda HİNDİSTAN’dakinden daha aşağıda bir hâlimiz olur. Orada hiçolmazsa GENEL Vali İngiliz, yâni bir yabancı.): 102.
BUMEHEN: Deprem, zelzele: 103= 1102.
SELHA: Kıyamet günü. (TAMMAT-Kıyamet: 451: SALİH Mirzabeyoğlu): 103= 1102.

*

Kıssadan hisse kime düşerse: KARTAL’dayım… Ana davamla ilgili mahkemelerden birine gitmek üzere, almalarını bekler şekilde hazırlanmış, koğuşun havalandırmasında dolaşıyorum. TELEGRAM, “yakalama” dedikleri bir oyunla, beni zaten hafiften hep tutan düşük bir tonda. YAKALAMA: Sabah havalandırmaya çıkmış, oltadan kurtulmuş balık gibi kendini tesirden kurtulmuş hissettiğin ve zannettiğin bir rahatlama içindeyken, bende ayaklardan başladıkları, elektrikî tesirin bir yakalayıp bir bıraktığı, sanki bırakmalarında senin bir dahlin varmış ümidi ve kaygısı arasında salındığım bir tedirginlik-verme oyunu. Yaklaşık 4-5 kere böyle YAKALADILAR. Sonra beyin okumaya kadar bütünleştirdikleri bir iş. O GÜN: Hafiften başlayarak ayaklarda ve sonra bütün vücudum… Güzel bir sabah vakti, hafif serinlikte pırıl pırıl bir güneş; kim o gün ve benzer günlerde ne hisseder bilmem, benim için o gün de –elbet– iyi değildi. Umulmadık bir iş değildi ama, farklı bir kurgu ile karşımdalar: Yan havalandırmadan, MAFYA reisi takılan bir ses veya bana öyle hissettirilen, tabiî bir sesle -yâni çıplak bir sesle, başkası ile telefonla konuşur gibi yaparak kendini duyuruyor: “İsmail’e söyle, bizim çocuklar Mahkeme’de hazır bulunsun. Bu bizi dinlemiyor, orada ilgilensinler!”… Üç kişi Mahkeme koridorunda oturmuş içeri çağırılmamızı beklerken, koridordan hiçbir yabancı geçirilmiyor; 4-5 sivil giyimli kişi geçmek isterken durduruldu. Biri kulağına eğilir bir hareketle görevliye birşeyler söyleyince salındılar. Ben gelenlerin bahsedilenler olduğunu anladım, ama blöf olduğunu da biliyorum. FASULYECİLER, önümüzden geçerken, gözgöze gelmekten kaçınarak cüzdan araştırır gibi ceket ve pantolon arka cebini karıştıran biri; anlarsınız ya, geçtiler. Hâllerinde hiçbir fevkâlâdelik yoktu, yanındakiler de sonradan ben anlatana kadar bunun bir kurgu olduğunu bilmediler… HAVALANDIRMA’ya dönelim: Çıplak sesle konuşan, benim cin min takıntım var ya, yanındaki “cin”e bana aktarması için bir şey söylüyor, o da benim bir-iki metre ilerimde duran “cin”e, o da bana… Onun ve benim yanımdaki “cinler”in konuşmaları, doğrudan beyne değil, dışardan konuşma şeklinde; ama cihazla aktarılan bir neviden. Bana söylenene veya sorulana sesli cevab versen bir türlü, vermesen bir türlü: Komik bir durumdasın. Efelenmeye benzer konuşmaya, “görüşürüz!” gibi birkaç sesli karşılık veriyorum. Yanımdaki “cin”, “görüşürüz diyor!” diye, yan havalandırmadaki “cin”e aktarıyor, o da aynı şekilde yanındaki gerçek kişiye. Bu şekilde, ikisi belirli, ikisi yalnız ses, dört kişiden kurulu bir hatta git gel… Ben zihnen konuşunca, düşününce veya onun “benim söyleyeceğimi söylemek istemesem de benim asıl düşüncemmiş gibi benden çıkan” ve yanımdaki tarafından seslendirilerek öbür taraftaki “cine” aktarılan, onun da yanındaki kişiye… Derken, bana gelen konuşmaya benden iradem dışı diye alınan benim konuşmam, ağzımdan koyu bir sıvı akıyor hissiyle çıkıyor. HİS diyorum, çünkü görünür bir sıvı değil - ama sıvı olduğu için. Benim kaç türlü şaşkınlık içinde olduğumu anlayabilirsiniz. Birden kafamın içinde müthiş bir patlama - hani darbe vurdu kasdıyla “bir çaktı…” diye anlatırsınız. Elektrikle çaktı… Çizgi roman veya çizgi filmlerde kafasının etrafında dönüşü dairevî çizgilerle ifâde edilen küçük kuşların dönmesinin aynısı, basbayağı böyle görüş idrakı, kafamın etrafında “cik, cik” sesleriyle dönen birkaç kuş. Anlatırken benden olmasa bile okuyucudan kaynaklanabilecek eksiklik bakımından, böyle bir çizgi roman veya karikatür veya Walt Disney’in çizgi filmlerinde bolca kullanılan bu espri ile karşılaşırsanız, tıpa tıp aynı diye beni hatırlayın… BOLU: Gece. Havalandırmada bulunan Cezaevi hoparlörü, 2005’den sonra, “cin”in yuvalandığı mihraklardan biri - güya… KARTAL’dan sadece kafamın içine intikal eden sesler değil, tabiî seslerin de geliş yönlerinin bende saptırıldığını bilmeme rağmen, –ki yine saptırılabilir!–, aynı oyuna burada da, “cincilik oyunu” ile karışık düştüm. O hoparlörden başka, havalandırmadaki elektrik tellerinin irtibatlandırıldığı küçük kutu, havalandırma duvarları ve çatının havalandırmaya bakan kısmını çepeçevre kuşatan dikenli teller üstünde takılı kalmış rulo edilmiş gazeteler vesair takılanlar, ondan ona değişmek üzere hep cinle ilgili şeyler; TELEGRAM konuşmaları, onlardan geliyor… HOPARLÖR: Bana söylenen şeyler, benim onları önlemek için değiştirici mukabelem, derken duvarın öte yanından gelen aynı veya ayrı kişinin konuşmaları, benim ona göre tepkim, bunun üzerine üçüncü kademe olarak ayrı bir fondan gelen… Bütün gece böyle. Bir ay kadar devam eden… Tek başına, daha sonra AVRUPA Birliği meselesinin çatısı altında, derken AVRUPA Birliği ve AMERİKA pazarlıkları içinde geçen AKDENİZ Ülkeleri Birliği davasını düşünürken, –yeri gelmişken–, bu bölümün başına yazmayı düşündüğüm TELEGRAM’daki hâdiseler ve politika düzenbazlıklarının benzerlikleri, tam da buraya denk geldi… Altını çizeyim: Biçimine getirildikten sonra, sen istemesen de istiyormuşsun gibi gösterilerek alırlar. Biçimi kabul ettikten sonra ise, zaten mesele yok. Dışarıdan görünür bir yönlendirme olmasa bile, sen osun, onlardansın. Arzularına emanet. 

 
AKDENİZ BİRLİĞİ?

 
Resmi olarak “Hilâfeti bizden kaldırttılar!” diye itiraf edene kadar, “çok şükür Hilâfeti kaldırdık!” diyebiliriz. Büyük nimet: Tek ve merkezi bir otorite öncülüğü sıkıntısından kurtulduk… Şimdi bu işleri, –bu işler hep aynı!–, DEMOKRASİ kanalından demokratik demokratik yapan ve rahatlara yaptıranlar neylerler, görelim n’işlemişler… PROFESÖR Anıl Çeçen: Yarım yüzyılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, AVRUPA Birliği tam olarak birleşemedi ve AMERİKA Birleşik Devletleri gibi bir büyük kıta federasyonu çatısı altında birleşememiştir. AMERİKA Birleşik Devletleri çapında bir AVRUPA Birleşik Devletleri olmak isteyen AVRUPALI devletler, bir türlü TEK VE MERKEZİ BİR OTORİTENİN öncülüğünde bir araya gelemediler. İstenen büyük federasyon yapısı gerçekleşememiştir. Yüzyıllarca sömürge imparatorlukları çatısı altında dünyayı yönetmiş olan AVRUPA’nın büyük devletleri, MERKEZ olmaktan vazgeçemedikleri için, kendi aralarında bu birliği gerçekleştirememişler, çalışmalar sürerken AVRUPA Birliği gayesine paralel ve içinde, başka projeler geliştirmişlerdir… (ANIL Çeçen’in 2008 tarihli KIBRIS Çıkmazı isimli eserinden aktardığım husus, 100 sene önce OSMANLI Gölü olan AKDENİZ Ülkeleri etrafında cereyan eden hâdiselere bakışta, önemlidir.) Devam: İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya gibi 5 büyük sömürgeci devlet başta, AVRUPA Birliği çalışmalarında gevşeklik başlayınca, FRANSA, İtalya ve İspanya gibi LÂTİN asıllı ülkeler, yeni bir birliği AKDENİZ kıyısında aramaya… Özellikle, ANGLSAKSON ve YAHUDÎ ittifakına dayalı “yeni dünya düzeni” bütün dünyayı sarsarken, AVRUPA’ya sıkışıp kalmak istemeyen sözkonusu ülkeler, buna alternatif bir arayışla AKDENİZ Ülkeleri ve LÂTİN Ülkeleri desteğine ihtiyaç duymuşlardır. (…) FRANSA’nın gündeme getirdiği AKDENİZ Birliği’nin AVRUPA Birliği çatısı altında ele alınabilip alınamayacağı tartışılırken, bazı devletlerin teklifiyle AKDENİZ Birliği proje olmaktan çıkartılıp, AVRUPA Birliği’ne bağımlı bir oluşum çalışmasına dönüştürülmüştür. Elbette bu çalışma içinde, AKDENİZ’deki adalar da var. (…) ROMA İmparatorluğu’nun çevresindekilerle birlikteliğinin yeni bir çalışmasında, AMERİKA ve AVRUPA yarışının aynı alanda sürdüğü unutulmamalıdır. (ANIL Çeçen’den istifade ile işaretlediğimiz hususlar, pek de eski olmayan ANADOLUMUZ ülkelerde bugün olup bitenleri anlamaya çalışma çabasında muhakkak ki gereklidir.)
 

AMERİKA AMERİKA DEDİKLERİ…

 
1776’da İngiltere’de istiklâlini kazanan A.B.D., 1783’den itibaren AVRUPA ölçülerine göre mütevazi sayılacak bir güçle, denizlerde bayrak gezdirmeye başladı. Kuzey ve Güney Amerika’daki dışarıdan gelen - beyazlar tarafından kurulmuş ilk müstakil devlet bu… 1790’da nüfusu 4 milyon kadar, 1800’de 5 buçuk - 6 milyon… OSMANLI’nın MAĞRİB (Kuzey Afrika) EYALETLERİ’nin, –Cezayir, Tunus, Tarabulus– nüfusu bundan fazla… O zaman: İngiltere, Fransa, İspanya gibi büyük devletler bile, MAĞRİB Ocakları’na söz geçiremiyor… 1785’de CADİZ açıklarında bir ABD gemisi, CEZAYİR korsanları tarafından zaptedildi; BOSTON Limanı’na kayıtlı KAPTAN Isaak Stevens’in MARIA’sı. Aynı sene içinde PHILADELPHIA’ya bağlı KAPTAN O’Brien’in DAUPHIN isimli gemisi, CEZAYİR’e getirildi. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 A.B.D. gemisi daha, OSMANLI’ya bağlı DAYILIK idaresindeki CEZAYİR’de… A.B.D. KONGRESİ, korsanlara karşı koyacak güçte KALYONLAR inşâsı için BAŞKAN George Washington’a 688.888 altun dolar harcama yetkisi verdi. (1794)… Pennsylvania’lı Joshua Humphreys bu gemileri inşâ taahhüdünü üstüne aldı. Ama korsanlarla başa çıkacak gemilerin inşâsı uzun vadeli olduğu için, AMERİKAN Hükümeti CEZAYİR’le temasa geçerek, OSMANLICA yazılmış 22 maddeli bir anlaşma imzaladı. (5 Eylül 1795)… A.B.D., CEZAYİR’e parça parça 642 bin altun dolar ve her sene 12.000 OSMANLI altunu ödemek üzere. Buna karşılık CEZAYİRLİLER, Amerikan esirlerini serbest bırakacak, ATLANTİK Okyanusu’nun CEZAYİR yakasında ve gerekse AKDENİZ’de AMERİKAN gemilerine ilişmeyecekti. Bu anlaşmayı GEORGE Washington ve BEYLERBEYİ Hasan Paşa imzaladı, tasdik etti. BU ANLAŞMA, AMERİKA’NIN 200 SENELİK TARİHİNDE YABANCI DİLLE YAZILMIŞ VE BÜTÜN TARİHİ BOYUNCA YABANCI BİR DEVLETE VERGİ ÖDEMEYİ KABUL ETTİĞİ TEK ANLAŞMADIR. (SENEVİYYE ödemeyi kabul ettikleri bu tarihlerindeki tek MUAHEDE, National Arcivhes of the United States’de nüsha olarak muhafaza edilmektedir. 1795’de OSMANLICA’dan yapılan Türkçe tercümesi ile birlikte: HUNTER Miller, Treaties of the United States, WASHINGTON 1939. Birinci cild 276-317.)… 1785’de ilk A.B.D. teknesi İSTANBUL’a, 1800 sonbaharında da GEORGE Washington firkateyni CEZAYİR limanına dostluk ziyaretleri yaptılar; sonra firkateyn de İSTANBUL’da. Bu Amerikan gemisiyle CEZAYİR Beylerbeyi Osmanoğlu Mustafa Paşa, ÜÇÜNCÜ Selim’e 2 arslan, 2 pars ve başka hediyeler göndermişti… Sene 1803: Amerikalılarca zaptedilen iki OSMANLI teknesi… Tarabulus eyaletine bağlı OSMANLI gemileri, AMERİKAN gemilerini vurmaya başladı. Bunun üzerine daha önce İSTANBUL’a ziyarete gelmiş olan ALBAY Bainbridge, bir harb filosu ile Tarabulusgarb limanına geldi. 35 toplu Philadelphia ve Vixen, Tarabulus gemileriyle çatışmaya başladı. O tarihte en büyük Amerikan harb gemisi olan Philadelphia, karaya oturdu ve 300 mürettebatı esir edildi. LİBYA Beylerbeyi KARAMANLI Yusuf Paşa, gemilerin Trablus limanına verdiği zarardan dolayı A.B.D.’den 3 milyon altun dolar tazminat ve yılda 20 bin dolar vergi istedi. A.B.D.’de kamuoyu bu paranın ödenmesini ve esirlerin kurtarılmasını istiyordu. TUNUS Beylerbeyi Mehmed Hammude Paşa da A.B.D.’den yılda 10 bin dolar vergi istiyordu. Bunun için İngilizce bilen MENEMENLİ Süleyman Ağa isimli adamını Washington’a müzakereye yolladı. Tunus’a gelen bir Amerikan Albayı’nın teknesiyle 1805’de maiyetindeki OSMANLILAR’la Washington’a gitti ve BAŞKAN Thomas Jefferson tarafından kabul edildi. SÜLEYMAN Ağa, Amerikan Dışişleri ile görüştü. Amerikalılar’la zabtedilen 2 Osmanlı gemisinin iadesini ve tazminat istiyordu. Nihayet TUNUS’a ağzına kadar gemi inşaat malzemesi dolu bir AMERİKAN teknesinin hediyesi kararlaştırıldı. Süleyman Ağa, TUNUS’a tâyin edilen AMERİKAN Konsolos’u ile Baltimore, Philadelphia, New York ve Boston limanlarını ziyaret ederek TUNUS’a döndü. Bu şehirler bu tarihte 45-65 bin nüfuslu idi. “MENEMENLİ Süleyman Ağa hatıralarını yazsa, bize ilgi çekici şeyler anlatabilirdi. Mütevazi Amerikan şehirleri ile İSTANBUL, İzmir, Tunus gibi dev OSMANLI şehirlerini mukayese edebilirdi. SÜLEYMAN Ağa’nın maiyetindeki 3 kişi, geri dönmek istemiyorlardı. Kayserili ve Giritli olan ikisi, iki yıl sonra KAPTAN-I DERYA’ya A.B.D. hakkında rapor hazırlamış olarak döndüler. Üçüncü kişinin akibeti meçhul”… A.B.D.’nin CEZAYİR Konsolos’u LEAR, BEYLERBEYİ Amasyalı Hoca Hacı Ali Paşa’ya 1812’de 26 bin altun dolarlık son vergiyi verdi ve A.B.D., OSMANLI’nın “Haraç-güzârı: Haraç diyarı” olmaktan çıktı. Almanya İmparatorluğu’nu, Venedik Doçunu, Rusya Çarı’nı ve emsalini yıllık vergiye bağlıyan OSMANLI Devleti için, bu mühim birşey değildi. A.B.D.’nin bugünkü pozisyonu (1965) bakımından nisbetimiz malûm ise de, hattâ bunları araştırmış tarihçi de bir cesaret örneği bunları tesbit etmiş ise de, mevsim bahardır. Her ne kadar tanımıyor ve yüzlerini görmüyorsam da, bir takım paçoz olmayan yüreklerin kabardığını hissedebiliyorum. Biliyorum ki, –150, 200 sene nedir ki?–, pek de eski olmayan bir zamana dair bu hâdiseler, üç beş kişi istisna edilirse, hepimiz için sanki tarih öncesi devirden kalma belgeler gibi. Hani AMERİKA AMERİKA dedikleri… İKİNCİ Mahmud, 1826’da BEYLERBEYİ Karamanlı Yusuf Paşa’ya gönderdiği bir ferman ile, bu işlerle uğraşan Eyaletteki YENİÇERİ Ocağı’nı kaldırdı. LİBYA’daki Yeniçeriler, nizâm askeri olarak yazıldılar ve CEZAYİR’deki gibi direnmediler. Sonra SULTAN Abdülmecid (1839-1861), LİBYA’da köleliği yasak etti. TANZİMAT esaslarının Eyalette uygulanması için TARABULUS’a ferman gönderdi. Bugün AMERİKA Deniz Piyade marşında hâlâ TRİPOLİ kelimesi geçer. Yâni TARABULUS… (Yılmaz Öztuna’nın, OSMANLI Devleti Tarihi isimli eserinden istifade.)
 

LEVHA: (…) HAZİRAN 1983

 
ÜSTADIM, kürsüden teşvik etmek için heyecanlı bir tavır ve ses tonuyla, “inanmıyorum bana öğretilen tarihe!” diyor. O ânda birden heyecanla öne atılıyorum ve sağ yumruğum havada haykırıyorum: “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!”… Kalabalığı kışkırtıcı birkaç tekrar… Tesiri görülüyor… Kısım kısım, canlı ve gür ses veren grublar: “İnanmıyorum bana öğretilen tarihe!”… Bunlar, ölü kitleden ayrılan grublar… Üstadım, kürsüden hafif sarkarak bana bakıyor… Ben, yumruğum sıkılı bağırırken, heyecandan ağlamak üzereyim… Kendimi kaybetmiş bir hâlde öne atılıyorum; ve yumuşak siyah bir yatağa yüzüstü düşüyorum… Sonra… MUHYİDDİN-İ Arabî’nin, FÜTUHAT-I Mekkiye isimli eserini mütalâa ediyorum!

*

İKBAB: Yüzüstü düşme. “Secde”. Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı çaba harcama: 26.
TAYBE: Medine. (Allah Sevgilisi’nin Türbesi’nin bulunduğu şehir.): 26.
Bedihe: Başlangıç. (Aynı ebcedle KEDB: Taze kan.): 26.
Havza: Bir hükümetin idaresi altında olan bütün memleketler: 26.
BUYÇE: Sarmaşık: 26.

*

KONFERANS: 496.
TEKVİS: Yüz üstüne düşürme. (İşi bitirme, murada erme): 496.
Melekut: Her şeyin kendi mertebesinde ona mahsus ruhu, canı, hakikati. Bir şeyin içyüzü. HÜKÜMDARLIK. Ruhlar âlemi: 496.
Fetva: Hüküm vermek: 496.
ALTUN Taht: 496.
MEHDÎ Salih Mirzabeyoğlu: 1497= 2496.


Baran Dergisi 247. Sayı


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.