Babam beni Kur’an okumaya verdiğinde ben 5 yaşındaydım. O zamanlar jandarmalardan kaç babam kaç, Kur’an öğrenmeye çalışıyorduk. 1944–1945 yıllarında, çocuklara Kur’an ve din dersi öğrettiği için (Hoca dediğim görevli değildi, gönüllü okutuyordu) o zamanki istihbaratçılar gelip oracıkta hocamızı gözümüzün önünde döve döve öldürdüler.
Tek Parti devrinin Kur’an yasaklarını, köy odalarında gizli din eğitimi alan çocukları, istihbaratçıların baskınlarını ve “Kur’an öğrettiği için dövülerek öldürülen hocaları” bizzat yaşamış bir isim Adil Sarmusak. 27 Mayıs Darbesi’nde Edirne’de görevli bir imam olarak sürecin gerilimini yakından gördü; Menderes’in idam gecesinin kışlalara yansıyan atmosferine kadar birçok hadiseye ve zulme şahitlik etti.
Beyazıt sahaflar çarşısının vakur simalarından olan Sarmusak’la yaptığımız bu söyleşide, hem Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde Müslümanlara yönelen baskıları hem de sahaflığın yükseliş ve gerileyişini konuştuk. Yaşadıkları, Türkiye’nin yakın hafızasını anlamak isteyenler için doğrudan sahadan gelen kıymetli bir tanıklık niteliğinde.
Adil Sarmusak Kimdir?
1941 doğumlu Adil Sarmusak Rize’nin Of-Hayrat havzasında, ilim ehli bir ailenin içinde yetişti. Çocuk yaşta Tek Parti devrinin dine İslâm’a yönelik kısıtlamaları sebebiyle gizli din eğitimi gördü; medreselerde sarf‑nahiv, fıkıh ve kelâm okudu, icazet aldı. Genç yaşta çeşitli camilerde imamlık yaptı; askerlik yıllarında İstanbul’un büyük camilerinde kürsüye çıktı. Almanya’da bulunduğu dönemde hem işçi hem irşad ehli olarak Türk topluluğuna öncülük etti; dönüşünde Libya’da çalıştıktan sonra İstanbul’a yerleşti ve daha sonralarda sahaflığa başladı. Beyazıt’ta Kitap Sarayı’nın sahibi olarak ilim ve kitapla hemhâl oldu; Bayezid Camii ve Külliyesi’nin ihyasına öncülük etti, yıllarca dernek başkanlığı yürüttü. Bugün hâlâ sahaflar çarşısının vakur simalarından biri olarak bilinir.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek ile hatıralarınız var mıydı?
Çok fazla olmasa da Necip Fazıl ile hatıralarımız vardı. Ama çok önemli olan bir hatıram var: Üstad’ın Ankara Arı Sineması'nda konferansı vardı. Buradan birkaç gençle beraber gitmiştik. Orada aşağı yukarı 3-4 saate yakın konuştu. Fakat ikide bir kürsüden elini kaldırıp hiddetlenerek, “Bir kan aranıyor, bir kan. “Elif, mim.” Diyordu. O zaman genç halimizle ne yapmak ne demek istediğini anlayamadık. Cümleleri kurup kurup oraya getiriyordu. Sonradan anladım ki “Bir kan aranıyor” derken “Bir nesil aranıyor, Allah Muhammed diyen bir nesil. Elif, mim” bu manada söylüyormuş.
Hiç sahaf dükkanınıza ziyarete gelir miydi?
Onun zamanında ben bu dükkânda değildim; daha sonralarda yani 70'li yıllarda ilk defa yüz yüze geldik. Ben Almanya'daydım o zamanlar. Onunla doğru dürüst ilk tanışmamız Almanya’da olmuştu. Rahmetli Osman Bölükbaşı’yla da aynı şekilde. Miting düzenlemiştik Almanya’da Üstad Necip Fazıl’ı davet etmiştik konuşmaya, Alparslan Türkeş’i de getirmiştik. Böyle çok hatıralarımız var. Birinde Necip Fazıl konferansta konuşurken ona bir laf ettim: “Üstad, ben seni daha genç biliyordum, yaşlanmışsın.” Bir kızdı bana var ya, biliyor musunuz, “Ben mi istedim yaşlanmayı?” diye sitem etti. Allah rahmet eylesin. Onlar çok büyük hizmetler veren insanlardı. Onların verdiği hizmeti bugün artık verecek kimse yok; çünkü o zamanlarda o hizmetleri vermek çok zordu.

Vefat edeli 2 sene olan eski Diyanet İşleri Yüksek Kurulu üyesi merhum Recep Akakuş Hoca ile 1992’de Beyazıt Camii ve Külliyesini Koruma Derneği’ni kurmuştuk. Onun bir sözü vardı: “Tarih bir sosyal ilimdir, muhakkak araştırılması lazım. Ama her zaman araştırdığınızda gerçeklere ulaşamazsınız, zordur. Ulaştığınız gerçekleri söylemek daha da zordur.”
O güzel insanlar öyle zamanlar yaşadılar ki, onların zamanında konuşmak ve iş yapmak çok büyük zorluktaydı. O zamanlarda bir hizmet için herhangi bir şey söylemek büyük cesaret gerektiriyordu. Birçok riski göze almanız gerekirdi.
Tek Parti devri ve sonraki darbelerin silsile halinde yaşandığı zamanlarda sizin de içinde bulunduğunuz siyasî hadiseler oldu mu?
Elbette yaşamış olduğumuz hadiseler vardı, hiç olmaz olur mu? Biz her zaman vatan, millet, Sakarya diyorduk. İnkılaba da karşıydık. 27 Mayıs Darbesi’nde Edirne’de imamdım. Rahmetli Menderes, Edirne’nin kurtuluşuna gelmişti; orada tanışmıştık. Sıddık Sami Onar denen melun herif, 1959’da burada kara cübbelileri hocalarla birlikte toplamışlar, meydanlarda Menderes’in aleyhine slogan attılar, veryansın ettiler. Biz 40’lı yılların zulümlerini, açlıklarını yaşadığımız için bunlar hiç hoşumuza gitmiyordu.
Rahmetli Menderes’in idam edileceği gece askerdik (Uyanık, açıkgözlü olduğumuz için seçilmiştik.) O gece bir ayaklanma olsaydı, halka karşı biz askerleri silahlandırmışlardı. Halbuki 24 kişilik bir ekiptik. O ekipte arkadaşlarımızla iş birliği yapmıştık. Eğer garnizondan dışarı çıksaydık ve bir olay olsaydı, önce subayları vuracaktık. Böyle şeylere hazırlanmıştık ama bir ayaklanma olmadı. Hiç kimseden ses çıkmadı. Rahat rahat astılar rahmetli Menderes’i. Daha bunun gibi lafa gelmeyecek ne hikayeler, neler var neler…
İslâmî eserlerin Cumhuriyet devrinde yasaklanmasından sonra eski kitapları toplarken neler yaşadınız?
Tabii yasaklı kitaplar vardı. 27 Mayıs İhtilali’nden sonra ilmihal kitapları, tefsir kitapları ve diğer İslâmî eserlerin alım satımını yasaklayan bir karar yayınlattılar. Rahmetli Hacı Muzaffer Ozak Hoca ve birkaç kişiyi de götürdüler, hapse attılar; kitapları aldılar, topladılar.

Muzaffer Ozak Hoca’nın hizmetlerinden bahsedebilir misiniz?
Onun hizmetleri saymakla bitmez. Muzaffer Ozak Hoca, Allah rahmet eylesin, kendisi çok müthiş bir adamdı. Pek çok kişi tarafından sevilmezdi; özellikle bizim softa tarafımızda hiç sevilmezdi. Çünkü çok geniş görüşlü, hoşgörülü ve alim bir insandı. Size çok basit bir örnek vereyim: Bugün Amerika’da köyler, kasabalar vardır, Müslüman olmuşlar; İsviçre’de de var. Onun hoşgörüsü ve irşad ediciliği o kadar genişti ki, Türkiye’de en açık saçık dansözlerden Leyla Sayar’ı bile sohbetleriyle çarşafa sokmayı başardı. Hoca herkesle hoş sohbet eder, ikna edici ve tatlı dilli konuşurdu. Bu yüzden bizimkilerden bazıları, “Sen dinden çok taviz veriyorsun” falan diye tenkit ederdi. 14 Şubat 1984’te vefat ettiğinde, Fatih Camii’nden cenazesi kalktı. Ben de musalla taşının başındaydım. Bir Amerikalı genç yanımıza geldi; “Ya Resulallah, o seni çok sevdiği için biz de onu çok sevdik,” dedi. Cenazesi mahşeri bir kalabalıkla kaldırıldı. Fevzipaşa Caddesi, Fatih tıklım tıklımdı. Hiç unutmadığım bir şey daha var: Kadınlardan biri dördüncü kattan pencereyi açtı, “Yazıklar olsun size be cemaat,” dedi. “Hiç utanmadınız mı onu cenaze arabasına koymaya? Omuzlarınıza getirmiyorsunuz da cenaze arabasına koyuyorsunuz.”
Kur’an eğitiminin yasaklandığı dönemlerden bahseder misiniz?
Babam beni Kur’an okumaya verdiğinde ben 5 yaşındaydım. O zamanlar jandarmalardan kaç babam kaç, Kur’an öğrenmeye çalışıyorduk. 1944–1945 yıllarında, çocuklara Kur’an ve din dersi öğrettiği için (Hoca dediğim görevli değildi, gönüllü okutuyordu) o zamanki istihbaratçılar gelip oracıkta hocamızı gözümüzün önünde döve döve öldürdüler. Bunları gördükten sonra inkılapları falan tasvip etmemiz asla mümkün değildi. Çok üzülmüş olduğumuz bir olaydı.
Kur’an ve din dersi öğrettiği için öldürülen hoca kimdir, olay nasıl cereyan etti?
Hocanın ismi Gopanoğlu Halim Ersin. Hadise Of ilçesinin Hoyrat Nahiyesi Dereyük Köyü’nde (Eski adı, Makiyalovesli) oluyor. Aydınoz Mahallesi Camii’nin yanında oda vardı, orada Kur’an okutuluyordu. Yukarıda yolun başında bir kişi nöbet tutuyordu. Jandarma gelince haber versin diye. Kör Ali lakaplı Ali Ersin Feyizoğlu isimli köyün muhtarı yanında sivil biri ile geldi. Bu sivil kişiye tahrirat memuru diyorlar. Kur’an okunuyor mu diye araştırmakla görevli istihbaratçıydı. Muhtarla birlikte kapıya bir tekme vurarak odaya daldılar. Kur’an okunduğunu gören tahrirat memuru, muhtara, “Ulan muhtar, bu ne?” diye hışımla sordu. Muhtar hocanın yanına gelerek, “Hoca sana kaç kere söyledim. Bu çocuklara Kur'an falan öğretme” dedi. Ve hocaya bir tokat vurarak yere düşürdü. Ondan sonra ayağındaki asker potinlerinin altındaki demir kaporalarla hocanın yüzüne, kafasına defalarca vurmaya başladı. Hoca köyden yüzü, gözü, her tarafı kanlar içinde çıktı. Elli iki gün sonra Samsun taraflarından haber geldi, vefat etti diye.
Vefat etmesinin sebebi muhtarın demirli potinlerinden aldığı darbe mi?
Benim görüşüme göre o zaman çocuktum ama orada aldığı darbelerle, tekmelerle şehit oldu. O zaman doktor bulmak, tedavi olmak da zordu. Bence şehittir bu hoca.
Bu olaya şahit olan başka isimler var mı? Olayı kimler gördü?
Yaşayan pek kalmadı. O zaman büyüklerden Mehmet oğlu Ahmet Barut vardı. Benim dayımdır. Beni Kur'an okumaya o getirdi. Halil Gül vardı rahmetli. O zaman on dört-on beş yaşlarında delikanlıları vardı. On beş kişi kadar vardı. Şu an (Kasım 2025) hepsi öldü. Muhtara kimse hesap sormadı. Ancak 1970’de kız kardeşinin çocukları miras yüzünden kafasına sıktılar, geberttiler onu. İlahi intikam böylece alınmış oldu. Erzurumlu Hattat Mustafa Efendi vardı. Medine-i Münevvere'de 1991’de ona bunu anlatmıştım. Bana “Hocam” dedi. “O muhtar sonra ne oldu?” Cevaben “Yeğenleri miras yüzünden onu çok sonra vurdu.” dedim. “Hayır” dedi. “O olaydan sonra yaşadı mı?” diye sordu. “Yaşadı” deyince “Aa, o zaman sizin o köyde yiğit yokmuş!” dedi. Ondan sonra o bana bir hikâye anlattı. Çok enteresan bir hikâye.
Buyurun hocam bu hikâyeyi dinleyelim.
Erzurumlu Hattat Mustafa Efendi ile 1991 senesinde Medine'de görüştüm. Oraya yerleşmişti ve Erzurumlular Ribatı diye anılan bir vakfı vardı. İyi bir Hanefi fakihi ve Zâhid el Kevserî'nin çizgisindendi. Bunun içinSuud idaresinden baskı da gördü. Hasta olmasına rağmen yerinden doğrularak bir müddet benimle sohbet etti. Söz, CHP dönemindeki zulümlere geldi. Bizim köyde olan hikâyeyi anlattım. Bunun üzerine Hattat Mustafa Efendi bana şunu anlattı:
“Bizim köyde (Erzurum'un merkez Serçeşme Köyü), Şefik Hoca vardı, eğitmen idi. Her gün çocuklara sabah 9.15’te Kur'an sureleri ve din dersleri okuturdu. Köyün ağası Ömer Ağa'nın 14-15 yaşlarında şımarık bir oğlu vardı. Ödevlerini yapmadığı için sınıfını geçememiş ve babasına din dersinden dolayı kaldığını söylemiş. “Din dersi mi olurmuş?” diyerek buna kızan Ömer Ağa doğruca Erzurum Maarif Müdürüne gitmiş. Müdür de bir dinsiz müfettişi görevlendirmiş. Ve sabah 9.15’te sınıfa baskın yapmasını ve sabah o saatte kimseye belli etmeden gelebilmek için geceyi yan köyde geçirmesini söylemiş. Ancak yan köyde uyanık bir Müslüman durumdan şüphelenmiş ve Şefik hocaya gizlice haber ulaştırmış. Sabah 9.15’te bir tekmeyle sınıfa giren müfettiş, “Ne okutuyorsun?” diye sormuş. Şefik Hoca tahtayı göstermiş. Tahtada tarih dersi müfredatı yazıyordu. Müfettiş öğrencileri sıkıştırmış, ancak istediği cevabı alamamış. Bir Kur’an sayfası bulmak için tahtaları, döşemeleri sökmüş, ama bulamamış. Camiye koşmuş, oradaki Kur'an’ları alıp getirmiş. Onları del,l diye gösterip tutanak tanzim etmek istemiş. Bunun üzerine Şefik Hoca, “Ben camiye karışmam. Burada ne gördüysen, tutanağını tut, defol git!” demiş. Hevesi kursağında kalarak defolup gitmiş. Daha enteresanı ise şöyledir. Bu hadise üzerine Şefik Hoca köylüleri toplamış ve “Ben artık din dersi vermiyorum.” demiş. Ve Ömer Ağa’yı şikâyet etmiş. Bunun üzerine köylüler “Vay Ömer Ağa, demek ki sen bize ihanet edersin!” demişler. Ve ağanın hemen tasını tarağını toplayıp köyü terk etmesini istemişler. Ömer Ağa o gün köyü terk etmek zorunda kalmış.”
Bir not: Bu hadiseyi anlatan Mustafa Efendi, Türk vatandaşı olduğu için ömrünün sonlarına doğru Suud’dan çıkarılır. Oğlu Suud doğumlu olduğu için daha sonra onun yanına misafir olarak gider ve orada vefat eder.
O dönemde İslâm alfabesiyle yazılan kitaplar toplatılıyor muydu?
Alıp satmak ve bulundurmak yasaktı. Beyazıt’ta çarşıya beyanname dağıtmışlar; bu kitapları bulunduranlar, alıp satanlar cezaya müstahak görülüyordu. Başta Hacı Muzaffer ve birçok kişi hapis yapmıştı bu sebepten.
Sahaflık mesleğine ilk hangi yıllarda başladınız?
1980’de bu dükkâna bir kitap almaya gelmiştim, bana bu dükkânı sattılar. Bu hikâyeyi anlatayım: Almanya’dan döndükten sonra Cennet Mahallesi’nde bir inşaat yapmıştık. Kendime iki daire ayırıp oraya yerleşmiştim. Cennet Camii’nde pazar günleri vaaz veriyordum. O cemaatten bir arkadaş vardı, İsmet Tavukçu; ehli salat birisiydi, Allah rahmet eylesin. Bu dükkânın sahibiydi, ben de kendimin ve çocukların kitaplarını ondan sipariş verirdim. Bir gün, Konya’dan Esbab-ı Nüzul kitabının ciltleri çıkıyordu. Ben geldim burada oturup sohbet edip çay içtik falan.10. cilt çıkmıştı alıp parasını verdim, yanında 11. cildin parasını da verip, “Sen alıp gelirsin” dedim. Ama 1-2 hafta falan geçti, kitap gelmedi. Gidip kitabı alayım dedim, görüşmüş de oluruz diye. Gittik, selamlaştık, sohbet ettik. Dedim: “İsmet, ne oldu benim kitap?” “Bir kitabı ne yapacaksın?” dedi. “Sana bir dükkân alalım burada,” dedi. “Nasıl yani? Nereden alacağım?”, bana “bu çarşıdan” dedi. O zaman çarşı çok kalabalıktı, herkes kaynıyordu. “Yani bu kadar esnaftan kimse almıyor da bize mi kalacak?” dedim. “Evet,” dedi. Eskiden burası halk lokantasıydı ve pis olduğu için belediye ruhsatını iptal etmiş, kapatmıştı. Devredeceklerdi. Dedim, “Niye almıyorsunuz? Bunu kimse almıyor mu?” “Buradakiler Müslüman bir adama vereyim, diye düşünüyor.” dedi. Halbuki öyle değildi; adam açgözlü, çok para istiyordu. Ben de kitap aşığıydım, işimiz de buydu. Geldik, parayı verdik ve burayı A’dan Z’ye işleyip kitap sarayı hâline getirdik. O gün bugündür, 18 yıl beraber çalıştık. Sonra ayrıldık. Nasıl ayrıldık? Bir gün dedi: “Levha işini ben yaparım, sen kitap işine bakarsın.” Dedim: “Tamam, levhalar senin, kitaplar benim, borçlar da hadi benim.”
Günümüzde sahafların durumu nasıl, tarihi olarak geçmişle kıyasladığınızda neler değişti?
1980’de bu dükkânda 10 eleman çalışıyordu. Bugün bazen sadece bir öğrenci geliyor yardım etmeye, bazen bir kişi yetiyor ama. İnsanlar artık kitap okumuyor; her şey telefonda, internette. Mesela kitap arıyor, internetten fiyatını, nerede olduğunu araştırıyor, sonra geliyor “Bu kitap var mı?” diye soruyor. Bir bakıyorsun internetteki fiyattan ben almış değilim; alış fiyatım onlarınkinden çok daha yüksek. Artık sahaflık, kitapçılık ne kadar dayanabilir, nereye kadar devam edebilir bilmiyoruz. Biz şu anda daha önceden biriktirdiğimiz kitapları kullanıyoruz; sadece hazırları tüketiyoruz.
1980’de bir kitap basmak için matbaaya gidip pazarlık yapardın; asgari basım sayısı 5.000 olurdu. Daha fazla basacaksan ona göre pazarlık edilirdi. 1990’da bu sayı 3.000’e, 2000’lerin sonunda ise 1.000’e düştü. Şimdi dijital baskı var, matbaalar da bitti. 100, 150, 200 tane basıyorsun zaten satılana kadar bir sene geçiyor. Maalesef kitapçılık artık neredeyse sürdürülemez hâle geldi. Eski kitaplar manasında olan sahaflıkta ise (Osmanlıca, Arapça gibi eski eserler) hiç ilgi kalmadı; artık kimse onları okumuyor.
Hocam, sahaflık mesleği üzerine başka söylemek istediğiniz bir şey var mı? Devletin bu konuda atması gereken adımlar var mıdır?
Çarşının giriş ve çıkış kapılarından dışarısı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aittir. Bu mahal ve çarşının orta kısmı Fatih Belediyesi’ne aitti. Ancak ne Fatih Belediyesi’nden ne de Büyükşehir Belediyesi’nden içeride veya dışında herhangi bir hizmet görmedik. Ne devletten ne de başkasından hiçbir hizmet olmadı. Kendi başımıza burada idare ettik; iflasın eşiğine geldik. En büyük sıkıntıyı 2022’de yaşadık. Vakıflar bize tebligat gönderdi: “Burası Sultan Beyazıt’ın tarlası, siz işgalcisiniz. 15 senelik kira geri ödeyeceksiniz.” Netice itibarıyla Reis-i Cumhur’a gitmek zorunda kaldık. Cumhurbaşkanı’nın araya girmesiyle bir yere kadar anlaştık ama yine de ödeyebileceğimiz kiralar değildir. Hiçbir devlet desteği görmedik. Her mesleğe, kültür hizmeti yapanlara devletin yardımı olmuştur, ama sahaflar devletin zerre kadar desteğini görmemiştir. Halbuki burası kültürümüzün merkezidir.
Teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026