Gazze’de taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan Yahudi terör şebekesinin, sadece işgal topraklarındaki Yahudilerle değil, Türkiye dâhil birçok ülkeden devşirilen bir lejyoner ordusuyla bu soykırımı yürüttüğü artık tescilli bir gerçektir. İngiltere merkezli Declassified UK’in İsrail işgal ordusundan (IDF) kopardığı resmî veriler, karşımızda 50 binin üzerinde "ithal katil" olduğunu gösteriyor. Fakat asıl vahametlerden biri, bu katil sürüsünün içindeki 133 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının varlığıdır.

Özgürlük Nöbeti Platformu, her türlü imkan ve güç olmasına rağmen devletin senelerdir yapmayıp oyalandığı işe el atmış ve bu ihanet şebekesinin ilk 5 ismini, kamuya açık verilerden edindiği bilgilerle adresleri ve suç kayıtlarıyla birlikte deşifre etmiştir.

1- JESSICA BACHAR (JESSY BAHAR)

İhanetin ilk ismi, İstanbul’un en lüks sitelerinden biri olan Acarkent’te ikamet eden Jessica Bachar. Bu şahıs, sadece bir çifte vatandaş değil, Siyonist terörü bizzat sahada icra eden bir militandır.

Jessica Bahar

  • Vahşet ve Girişimcilik Maskesi: Jessica Bachar, bir yandan İsrail ordusu üniformasıyla katliam pozları verirken, diğer yandan Türkiye’de "Yılın En Genç Girişimcisi" ödülünü alabilecek kadar derine sızmıştır. Bu durum, Yahudi lobisinin Türkiye’deki ekonomik ve sosyal ağlarda ne kadar derinleştiğinin, ihanetin "başarı hikayesi" ambalajıyla nasıl meşrulaştırıldığının ispatıdır.

  • İkrar ve Delil: Şahıs, Instagram hesabından paylaştığı görsellerle 7 Ekim sonrası başlatılan büyük soykırıma aktif destek verdiğini açıkça beyan etmiştir.

Resim2- YASMİN AGİMAN (YASMİN ACIMAN)

Yasmin Agiman ismi, basit bir askerlik hikâyesi değil, doğrudan bir savaş suçunun teknik mutfağını temsil etmektedir.

Resim

  • Stratejik Konum: Agiman, IDF’nin "Savaş İstihbarat Toplama Birimi"ne (Combat Intelligence Collection Corps) bağlı 414. Tabur’da görev yapmıştır. Bu tabur, Gazze’ye sadece 25 km mesafedeki Güney Komutanlığı’na bağlıdır.

Resim

  • Operasyonel Suç Ortaklığı: Gazze’de açlıkla boğuşan sivillerin insani yardıma ulaşmaya çalışırken kurşunlandığı o meşhur "Un Katliamı" (Flour Massacre), Agiman’ın görev yaptığı komutanlığın doğrudan sorumluluk alanında gerçekleşmiştir. Agiman, o mazlumların üzerine ölüm yağdıran mekanizmanın "gözü ve kulağı" olmuştur.

Resim

  • Şebeke Yapısı: Açık kaynak verilerine göre Agiman’ın kuzeni ve sevgilisi de aynı terör şebekesinde görev almaktadır. Bu, meselenin bireysel bir tercihten ziyade, Türkiye içinde kök salmış organize bir lejyoner aile yapısı olduğunu göstermektedir.

Resim

3- NIV BÜYÜK ABOLAFYA VE LOJİSTİKÇİ BABA NEDİM ABOLAFYA

Abolafya ailesi, Siyonist militanlığın Türkiye ayağındaki en cüretkâr örneklerden biridir.

Resim

  • Golani Kasabı: Niv Büyük Abolafya, Nisan 2022-2024 tarihleri arasında, sivil katliamlarıyla nam salmış elit terör birimi Golan Tugayı üyesi olarak görev almıştır.

Resim

  • Asker Yemeği Rezâleti: Babası Nedim Abolafya, katliam ordusuna katılmaya hazırlanan militanlara evinde "asker yemeği" vererek, ihanetin lojistik ve moral desteğini bizzat İstanbul’un göbeğinde yürütmektedir.

Resim

  • Türkiye'deki Küstahlıkları: Bu şahıslar bir yandan Türkiye’deki belediye etkinliklerine katılıp Türkçe paylaşımlarla Gazze direnişini hedef alırken, diğer yandan sömestr tatillerini "çocuk katletme stajı" olarak kullanıp elini kolunu sallayarak geri dönmektedirler.

Resim

4- TEKNOLOJİK İHANETİN GÖZCÜLERİ: DAFNE YAES (DEFNE YAEŞ) VE KAYLA YAES

Dafne Yaes, Siyonist ordunun teknolojik imkânlarını Filistinlileri hedef almak için kullanan bir diğer isimdir.

Resim

  • "Mars" Teknolojisiyle Hedefleme: Savaş İstihbaratı Toplama biriminde görev alan Dafne Yaes’in, "Mars" sınır gözetleme teknolojisi üzerinden istihbarat faaliyetleri yürüttüğü bilinmektedir. Bu teknoloji, Gazze sınırındaki her hareketi izleyerek imha kararlarına veri hazırlayan bir sistemdir.

Resim

"İngiltere ve Fransa Ukrayna’ya nükleer kapasite sağlıyor"
"İngiltere ve Fransa Ukrayna’ya nükleer kapasite sağlıyor"
İçeriği Görüntüle
  • Zırh Olarak Pasaport: Kuzeni Kayla Yaes ve adı henüz netleşmeyen diğer aile üyeleriyle birlikte hareket eden bu şahıslar için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, sadece bir "suç işleme özgürlüğü" kalkanıdır.

Resim

5- MATAN BARON (ARMAĞAN BAYRAKTAROĞLU)

Listenin 5. ismi, meselenin sadece orduyla sınırlı olmadığını, işgalin polis teşkilatına kadar uzandığını kanıtlıyor.

Resim

  • İşgal Polisi: 2018’de askerlik yaptıktan sonra halen İsrail Polis Teşkilatı bünyesinde çalışan Matan Baron, Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik işkence, keyfi tutuklama ve taciz suçlarıyla anılan bir yapının parçasıdır.

Resim

  • İstanbul’da Bir Katil: Sumud Filosu üyelerine yönelik şiddet olaylarında adı geçen bu şahıs, zaman zaman İstanbul’a gelerek "dinlenmektedir". Aziz vatanımız, bu soykırımcılar için bir rehabilitasyon merkezi haline getirilmiştir.

Resim

Özgürlük Nöbeti Platformu’nun bu sarsıcı ifşaatları, sadece sosyal medyada yankılanan birer iddia değil; doğrudan Türk yargısının önüne konulmuş, kaçılması imkânsız birer suç duyurusudur. Meselenin hukuki boyutu, artık devletin "milli güvenlik" ve "haysiyet" sınavına dönüştüğü bir dönemece girmiştir.

TCK 76 ve 77’nin Gereği

Özgürlük Nöbeti Platformu ve gönüllü hukukçuların hamlesiyle, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2025/219447 numaralı soruşturma dosyası artık birer "vatandaşlık tescili" değil, birer "soykırım suçlaması" dosyasıdır. Bu dosya kapsamında; Türk Ceza Kanunu’nun evrensel yargı yetkisi tanıyan 76. maddesi (Soykırım) ve 77. maddesi (İnsanlığa Karşı Suçlar) uyarınca, adı geçen bu 5 terörist ve takip eden ifşaatlarda gelecek diğer isimler hakkında acil yakalama kararı ve yurtdışı çıkış yasağı talep edilmektedir.

Savcılık makamının önünde duran bu somut deliller, "bilgi edinme özgürlüğü" kapsamında İsrail ordusunun (IDF) kendi resmî kayıtlarından sızmıştır. Dolayısıyla, "tespit edilemiyor" bahanesi, bu saatten sonra hukuk önünde hükümsüzdür.

WOLAS'ın 133 kişilik listeyle suç duyurusu

Hukuki ablukayı genişleten bir diğer hamle ise Yeryüzü Avukatları Derneği (WOLAS) tarafından geldi. WOLAS, İsrail ordusunda aktif görev yaptığına dair yeni ve reddedilemez deliller elde edilen 133 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına dair ek beyanını İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na sundu.

Daha evvel konuşulan 112 rakamını da aşan bu yeni liste, ihanetin sadece bir grup marjinalin işi değil; sistemli bir lejyoner şebekesinin faaliyeti olduğunu göstermektedir. Avukatların talebi net: Bu kişilerin ivedilikle şüpheli sıfatıyla soruşturmaya dâhil edilmeleri, Türkiye’de bulunanların tutuklanması, yurtdışında olanlar için ise Kırmızı Bülten çıkarılması!

Siyonist Başkentte Panik: "Av Başladı!"

Türkiye’deki bu sivil ve hukuki hareketlilik, terörist İsrail'in işgal topraklarında yankısını anında buldu. İsrail’in en önemli medya organlarından Tel Aviv merkezli Yedioth Ahronoth (Yediot) gazetesi, bu ifşaatları "flaş gelişme" olarak duyurdu. Gazetenin manşeti, Yahudilerin içine düştüğü korkunun itirafı niteliğindeydi:

"Türkiye'deki aktivistler, çifte vatandaşlığı olan İsrail askerlerini yakalamak için bir 'av' (hunt) başlattı. Askerlerin kişisel bilgileri ifşa edildi, seyahat yasağı ve tutuklama talepleri iletildi."

İsrail bu denli paniğe kapılmışken, Türkiye içindeki resmi makamların hala sessizliğini koruması, artık kelimelerin kifayetsiz kalacağı bir vaziyete bizi sokuyor.

Türkçe Konuşan İşkenceci

Bu sessizliğin ne kadar "izzetimize dokunan" bir durum olduğunu anlamak için Sumud Filosu aktivisti Muhammed Salih Dallı’nın şahitliğine baktığınızda Dallı, aktivistlerin esir alındığı süreçte maruz kaldıkları muameleyi anlatırken, meselenin kan donduran bir boyutunu ifşa ediyordu: Karşısındaki işgalci katil, kusursuz bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyor ve Türk pasaportlarını insanların kafasına vura vura aşağılıyordu!

Bu şahitlik, "çifte vatandaş" meselesinin cephede Müslüman’a işkence edenlerin, yarın İstanbul’da yanımızdaki masada oturabileceği gerçeğini suratımıza çarpan bir dehşet olduğunu göstermektedir.

Ülkemizdeki muhacirlere çifte standart ve katlanılamaz rezalet

Havalimanlarındaki risk analiz birimlerinden Göç İdaresi'nin dehlizlerine, Geri Gönderme Merkezleri'nden (GGM) emniyetin kayıt odalarına kadar uzanan devasa bir "çifte standart" mekanizmasıyla karşı karşıyayız.

  • Muhacirlere ayıbın âlâsı çifte standart: İkamet izinleri olan, hiçbir adli sabıkası bulunmayan Uygur Türkleri, Mısırlı alimler, Özbek mazlumlar vs. en ufak bir idari bahane veya şaibeli "terör kodları" (G-87, V-87 vb.) ile hayatlarından bezdirilmektedir. GGM’lerde insanlık onuruna aykırı şartlarda tutulan, bir gecede ailelerinden koparılıp ölüme gönderilen muhacirlerin feryadı arşı titretirken; aynı bürokratik mekanizma Siyonist katiller söz konusu olduğunda neden "felç" olmaktadır?

  • Ajanlık ve Beka Riski: Mısır vatandaşı bir muhaciri "güvenlik tehdidi" sayan devlet aklı; Gazze’de çocuk öldürdükten sonra İstanbul’a "rehabilite olmaya" gelen, cebinde Türk pasaportu taşıyan bir MOSSAD potansiyelli katili neden "VİP" muamelesiyle karşılamaktadır? Kelimelerin bittiği yer işte tam da burasıdır.

Bu şahıslar sadece Gazze'nin değil, Türkiye'nin de güvenliği için birer "uyuyan hücre" adayıdır. MOSSAD’ın Türkiye’deki operasyon kabiliyetinin, bu tür çifte vatandaşlık zırhına bürünmüş lejyonerler üzerinden kurgulandığı bir beka gerçeğidir.

Özgürlük Nöbeti Platformu'nun sunduğu somut deliller artık mızrağın çuvala sığmadığını göstermiştir. Netanyahu’nun suç ortaklarını koruyanlar, bu milletin alnına sürülmek istenen "Siyonist lekesinin" hesabını ne tarihe ne de Gazze’nin yetimlerine verebilecektir.

Baran Dergisi