Cumali Hisar kimdir?

Cumali Hisar, 2006 yılında İsmailağa Camii’nde şehit edilen Bayram Ali Öztürk Hoca’nın hatırasını yaşatmak ve cinayetin bütün yönleriyle aydınlatılmasını sağlamak amacıyla faaliyet gösteren Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu’nun başkanıdır. Platform bünyesinde cinayet dosyasına ilişkin belge, ifade, HTS kaydı ve resmî evrakların incelenmesi, kamuoyu oluşturulması, imza kampanyaları düzenlenmesi ve hukukçularla ortak çalışmalar yürütülmesi gibi faaliyetlere öncülük etmektedir.

Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu hangi ihtiyaç üzerine kuruldu ve cinayetin aydınlatılması için bugüne kadar ne tür çalışmalar yürütüldü?

Bayram Ali Öztürk Hoca dosyası, 19 yıldır faili meçhul olarak duruyordu. Şimdi ise 20. yıla girmek üzereyiz. 3 Eylül sabahı saat 07.30’da tam 20 yıl dolmuş olacak. Biz, 2025 yılında bu faili meçhul dosyayla ilgili harekete geçtik. O döneme kadar yetkililer tarafından kapsamlı bir çalışma yürütülmemişti. 3 Eylül 2025’te, şehadet yıl dönümünde kabri başında bir imza kampanyası başlattık. Bu kampanya, Bayram Ali Öztürk Hocaefendi cinayetinin aydınlatılması için kapsamlı bir çalışma yürütülmesi talebiyle başlatıldı. Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu da bu sebeple kuruldu. “Bu zamana kadar neler yapıldı?” sorusuna gelince: 3 Eylül 2025’te kabri başında çağrımızı yaptık ve aynı gün imza kampanyamızı başlattık.

Ardından İstanbul’un birçok ilçesinde ve Bursa’da imza faaliyetleri yürüttük. Resmî güvenlik ve kolluk kuvvetlerinin gözetiminde stantlar kurduk. Üsküdar Meydanı’nda, Mihrimah Sultan Camii’nin yanında imza faaliyeti yürüttük. Fatih Camii çevresinde, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri’nin türbesinin bulunduğu alanda imza topladık. Bayrampaşa’da, Bağcılar’da, Esenyurt’ta, şehitlikte, Zeytinburnu’nda ve Bursa’da imza faaliyetleri yürüttük. Kadir Gecesi, Berat Gecesi ve Miraç Gecesi gibi mübarek gecelerde de imza topladık. Hayder’in bulunduğu mekânda imza faaliyetlerimizi gerçekleştirdik. İsmailağa’da da imza topladık. Toplumun her kesiminden insanlar bu faaliyete destek verdi, gelip imza attılar. Yaklaşık 20 bin imza topladık. İmza verenlerin adı, soyadı, T.C. kimlik numarası, telefon numarası ve imzaları dilekçelerde yer aldı. Dilekçelerde “Bu olayın aydınlatılmasını ve gerekli araştırmaların yapılmasını istiyoruz,” ifadesiyle İçişleri Bakanlığına, Adalet Bakanlığına ve Cumhuriyet Başsavcılığına taleplerimizi ilettik. Bu süreçte birçok avukatımız vardı. Ancak daha sonra avukatımız Hamza Uçan ile bu dosyayı yürütme konusunda karar kıldık. Hamza Bey ile birlikte “Bismillah,” dedik ve dosyayı yürütmeye başladık. Yürüttüğümüz faaliyetlerde dosyadaki birincil verileri ve somut delilleri esas aldık. Bugüne kadar kamuoyunda, camiada veya birebir görüşmelerimizde ne konuştuysak bunların tamamını birincil veriler ve somut deliller çerçevesinde değerlendirdik. Hiçbir kulaktan dolma bilgiye dayanmadık. Kulaktan dolma hiçbir husus söz konusu değildir. Her şey birincil veriler ve somut deliller üzerinden ilerledi. Şu an geldiğimiz noktada henüz dilekçemizi resmî makamlara teslim etmedik. Hamza Bey ve bir diğer avukatımız dosya üzerinde çalışmalarını sürdürüyor. İnşallah dilekçemizi sunacağız. Ondan sonra yetkililerin atacağı adımları bekleyeceğiz. Eğer yetkililer harekete geçmezse yürüyüş gerçekleştireceğiz. Önümüzde önce 3 Eylül programımız var. 3 Eylül’den sonra yürüyüş yapacağız. Fakat yetkililer dosyanın lehine somut bir çalışma başlatır ve olumlu bir adım atarlarsa yürüyüşü gerçekleştirmeyiz. Ama herhangi bir adım atılmazsa bu meseleyi hiçbir şekilde gündemden düşürmeyeceğiz. Sürekli üzerine gideceğiz. Çünkü bize çok sık şunu söylüyorlar: “Dilekçenizi verdiniz, gerisini adli merciler yürütür.” Ancak mesele bundan ibaret değil. Zaten bu dosya yedi klasörden ve yaklaşık 3 bin 600 sayfadan oluşuyor. Bu dosya zaten adli mercilerin elinde bulunuyor. Üstelik onların gölge arşivlerinde bizim ulaşamadığımız çok önemli resmî evrakların da bulunduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bunların tamamı zaten onların elinde mevcut. Yani bunları biliyorlar. Biz ise bununla yetinmeyip avukatımızla, bu işin uzmanlarıyla ve bilirkişilerle birlikte çok ciddi çalışmalar yaptık. Dosyada çok ciddi çelişkiler tespit ettik. Birincil veriler üzerinden HTS kayıtları ve baz istasyonu incelemeleri yaptık. Örneğin Cumhuriyet Başsavcılığı, bazı kişiler hakkında Cinayet Büro Amirliğine yazı yazarak bu şahısların teknik ve fiziki takibinin yapılmasını istemiş. Aynı zamanda telekomünikasyon kayıtları talep edilmiş ve bu kişilerin HTS kayıtlarının gönderilmesi istenmiş. Bu kayıtların incelenmesi de Cinayet Büro Amirliğine yönlendirilmiş. Cinayet Büro Amirliğine “Bunları inceleyin. Şu kişiler bunlarla görüşmüş müdür?” şeklinde talimat gönderilmiş diyelim. Fakat Cinayet Büro Amirliği bunları inceliyor ve “Yoktur,” diye yazı gönderiyor. Savcı da sonuç itibarıyla HTS kayıtlarının bütün ayrıntılarını tek tek incelemez. Memuruna güvenir, emniyetine güvenir. En alttaki sonuç kısmını okur ve “Bu kişinin söz konusu kişiyle herhangi bir iletişim trafiğine rastlanmamıştır,” şeklindeki rapora göre işlem yapar. Fakat biz HTS ve baz kayıtlarını incelediğimizde tam aksini görüyoruz. Dosyada tam bu noktada bir sümen altı edilme durumu var. Emniyet kanadında dosyanın örtbas edilmesine yönelik bir tablo ortaya çıkıyor. Bu dosyanın karartılması FETÖ’cülerin işine gelmiş olsa da şunu açıkça söylüyorum: Bu cinayeti Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) doğrudan işlemedi. Düşmanım düşmanımdır ama doğru neyse onu söylemek gerekir. FETÖ benim en büyük düşmanlarımdandır. Daha kimse FETÖ’yü tanımıyorken Bayram Ali Öztürk Hocaefendi, 1996-1998 yılları arasında Cizvit tarikatını anlatıyor, “dinler arası diyalog” projesini bu millete aktarıyordu. Hatta Türkiye’de Cizvit yapılanmasını ve “dinler arası diyalog” meselesini ilk gündeme taşıyan isimlerden biri Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’ydi. Bununla ilgili çok güzel bir sohbeti vardır. Daha FETÖ meselesi gündemde bile değilken, 2004 yılında yaptığı bir sohbetinde şöyle diyor: “Senin Amerika’da ne işin var? Gel benimle diyalog yapsana.”

Şimdi geriye dönüp baktığımızda hocamızın o sohbetlerinde vermek istediği mesajları çok daha iyi anlıyoruz. O günlerde birçok kişi bunları anlayamıyordu. Biz de 15-20 yıl önce dinleseydik belki tam kavrayamazdık. Ama bugün olayların bütününü çözdüğümüz için taşlar yerine oturuyor. Şunu özellikle ifade etmek isterim: FETÖ bu cinayeti doğrudan işlemedi. Ancak adliye sürecinde dosyaya suikast yaptılar. Çünkü bu durum onların işine geldi. Dosya, cinayeti azmettirenlerle yürütülen pazarlıkların konusu hâline getirildi. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin dosyasına adliye aşamasında ikinci bir suikast yapıldı. Benim anlatmak istediğim husus budur.

FETÖ’nün cinayeti doğrudan işlemediğini, fakat dosyanın karartılmasında rol oynadığını ifade ettiniz. Bu değerlendirmeyi hangi bilgi ve delillere dayandırıyorsunuz?

Bu kanaatimizi dayandırdığımız bilgi ve belgeler bulunmaktadır. Cihan Kansız, Süleyman Pehlivan ve Salim Duran gibi isimler FETÖ bağlantılı savcılardır. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi dosyasına da bu isimler bakmıştır. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin dosyası, bu kişilerin işine geldiği için bir pazarlık konusu hâline getirilmiş ve süreç orada kapatılmıştır. “Küfür tek millettir,” sözüne atıfla, kendi aralarındaki menfaat birlikteliğinin bu dosyada da ortaya çıktığını düşünüyoruz. Ancak tekrar vurguluyorum: Bizim tespitlerimize göre FETÖ bu cinayeti doğrudan işlemedi. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi, Sultan Alparslan’a atfedilen “Geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz.” sözünü sıkça kullanırdı. Geçmişi doğru okuyamazsak haini kahraman, kahramanı da hain olarak gösterebiliriz. Bugünü anlayabilmek için geçmişi iyi bilmek gerekir.

Burada, delile dayalı tespitlerimizle şahsi kanaatimi birbirinden ayırmak isterim. Bu cinayetin kimler tarafından işlendiği veya hangi yapılara dayandığı sorulursa bazı hususları teknik olarak açıklayabilirim. Ancak bunların tamamını bugün açık delil olarak ortaya koyamam. Şahsi kanaatime göre bu işin uzantıları İngilizlere kadar gitmektedir. İngiliz istihbaratının temel yöntemlerinden biri, toplumları inanç değerleri üzerinden bölmek, parçalamak ve birbirinden ayrıştırmaktır. Mossad’ın çalışma tarzı daha doğrudan ve sert müdahalelere dayanır. Rus istihbaratının ve KGB geleneğinin yöntemi ise gizli suikastlarla anılır.

Her istihbarat yapısının kendine özgü bir çalışma biçimi vardır. Toplumları bölme ve parçalama faaliyetlerinde İngilizlerin özel bir tecrübesi bulunmaktadır. Bunun tarihî bir sebebi de vardır. Onların dedelerini bu topraklara gömdük. Anzakları burada mağlup ettik. Bugün onların torunları konuşuyor. O beyaz yakalı çevreler, medya sahipleri ve güç odakları geçmişin hesabını sürdürmeye çalışıyor. Sultan Abdülhamid Han devri çok uzak bir tarih değildir. Yaklaşık 120 yıl öncesinden söz ediyoruz. Bugün 120 yaşına yaklaşan insanların bulunduğunu düşünürsek tarih aslında bize son derece yakındır. Kanaatime göre geçmişte yaşananların intikamını almaya çalışıyorlar.

Bizden İngilizler intikam alıyor. Bu işler de doğrudan değil, taşeronlar üzerinden yürütülüyor. Konudan bağımsız gibi görünebilir ama aslında bağlantılı bir örnek vereyim. Diyarbakırlı Ramazan Hoca’ya Allah sonsuz rahmet eylesin. Ben Ehl-i sünnet itikadına sahibim. Kur’an-ı Kerim’i her gün okur, İbn Kesîr tefsirini de takip ederim. Benim ölçüm Resûlullah’ın sünnetidir; hak neyse onu konuşurum. Diyarbakırlı Ramazan Hoca’nın hadisesini de bizzat inceledim. İş yerinde namaz kıldığı tahtadan seccadenin üzeri kana bulanmıştı; her yer, âdeta kurban kesilmiş gibi kan içindeydi. Kur’an-ı Kerim’e kan sıçramıştı. Çorapları sandalyenin üzerindeydi, oraya da kan sıçramıştı. Ortalık âdeta kan gölüne dönmüştü. Namaz hâlindeyken şehit oldu. Kim ne derse desin... “Müminin miracı namazdır.” Kulun Allah’a en yakın olduğu an secde hâlidir. Abdestli olarak namazda, kıyam hâlindeyken şehit edildi.

Buna rağmen camianın büyük kısmı sahip çıkmadı. Menzil de dâhil, Mahmud Efendi Hazretleri’nin camiası da dâhil, pek çok çevre sessiz kaldı. Sadece Feyzullah Konyevi Hazretleri, “Bu adam mazlumdur,” diyerek açık tavır koydu. Birileri, onun “Ölülere Fatiha okunmaz,” dediğini ileri sürerek bunu gerekçe gösterdi. Demişse demiş. Yanlışsa, yanlış olduğunu söyler ve bunu tartışırız. Ama bundan dolayı bir insanı tamamen dışlayamazsın. Böyle bir durumda kucaklamak gerekir. Peki birlik nerede? Bir insan namazda şehit ediliyor. Ben onun hakkında konuşurken utanırım. Hazreti Ali Efendimiz gibi namaz hâlinde hançerlenmiş bir insandan bahsediyoruz. Allah razı olsun, ben böyle insanların önünde saygıyla eğilirim.

Yaptığınız araştırmalarda Bayram Hoca’nın cinayetinin arkasında örgütlü bir yapının bulunduğunu düşündüren bulgular nelerdir?

Şöyle söyleyeyim. Bu cinayet hücre sistemiyle işlenmiş bir cinayettir. Birincisi budur. İkincisi, o gün olay yerinde en az üç ayrı hücre vardı. Üçüncüsü ise bir olayın faili meçhul kalabilmesi için nasıl bir organizasyon gerektiğini araştırdık. Sadece Türkiye’deki değil, dünyadaki faili meçhul cinayetlerin nasıl aydınlatıldığını ve hangi yöntemlerin uygulandığını da inceledik. Hatta şunu çok net söylüyorum: Bugün Şehit Bayram Ali Öztürk Platformu olarak yürüttüğümüz çalışmanın dünyada ikinci bir örneği yoktur. Bu çok iddialı bir cümledir ama bunun arkasındayım. Tarih bunu bir gün kaydedecek ve insanlar bunu daha iyi anlayacaktır. İmza kampanyası başlatıyorsunuz, meydanlarda imza topluyorsunuz. Topladığınız imzalarla birlikte dosyanın bütün içeriğini bilirkişilerle ve uzmanlarla inceliyorsunuz. Yaklaşık elli avukatla toplantılar yapıyor, fikir alışverişinde bulunuyorsunuz. Bütün bu verileri tek merkezde topluyor, ortak bir çalışma ağı oluşturuyorsunuz. Dünyada bunun benzeri yok. Biz bütün bu çalışmalar sonucunda örgütlü yapılarda faili meçhul cinayetlerin nasıl organize edildiğini de gördük. Bir kişi işi başka birine veriyor, o bir başkasına aktarıyor, zincir bu şekilde ilerliyor. Hücre sistemi tam olarak böyle çalışıyor. Bu sürecin bütün halkalarını biliyoruz. Ancak bugün çıkıp “Şu örgüt, şu kişiler, şu şahıslar, içimize sızmış şu İbn Mülcemler, şu Musa Kâzım Efendiler...” diye isim vermiyoruz. Çünkü böyle bir durumda dosya üzerinden büyük bir infial oluştururlar ve meseleyi sulandırırlar.

Bugün burada isimlerini tek tek söylemek isteriz. Fakat bizim önceliğimiz infial oluşturmak değil. Asıl endişemiz, Bayram Ali Öztürk Hoca’nın dosyasının zarar görmesi ve aydınlatılmasının önüne yeni engeller çıkarılmasıdır. Biz bu isimleri bugün açıklamıyoruz. Devletimiz gerekli adımları atıp bu kişileri ortaya çıkardığında işte o zaman göğsümüzü gere gere konuşuruz. Çünkü bugün çıkıp “Şu kişiler ve şu örgüt sorumludur,” dediğimiz anda meseleyi sulandırırlar. Onun için programlarda isim veremiyoruz. Anlattığımız diğer hususların tamamını konuşuyoruz. Sadece isim noktasına geldiğimizde duruyoruz. Harun kardeşimizle de bunu uzun uzun konuştuk. Dosyanın içeriğini büyük ölçüde biliyor. Şu anki durumumuz budur.

Cinayet sabahı Radoslav Petkovradev isimli Rus vatandaşıyla kurulan telefon bağlantısının tespit edilmesi ve bu şahıs hakkındaki bilgiler konusunda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bu konuda da programda söylediklerimizin aynısını söyleyebilirim. Gece saat 04.58’de, Bağcılar’da bulunan bir derneğin önde gelen isimlerinden biriyle Radoslav Petkovradev arasında telefon trafiği gerçekleşiyor. Bu görüşmeden sonra Radoslav Petkovradev ile söz konusu dernek yetkilisi arasındaki irtibatın devam ettiği görülüyor. Şimdi burada şu soruyu sormak gerekiyor: Gece saat 04.58’de kim, kimi ve neden arar? Fakat maalesef toplum olarak önemli ayrıntıları gözden kaçırıyoruz. Hamza Bey’in programda söylediği çok önemli bir husus vardı. Ben daha sonra YouTube’da ve sosyal medyada yapılan yorumlara baktım. Neredeyse hiç kimse bunun üzerinde durmamış. Hamza Bey, programda sunucuya şu soruyu yöneltti: “Bu kişinin hem Türk vatandaşı hem de Rus vatandaşı olduğunu söylesek, siz nasıl değerlendirirsiniz?”

Aslında dikkat çekmek istediği nokta buydu. Bu kişinin çifte vatandaşlığı üzerinde duruyordu. Fakat insanlar bu vurguyu fark etmedi. Bana göre bu oldukça dikkat çekici bir husus. Biz bugün şunu söylüyoruz: Olayın hücre yapılanmasını çözdük. Hücre yapılanmasını çözmek demek, olayın organizasyon yapısını çözmek demektir. Burada Batı Çalışma Grubu’nun, yani 28 Şubat dönemindeki yapılanmanın taşeron mekanizmasına benzer bir yapı görüyoruz. O taşeron yapı bizim içimize kadar uzanıyor. Şimdi düşünün: Erdal isimli kişi tek başına geliyor, o kadar insanın arasında rahleyi kaldırıp yeniden yerine koyuyor; ardından rahle düşüyor, cübbesiyle önünü kapatıyor ve bıçaklıyor. Bunların hiçbirinin spontane geliştiğine inanmıyoruz.

Aslında söylemek istediğim çok daha fazla şey var. Ancak bugün bunların bir kısmını söylemek zorunda değilim, susmak zorundayım.

Peki, Erdal’ın evinde ele geçirildiği belirtilen 60 sayfalık istihare notları ve daha sonra kaybolduğu açıklanan dava klasörleri hakkında neler söylersiniz?

Cumhuriyet Başsavcılığı, olayın hemen ardından emniyete yazı yazarak ev araması yapılmasını istiyor. Bu zaten standart bir uygulamadır. Böyle olaylarda iş yeri aranır, ev aranır, gerekli incelemeler yapılır. Savcının talimatı üzerine Cinayet Büro Amirliği ekipleri eve gidiyor. Evde katilin birinci derece yakınları bulunuyor. Arama usulüne uygun şekilde gerçekleştiriliyor. Ev araması sırasında katilin çekmecesinde son bir haftaya ait, altını özellikle çiziyorum, yaklaşık 60 sayfalık istihare notu bulunuyor. Katil, cinayetten önceki bir hafta boyunca sürekli istihare yapmış ve bunların tamamını yazılı hâle getirmiş. Bu notların tamamı ev arama tutanağına geçiriliyor. Polis memurları bunları tek tek kayıt altına alıyor. Evde bulunan aile fertleri de tutanağı imzalıyor. Ev aramasının usulüne uygun şekilde yapıldığı ve bulunan materyallerin teslim alındığı resmî kayıtlara geçiyor. Bu evraklara ilişkin kayıtlar elimizde bulunuyor. Ancak daha sonra dosyaya baktığımızda bu istihare notlarının ortada olmadığını görüyoruz.

Bizim edindiğimiz bilgilere göre, devlet kurumlarında “gölge arşiv” olarak adlandırılan bir kayıt sistemi bulunuyor. Toplum bunu çok bilmez. Hatta emniyet teşkilatındaki her personel de bunu bilmeyebilir. Bu daha çok istihbarî bir kavramdır. Dosyaya yansımayan birçok belge ve kayıt bu arşivlerde tutulabilir. Biz bu istihare notlarının da bu gölge arşivlerde bulunduğunu düşünüyoruz. Aynı durum hastane kayıtlarında da karşımıza çıkıyor. Hastanede çekilen kamera kayıtlarının dosyaya alındığı görülüyor. Ancak daha sonra “Bu kayıtlar nerede?” diye baktığımızda dosyada bulunmuyor. Biz bunların da gölge arşivlerde muhafaza edildiğini değerlendiriyoruz.

Buna benzer çok sayıda örnek var. Mesela telefon görüşmeleriyle ilgili kayıtlar... Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin bir şahısla tam 86 kez görüştüğü tespit edilmiş. Yaklaşık 40 günlük bir zaman diliminde 86 görüşme yapılmış. Üstelik toplam konuşma süresi yaklaşık 4 bin dakika. Daha sonra bu kişi ifadeye çağrılıyor. İfadesinde, “Ben Samsun’da bir firmada otobüs şoförüyüm. Evet, bu kişi benim. Ancak bu telefon numarası benim kullandığım hat değildir,” diyor. Peki o zaman şu soru ortaya çıkıyor: Bir kişi adına kayıtlı telefon hattı kullanılmışsa ve kişi “Ben kullanmadım,” diyorsa bunun üzerine neden gidilmiyor? Aksi hâlde herkes başkasının üzerine hat çıkarıp suç işledikten sonra “Bu hat benim değildi,” diyerek işin içinden çıkabilir. Bizim kanaatimize göre bu hususun üzerine yeterince gidilmemiş ve konu yine sümen altı edilmiştir.

Yani burada o kişiye “Tamam, sen bu kişi değilsin,” deniliyor ama o numarayı kullanan şahsın üzerine yine gidilmiyor. Buna benzer o kadar çok şey var ki... Sayısını şu an tam olarak bilmiyorum. Dosyada kronolojik açıdan çok sayıda eksik ve giderilmemiş husus bulunuyor. Eksik olarak belirlediğimiz kalemlerin sayısı oldukça fazla. Kesin sayıyı şu anda hatırlamıyorum; ancak çok sayıda eksik başlık tespit ettik. Çok fazla eksik ve tutarsız ifade var. İfade veriyor, ifadesinde şunu söylüyor: “Evet, biz Bayram Hoca’yı taşıdık, aşağıya indirdik.” Bir de Bayram Hoca’yı yüzüstü bırakıyorlar. O yüzüstü bırakılma meselesi öyle kanıma dokunuyor ki...

Şimdi bu kişi geliyor. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’yi birkaç kişi birlikte aşağıya taşıyorlar. Aşağıya indirdiklerinde bu şahsın üzerine de hocamızın kanı bulaşıyor. Bu kişiyi ifadeye çağırıyorlar. Üzerindeki pantolona kan bulaşmadığını, fakat pijamasına kan bulaştığını söylüyor. Emniyet de soruyor: “Üzerindeki pantolona kan bulaşmazken pijamana nasıl bulaşıyor? Pijama altta, pantolon üstte. Alta ulaşan kan üste nasıl ulaşmıyor?” Bunun üzerine tutarsız ifadeler veriyor. “Hatırlamıyordum; şöyleydi, böyleydi. Eşimi de arayıp sorabilirsiniz,” gibi şeyler söylüyor. Fakat mesele yine orada kalıyor, üzerine gidilmiyor. Bu söylediğim şahıs, dışarıda hocamızın videosunu çeken ve hastanede “Alın hocanızı başınıza çalın,” diyen kişidir. Bir de içeride, olay anında çekim yapan kişi var. Ön tarafta konumlanan insanlar, o gün oraya ait olmayan yabancı kişiler var ya, hepsinin hangi safta ve nerede oturduğunu biliyorum.

Bugün elimizde kamera görüntüsü yok. Fakat yıllarca süren çalışmaların neticesinde kimin nerede konumlandığını, kimin nerede oturduğunu, kimin hangi hareketi yaptığını, ilk telkini kimin verdiğini biliyoruz. Kim “Allahu ekber, Allahu ekber,” dedi? Bayram Ali Öztürk Hoca daha ikinci saftayken bıçağı görüp “Bıçak var, bıçak var, bıçak var!” diye ilk kim seslendi? Orada yaklaşık 15 saniyelik bir süreç var. Ancak söz konusu kişi, o süre içerisinde “Bıçak var!” diye bağırmıyor. Bu kişilerin tamamının sosyal medya hesapları da şahsımın takibinde. Bakıyorum, sosyal medya hesaplarını kapatmaya başladılar. Yıllar sonra böyle bir şeyle karşılaşacaklarını görünce hemen geri çekilmeye başladılar. Fakat fark etmez.

Şunu da belirtmek isterim: Bu camiadaki gazetecilerin kalemleri kadar yürekleri de olsun! Hocamızın şehadetinin üzerinden 20 yıl geçmiş, dosya 3 bin 600 sayfaya ulaşmış. Bir kişi çıkıp da “Bizim koskoca İsmailağa heyetimiz var,” demez mi? Burada yalnızca bugünkü İsmailağa’dan bahsetmiyorum. Mahmud Efendi Hazretleri’nin bütün camialarını tek bir bütün olarak ele alarak konuşuyorum. Hepsini topla, bu camianın içinde hiç mi dostu, arkadaşı veya yakını yoktu? “Gidelim adliyeye, şu dosya ne durumda bir bakalım. Kim ilgileniyor, neler yapılmış, bir inceleyelim,” diyecek kimse yok mu? İnsanın yüreği hiç mi sızlamaz? Hiç mi yok? O zaman yaptığınız işlerle çelişiyorsunuz. Siz mücadeleden bahsediyorsunuz. İki şehit verdik, iki kurban kestik. Biri gidip de bu dosyanın peşine düşmedi.

Hızır Ali Muratoğlu cinayetinin yeterince takip edilmemesinin, Bayram Ali Öztürk cinayetinin işlenmesinde failleri cesaretlendirdiğini mi düşünüyorsunuz? Bu kanaatinizi neye dayandırıyorsunuz?

Bunu yayında açıkça söyledim: Sahip çıkmadılar. Mahmud Efendi Hazretleri hayattayken ilk büyük darbeyi aldı. Toplumun ve camianın büyük kısmı bunu bilmez. Bilenlerin de bir kısmının işine gelmez. Mahmud Efendi Hazretleri’nin bu dünyadaki en büyük iki imtihanından söz edilebilir. Birincisi, Hızır Ali Muratoğlu Hocaefendi’nin şehit edilmesiydi. Bu hadiseden sonra adeta beli büküldü. İkincisi ise Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin şehit edilmesiydi. Bundan sonra dünyaya küstü, sustu ve uzun süre konuşmadı.

Nitekim kendisi şu ifadeyi kullanmıştı: “Bayram’ım gitti, sağ kolum gitti. Diğer kolumu da ihvanlar çürüttü.” Herkes bu sözün yalnızca Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’ye duyduğu sevgiyi gösterdiğini düşündü. Ancak sözün ikinci kısmı üzerinde durulmadı. Bu söz, camiaya yöneltilmiş çok ağır bir tenkittir. Bu söz, camianın bütün hocalarına yeterli bir ikazdır. Buna rağmen birçok kişi hâlâ asıl vazifenin ne olduğunu görmüyor. Kurban organizasyonlarının ve kuyu faaliyetlerinin peşinden koşuluyor. Elbette bunlar da yapılabilir. Ancak bir yangın çıktığında önce kurtarılması gereken candır.

Bayram Ali Öztürk Hoca’nın 2006 yılında Çukurbostan Camii’nde yaptığı bir konuşmadan kısa bir bölüm var. Orada şöyle söylüyor: “Bana bak, harman büyük ama tane yok, tamam mı? Bu kapıya adam hocayı vuruyor ama her hocayı vurmuyor, dikkat et. Ben gittim zaten, haberiniz olsun. Hızır Efendi vuruldu. Ondan sonraki hafta ben yine burada kürsüye çıktım. Ama senin suçun şu beyefendi: Sen gelip bana, ‘Hocam, bir şeye ihtiyacın var mı?’ demedin. Sabahleyin evden camiye gidiyorum, ruhsatlı tabanca aldım. Bana bir kere gelip, ‘Hocam, ben de yanındayım, yanında durayım,’ demedin. Bizim en büyük zaafımız budur. Ben senin için öldüm, sen ne yaptın benim için? Sen hak etmiyorsun. Hiç kimse zafer beklemesin. Sen, senin için ölen adama hâlâ sahip çıkmıyorsun. ‘O zaten böyleydi, o zaten böyle konuşurdu,’ diyorsunuz. Ben seninle ahirette konuşacağım.”

Bu konuşma, Hızır Ali Muratoğlu Hocaefendi hakkında söylediklerimizin tamamını doğruluyor. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin internette bulunan bütün konuşmalarını 2013 ile 2014 yılları arasında dinledim. Yaklaşık 256 sohbet kaydı vardı ve bunların tamamını dinledim. Hızır Ali Muratoğlu Hocaefendi şehit edildiğinde Bayram Ali Öztürk Hocaefendi, olayla ilgili gazete manşetini büyükçe kesip kütüphanesinin girişine asmıştı. Gelen herkes o manşeti görüyordu. Hızır Ali Muratoğlu Hocaefendi’yi hiçbir zaman gündeminden düşürmedi. Ancak Bayram Ali Öztürk Hocaefendi şehit edildiğinde hiç kimse aynı hassasiyeti göstermedi. O dönemde öyle acılar yaşandı ki, meselenin iç yüzü konuşulsa çok ağır tablolar ortaya çıkar.

Bayram Hoca’ya karşı İsmailağa içerisinde farklı veya mesafeli bir tavır mı vardı? Dosyayla bu kadar az ilgilenilmesinin sebebi neydi?

Bayram Ali Öztürk Hocaefendi entelektüel bir hocaydı. İki üniversite bitirmişti. Bunun yanında psikiyatri eğitimi almıştı. Yürüyen bir kütüphane gibiydi ve çok geniş bir okuma birikimine sahipti. Farsçayı ana dili gibi konuşuyor, okuduğu eserlerin önemli bir kısmını Arapça ve Farsça asıllarından takip ediyordu. Çok güçlü bir zekâya ve geniş bir birikime sahipti. Bugün İsmailağa kürsüsünde Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’nin dile getirdiği cihat şuuruyla konuşulsa, bunu söyleyen kişiye dahi müdahale edilir. Cihat şuurunun konuşulmasını istemiyorlar. İsmailağa’ya sızmış İbn Mülcemler ve Musa Kâzım Efendiler yok mudur? Elbette vardır. Bayram Ali Öztürk Hocaefendi’den rahatsız olan kişiler de vardı. Bugün de bunların bir kısmı faaliyetlerini sürdürüyor. Ancak biz kimin ne olduğunu çok iyi biliyoruz.

Şimdilik bütün hazırlığımızı 3 Eylül’deki şehadet yıl dönümüne yoğunlaştırmış durumdayız. Yürüyüş yapacağız. Ancak bunun tarihi, yetkililerin atacağı adımlara göre netleşecek.

Çok teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Aylık Baran Dergisi 54. Sayı Ağustos 2026