Ehl-i Sünnet dışı fırkalar, çoğu zaman nassı, kendi ilk ve zahirî anlamıyla doğrudan tatbik etmeye yönelirken; Ehl-i Sünnet, nassı belli bir usûl, ölçü ve prensip çerçevesinde anlayıp hayata geçirmeyi esas alır. Yani metinle ilişkiyi keyfî değil, ilke ve yöntemlere bağlı bir şekilde kurar. Bugün hedef alınan nokta da tam olarak Ehl-i Sünnet’in bu usûl anlayışıdır. Dinî metinlerle ilişkiyi usûl dışı kurma, nassları olduğu gibi ve filtresiz biçimde pratize etme iddiası öne çıkarılmaktadır.
Muhammed Yazıcı Hoca kimdir?
1985’te İstanbul’da doğdu. İlkokuldan sonra medrese usulünde geleneksel İslâmî ilimler tahsili gördü. 2009 yılında medrese ve ilâhiyat müfredatına alternatif olarak Dârü’l-İlm İslâmî İlimler Merkezi’ni kurdu. 2010 yılında İslâmî ilimler dergisi İlmî’yi çıkararak burada düzenli yazılar yazmaya başladı. 2017 yılında medrese metinlerinin dijital ortama taşınması amacıyla emanet. tv projesini geliştirdi. Hâlen bu platformlarda tefsir, siyer ve İslâm siyaset düşüncesi dersleri vermekte, İlmiye Vakfı Başkanı olarak eğitim faaliyetlerini yürütmektedir. Hz. Peygamber’in Hayatı (Muhtasar Sîretü İbn Hişâm) dışında fetva usûlüne dair bir tercümesi ve yayın aşamasında bir telif çalışması bulunmaktadır.
Ehl-i Sünnet’i diğer itikadî ve fikrî yönelişlerden ayıran temel usûl nedir ve bu usûl bugün hangi yönlerden hedef alınmaktadır?
Birincisi, Ehl-i Sünnet’i diğer itikadî ve fikrî yönelişlerden ayıran en belirgin özellik, kesinlikle bir usûle sahip olmasıdır. Zaten “temel usûl nedir?” sorusunun cevabı da burada düğümlenir: Asıl ayrım, dinin usûl üzerinden anlaşılmasıdır. Ehl-i Sünnet dışı fırkalar, çoğu zaman nassı, kendi ilk ve zahirî anlamıyla doğrudan tatbik etmeye yönelirken; Ehl-i Sünnet, nassı belli bir usûl, ölçü ve prensip çerçevesinde anlayıp hayata geçirmeyi esas alır. Yani metinle ilişkiyi keyfî değil, ilke ve yöntemlere bağlı bir şekilde kurar. Bugün hedef alınan nokta da tam olarak Ehl-i Sünnet’in bu usûl anlayışıdır. Dinî metinlerle ilişkiyi usûl dışı kurma, nassları olduğu gibi ve filtresiz biçimde pratize etme iddiası öne çıkarılmaktadır. Halbuki bu iddia fiiliyatta mümkün değildir; hiç kimse nassı bütünüyle “olduğu gibi” tatbik edemez. Bu söylemle yapılan şey, Ehl-i Sünnet’in usûlünü devre dışı bırakmak ve yerine usûlsüz, kontrolsüz bir yöntem ikame etmeye çalışmaktır. Asıl problem de burada ortaya çıkmaktadır.
İslâm reformistleri, tekfirci Selefilik ve İran Şiîliği farklı söylemler taşısa da sizce ortak bir zihniyet veya yöntem paydasında buluşuyorlar mı?
Bunlar birbirlerinden farklı söylemler taşıyor gibi görünseler de, Ehl-i Sünnet’in İslâm düşüncesinin temel omurgasını temsil eden çizgisinin dışında kaldıkları noktada, aslında ortak bir zihnî zeminden hareket ettiklerini gösterirler. Ortak payda şudur: Nassla ilişki kurma biçiminde Ehl-i Sünnet’in usûlünü devre dışı bırakmaları. Meselâ Şiîlik de, nassların yorumlanarak geliştirilmesine, şartlar dikkate alınarak yeniden ele alınmasına ve hikmete mebnî hükümler bina edilmesine karşı çıkışlarını ifade eder. Farklı gerekçelerle de olsa, sonuçta usûlü dışlayan bir yaklaşımda birleşirler. Aslında bu sorunun kendisi cevabını da içinde barındırıyor; son derece isabetli bir soru. İbn Sînâ’nın meşhur ifadesiyle, “Bir mesele bütün yönleriyle ele alındığında, artık ayrıca bir cevaba ihtiyaç kalmaz.” Bu soru da tam olarak böyle bir mahiyet taşıyor.
Reformist yaklaşımın “çağa uyum” iddiasıyla Kur’an ve Sünnet’le kurduğu ilişkiyi Ehl-i Sünnet açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu şöyle düşünmek gerekir: Reformist yaklaşım “çağa uyum” iddiasıyla hareket eder ama fiiliyatta çağdan hareket eder. Yani dinî emir ve yasakları, dinin emrettiği hayat tarzını, ideal insanı, ideal toplumu ve ideal dünyayı; bozulmuş olan çağın çarklarına adapte etmeye çalışır. Ölçü din değil, çağ hâline gelir. Ehl-i Sünnet ise bunun tam tersine, nassları merkeze alır; çağın ihtiyaçlarını bütünüyle göz ardı etmez ama onları belirleyici konuma da yerleştirmez. Nassların hikmet ve illetlerini dikkate alarak, bu nassların bugünkü çağda nasıl tatbik edileceğini düşünür ve bunu esas alır. Yani çağ nassı dönüştürmez, nass çağ içinde nasıl yaşanır sorusu sorulur. Bu ayrımın en somut örneklerinden biri faiz meselesidir. Reformist anlayış, artık faiz diye bir problemin kalmaması gerektiğini, çağın bunu zorunlu kıldığını söyler. Ehl-i Sünnet ise, bizim tarafımızdan kurulmamış olan mevcut ekonomik nizam içinde dahi, nasslara uygun bir var olma biçiminin mümkün olduğunu savunur ve bu var olma biçimini inşa etmeye çalışır. Nitekim Ehl-i Sünnet’in ilk teşekkül döneminde de bu tabloyu görürüz. Mu‘tezile, bugünkü reformist yaklaşımların arketipi, fikir babası mahiyetindedir; aklı merkeze alır ve nassı akla uydurmaya çalışır. Buna karşılık dönemin Selefî anlayışı, aklı neredeyse tamamen devre dışı bırakarak nassı ilk zahirî anlamıyla tatbik etmeye yönelir. Ehl-i Sünnet ise bu iki uç arasında, nassı merkeze alan fakat aklı usûlü içinde işleterek onu yeniden inşa eden bir yol takip eder.
Tekfirci Selefî anlayışta tevhid kavramının daraltılarak yorumlanması, Ehl-i Sünnet’in ihtilaf ve mezhep birikimiyle neden çatışmaktadır?
Bunların “tevhid” diye nazara aldıkları şey, hakikatte tam anlamıyla tekfirdir. Hâlbuki İslâm’ın tevhid ufku, tekfir üretmek için vazedilmiş değildir. Tevhid, bir çağrıyla başlar; insanı İslâm’a davet eden, birleştirici ve kuşatıcı bir anlam taşır. Tekfir ise bu çağrının asli maksadı değil, istisnaî ve son derece dar bir alandır. Tekfirci Selefî anlayışta ise tevhid kavramı, baştan sona tekfiri gerekçelendirmek için seferber edilen ve bu amaçla istihdam edilen bir kavrama dönüştürülmüştür. İslâm, tevhidi tekfirden ayırmak için meseleleri en ince detayına kadar vazetmiş; iman–küfür sınırlarını, ihtilaf alanlarını ve hatayı küfürden ayıran ölçüleri açıkça belirlemiştir. Buna karşılık bu anlayış, tekfirin sınırlarını genişletebilmek için tevhidin ufkunu daraltmış; Ehl-i Sünnet’in asırlara yayılan ihtilaf ve mezhep birikimiyle de tam bu noktada çatışmaya girmiştir.
Şiîlik anlayışı, Ehl-i Sünnet perspektifinden bakıldığında İslâm toplumunda hangi dengeyi, ölçüyü veya tasavvuru zedelemektedir?
Şiîliğin en önemli problemi, İslâm’ın kucaklayıcı ve evrensel tarafını zedelemesidir. Şiîlikte mezhep inşası büyük ölçüde uydurma hikâyelere ve tarihsel anlatılara dayandırılır. Bu yönüyle son derece tepkisel, protest ve reaksiyon merkezli bir yapı sergiler. Tarih içerisinde meydana gelmiş olayları, vakaları ve siyasal kırılmaları, İslâm anlayışının bizzat kendisi hâline getirir. Halbuki İslâm düşüncesinde tarih içinde yaşanan bir olay, etrafında belli düşünce biçimlerinin ve sosyolojik yapıların oluşmasına sebep olabilir; fakat bu, o olayın bağlı bulunduğu ana omurgayı, ana düşünce sistemini belirlemesi anlamına gelmez. Tarih, usûlü ve hakikati tayin etmez; hakikat, tarihi anlamlandırır. Şiîliğin temel sorunu da burada ortaya çıkar: Tarihî bir vakayı merkeze alarak İslâm’ın ana tasavvurunu dönüştürmeye kalkmasıdır. Bu yaklaşım, Ehl-i Sünnet’in denge, ölçü ve kuşatıcılık esasına dayalı İslâm tasavvuruyla doğrudan çatışmaktadır.
Bu üç yönelişin birbirleriyle çatışmaksızın yalnız Ehl-i Sünnet’i hedef almasının tarihî ve fikrî gerekçeleri nelerdir?
Bu anlayışların, bu fırkaların, bu sapmaların -ki buna en doğru ifadeyle sapma demek gerekir- varlık sebebi, zaten Ehl-i Sünnet’in güçlü, evrensel ve kuşatıcı anlayışıdır. Ehl-i Sünnet’in sahip olduğu fikir zenginliği, geniş perspektifi ve denge kurucu usûlü, bu yönelişler için hem bir ölçü hem de bir engel teşkil etmektedir. Bu yüzden hedef, kaçınılmaz olarak Ehl-i Sünnet olur. Bu çerçevede, “İhtilaf Usûlü” adıyla çevirdiğimiz Faysalü’t-Tefrika eserini özellikle tavsiye ederim; mesele bu noktayı son derece berrak biçimde özetler.
Günümüzde genç Müslümanların bu sapkın akımlara yönelmesinde hangi zihnî, psikolojik veya sosyolojik zaaflar etkili olmaktadır?
Bu, genel olarak gençlikten kaynaklanan bir problemdir. Genç olmak, muhalif olmaya çok müsavi, yani çok müsaittir. Gencin iç dünyasında oluşan tepkiyi dışa vurabilmesi için belli meşrû arayışlar ortaya çıkar. Bu arayışlar kimi zaman babaya isyan, kimi zaman Allah’a isyan şeklinde tezahür eder. Bu isyan cesaretini açık ve doğrudan şekilde gösteremeyenler ise, dinin kendisine değil ama din anlayışına yönelerek bir tür “dinî isyan” üretir. Böylece içeride biriken tepkisellik, daha sınırlı ve dar bir alana taşınır; kişi kendi zihnince güvenli gördüğü bu dar daire içinde itirazını sürdürmüş olur. Bu tutum, esas isyan alanını genişletmek yerine, onun sınırlarını daraltarak kontrol altında tutma çabasını temsil eder.
Ehl-i Sünnet’in ihtilaf ahlâkı ve ilim geleneği, bu savrulmalar karşısında nasıl bir koruyucu rol üstlenebilir?
Bir kere Ehl-i Sünnet’in en önemli alâmet-i fârikası, tekfir mekanizmasını son derece zor ve ihtiyatla işletmesidir. Bu çerçevede “Ehl-i Kıble” diye bir kavram geliştirmiştir. Kıbleye yönelen kişinin, temel itikadî çerçevede Müslüman sayılacağını kabul eder. Hatta bunun da ötesinde, nifak ve münafıklık tespitinin her Müslümanın harcı olmadığını özellikle vurgular. İslâm’ı izhar eden, diliyle Kelime-i Şehadet getiren herkesi, kendi içinde meşruiyet dairesi içerisinde kabul eder. Bu yaklaşım sebebiyle, meselâ Mu‘tezile gibi ciddi itikadî ihtilaflar barındıran ekolleri dahi bütünüyle dairenin dışına atmamış, onları varlık alanı içinde değerlendirmiştir. Ehl-i Sünnet’in bu tutumu, ihtilafı yok saymak yerine onu usûlü ve ahlâkı olan bir mesele olarak ele aldığını gösterir. Bu noktada, “İhtilaf Usûlü” ismiyle çevirdiğimiz eseri özellikle tavsiye ederim.
Modern dönemde Ehl-i Sünnet’in ‘statükocu’ veya ‘gelişmeye kapalı’ gösterilmesi sizce nasıl bir algı operasyonunun parçasıdır?
Ehl-i Sünnet’in statükocu olduğu ithamı, ötelerden beri tarih boyunca sürekli tekrarlanan bir töhmettir. Genellikle devrimci çıkışları, toplumsal ayaklanmaları ve ani, köklü dönüşümleri besleyecek bir fikir zemini olmadığı iddia edilir. Bunun temel sebebi şudur: Ehl-i Sünnet bir mezhep değildir. Bu nokta son derece mühimdir. Ehl-i Sünnet bir şemsiye kavramdır; belirli bir grubu temsil etmek için değil, temel çerçevenin dışında kalanları ayırt etmek için kullanılmıştır. Yani mensup olanları daraltan değil, ihtilafları kendi içinde barındırabilen bir yapıdır. Bu sebeple de farklılıkları bünyesinde taşıyabilme imkânına sahiptir.
Ancak bu kuşatıcılık dışarıdan çoğu zaman “pasifleştirici” olarak okunmuştur. Özellikle Ehl-i Sünnet’in tasavvuf meşrepli yapısı -ki Ehl-i Sünnet tarihsel olarak tasavvufla iç içe bir çizgiye sahiptir- bu ithamın merkezine yerleştirilmiştir. Kritik dönemlerde, bilhassa genç kuşakları tahrik etmek amacıyla bu algı bilinçli şekilde kullanılmıştır. Bugün Selefî akımların sıkça dile getirdiği “Ehl-i Sünnet gençleri pasifleştirir” söylemi de bu çerçevenin devamıdır. Ehl-i Sünnet’in cihada ve harekete çağırmak yerine mevcut durumu korumayı telkin ettiği, bu yüzden muhafazakârlıkla özdeşleştiği iddiası, esasen tarih boyunca tekrarlanan bu algı operasyonunun güncel bir yansımasıdır.
Bugün Ehl-i Sünnet istikametini diri tutmak için ilim adamlarına, kurumlara ve gençlere düşen en temel sorumluluk nedir?
Birincisi, bugün kendisini Ehl-i Sünnet’in temsilcisi zannedenlerin önemli bir kısmı, farkında olmadan Selefileştiğini görmüyor. Ortada ciddi bir “Ehl-i Sünnet selefîliği” tehlikesi var. Bu, Ehl-i Sünnet açısından oksimoron bir durumdur. Çünkü Ehl-i Sünnet’in hedeflediği istikameti, onu savunduğunu iddia ederken fiilen yok etmek gibi bir problem ortaya çıkmaktadır. Yani kişi, Ehl-i Sünnet kavramını tam da dışlayıcı bir araç hâline getiriyor; Ehl-i Sünnet’i daraltarak, ancak belli bir meşrebin kabul edebileceği, neredeyse tarikat sınırlarına çekilmiş kapalı bir yapıya indiriyor. Asıl sorun burada düğümleniyor.
Bu noktada yapılması gereken temel şey, Ehl-i Sünnet’in bir genişlik, bir renk ve imkân yelpazesi sunduğunu açık biçimde ortaya koymaktır. Ehl-i Sünnet, dış sınırlarını muhafaza ederken, zamanın şartlarını dikkate alarak dinî nasları usûlüne uygun şekilde yorumlamayı temsil eder. Bu çerçevenin ilim adamları, kurumlar ve gençler tarafından doğru kavranması ve korunması, Ehl-i Sünnet istikametini diri tutacak en temel sorumluluğu ifade eder.
Aylık Baran Dergisi 48. Sayı Şubat 2026