Prof. Dr. Ömer Özyılmaz Kimdir?
Prof. Dr. Ömer Özyılmaz, 1952’de Erzurum’da doğdu. Erzurum İmam Hatip Lisesini bitirdikten sonra 1977’de lisans eğitimini tamamladı. 1981’de Atatürk Üniversitesi Eğitim Bilimleri alanında asistan olarak akademik hayata başladı. 1981–1983 yıllarında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Pedagoji Bölümünde tez çalışmalarını yürüttü. Ardından Uludağ Üniversitesinde Din Eğitimi Bilimleri alanında 1986’da yüksek lisansını, 1991’de doktorasını tamamladı. 1996’da doçent unvanını aldı. 1995–2007 arasında Erzurum milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı, Millî Eğitim Komisyonu çalışmalarında bulundu. 2007 sonrası yeniden akademiye döndü. 2009’da Kırklareli Üniversitesinde profesör oldu. Başkent ve Ufuk Üniversitelerinde görev aldı. Hâlen İstanbul Aydın Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyesidir.
YÖK ve üniversiteler arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Şimdi, bizim ülkemizde bu iki kurum yerli yerine oturtulamamıştır. Üniversitelerin sorunları denince hemen YÖK akla gelir ve YÖK konuşulur. YÖK konuşulurken de oradan üniversitelerin sorunlarına geçilmez. Onun bir darbe sonucu oluşturulduğundan hareketle mesele ideolojik alana çekilir. Bir kısım çevreler YÖK’ün kaldırılması gerektiğine doğrudan hükmeder. Ondan sonra laiklik ve diğer konular araya girer, kavga olur. YÖK de kalmaya devam eder.
YÖK’ü kaldıralım diyenler iktidar olduklarında kaldırmamış, ondan yararlanmışlardır. Türkiye’de YÖK ile üniversiteler arasında böyle bir kaotik durum vardır. Ben YÖK’ün bu tartışma zeminindeki hâlinin -kendisini değil, kendisiyle ilgili düşüncem ayrı, onu söyleyeceğim- üniversitelerin sorunlarının konuşulmasının önünde engel olduğunu düşünüyorum. YÖK bu şekilde ele alınınca üniversitelerin sorunları konuşulmamaktadır.
Bir de şöyle bir durum vardır: Üniversitenin sorunu konuşulurken neden YÖK konuşulur? Çünkü üniversiteyi yukarıdan baskıyla düzenleme çabası vardır. Türkiye’de hep böyledir. Yargı da böyledir, diğer kurumlar da böyledir. Yukarıdan talimatla aşağıların düzeltileceği düşünülür. Bu, ilkokul, ortaokul ve lise için düşünülebilir; fakat üniversite için böyle bir şey olmamalıdır. Dolayısıyla üniversite ile YÖK’ün ilişkisi nasıl olmalıdır? Üniversite kendisini kendisi yönetmelidir. Öğretim üyesini alır, öğrencisini kabul eder. Öğretim üyesi istediği derse girer ve istediği konuları anlatır. Bir bilim insanı olarak, üniversitede yaşayan biri olarak söylüyorum; vakıf üniversitesinde de kamuda da durum böyledir. Kamuda da yıllarca çalıştım. Öğretim üyesi kendi programını hazırlar ve dersini anlatır. Bu iyi bir durumdur. Ancak ikisi arasındaki ilişki şu olmalıdır: Üniversite kendisini yönetmeli, YÖK ise başkanıyla, kurul üyeleriyle ve yöneticileriyle üniversitelerden daha bilgili, daha atak, daha değişimci, dünyayı daha çok takip eden, dünyayla aramızdaki mesafeyi daha iyi gören ve bunu nasıl kapatacağımıza yönelik projeler geliştiren bir yapı olmalıdır. Türkiye’de bu hiçbir zaman böyle olmamıştır.
Peki tam o mevzu üzerine, YÖK ve laik eğitimin ilim ve eğitim anlayışını değerlendirebilir misiniz hocam?
Şimdi YÖK Türkiye’de benim ‘olması gerektiği’ dediğim tarzda hiçbir zaman var olmadı. Peki niye var YÖK? Üniversiteleri kontrol etmek için. Neyini kontrol edecek? Üniversitelerin mevcut eğitim sistemini yürütüp yürütmediğini, mevcut sistemin dışına çıkıp çıkmadığını kontrol etmek için YÖK vardır. Üniversitelerin gelişip gelişmemesi ayrı bir meseledir. Olur ya da olmaz. Üniversite zaten kendi içinde bunu yürütür. Burada YÖK’ün, klasik YÖK’ün -bugün biraz değişti tabii- varlığının sebebi şudur: Tıpkı HSYK'de olduğu gibi. Orada da hakimler, mevcut bir anlayış ve ideoloji çerçevesinde, onun dışına çıkmamaları için kontrol edilirdi. YÖK de aynı şekildeydi. Şimdi biraz değişti. Bugünkü yönetim değişirse YÖK yine aynı duruma dönebilir, HSYK da aynı duruma dönebilir. Dolayısıyla YÖK’ün hedefi, Batı’dan alıp getirdiğimiz üniversite eğitim sisteminin aynen devam edip etmediğini kontrol etmektir.
Peki hocam, üniversitelerimizin ne ülkemizin ne dünyanın ilim seviyesine bir katkı sunmadığı, daha ziyade iş ve kariyer alanı olarak görüldüğü hususunda neler söylemek istersiniz?
Şimdi bakın, aslında üniversitenin birkaç fonksiyonu vardır. Bu fonksiyonlar açısından baktığımızda birincisi bilim üretmektir. Eğitimde, hukukta, mühendislikte, tıpta, edebiyatta hangi alanda fakülte varsa, o alanlarda bilgi üretmek üniversitenin birinci görevidir. Bu şuna benzer: Bir hastane düşünün, hastanenin birinci görevi teşhis ve tedavi etmektir. Bunu yapamıyorsa diğerlerinin bir anlamı yoktur. Üniversitenin birinci fonksiyonu budur; bilim üretir ve bilimi yayar. İkinci fonksiyonu kadro yetiştirmektir. Üçüncü fonksiyonu ise, özellikle üçüncü nesil üniversite anlayışında, ülke için tasarım hazırlamak ve vizyon geliştirmektir. Üniversite memleketin önünü açar; siyaset, ekonomi, tarım ve sağlık gibi bütün alanlar için tasarımlar ortaya koyar, vizyon geliştirir ve ülke o yönde ilerler. Şimdi bu açılardan baktığımızda bizim üniversitelerimiz bilim üretmemiştir. Bunu bir üniversite hocası olarak söylüyorum. Yıllarca bölüm başkanlığı, dekanlık, rektör yardımcılığı yapmış bir insanım. Ayrıca Meclis’te Millî Eğitim Komisyonunda 10 yıl görev yapmış biriyim. Bu konuyu iyi biliyorum. Bizim üniversiteler bilim üretmez. Niye? Üretemez mi, zekâ sorunu mu var? Hayır. Bizim üniversitelerimizi biz kurmadık. Hiçbir üniversiteyi biz kurmadık.
Üniversite anlayışını mı biz kurmadık demek istiyorsunuz?
Üniversiteleri de, bugünkü üniversite sistemini de biz kurmadık. Türkiye’de ilk üniversite 1900 yılında Osmanlı döneminde kurulmuştur. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı şerefine kurulmuştur. Bugünkü İstanbul Üniversitesi odur, ilk üniversitedir. Üniversite kavramı ve üniversite anlayışı da o gün ülkemize gelmiştir. Ondan önce fakülteler ve yüksekokullar kurulmuştur. Mesela 1846’da öğretmen okulu, kız öğretmen okulu ve erkek öğretmen okulu kurulmuştur. Bunlar bugünkü eğitim fakültelerinin ilk hâlidir ve Batı’dan alınmıştır. Mülkiye kurulmuştur, hukuk kurulmuştur, mühendislik ve tıp kurulmuştur. Mesela 1827’de Tıp Fakültesi kurulmuştur. Bunların tamamı bizimle ilgisi olmayan bir anlayışla kurulmuştur.
Bizimle ilgisi olmayan anlayış bahsini açar mısınız hocam?
1900’de üniversite kurulurken Fen-Edebiyat Fakültesi vardır. Önceden kurulmuş olan Hukuk, Tıp ve Mühendislik fakülteleri de buna eklenmiştir. Bir de Şer’î İlimler şubesi vardır, yani İlahiyat Fakültesi. Bugünkü ilahiyat fakültelerinin ilk modeli odur. Biz bugüne kadar bu modeli değiştirmedik. Şimdi tıp fakültesi, mühendislik fakültesi, hukuk fakültesi, fen-edebiyat fakültesi ve ilahiyat fakültesi var ve bunların tamamı seküler-materyalist bir anlayışla kurulmuştur. İlahiyat ise Batı’daki teoloji fakültesi modeliyle buraya gelmiştir.

Bugünkü ilahiyat kitaplarındaki mevzuların kaynaklarında bile ağırlık olarak oryantalistler var.
Öyle. Şimdi bakın, bizde bir defa “ilahiyat fakültesi” kavramı yoktur. Ne Osmanlı’da vardır ne Selçuklu’da vardır ne Karahanlı’da vardır. Yani İslâm eğitiminde “ilahiyat bölümü” diye bir bölüm yoktur.
Ne var hocam?
Bütün bilimler ilahiyat anlayışıyla okunur. Kimya, fizik, biyoloji, tıp, mühendislik, cebir, eczacılık… Hepsi yeryüzünde bu bilim dallarına ait kanunları bulmaktır. Bu kanunları koyan Allah’tır. Biz Allah’ın kanunlarını bulmaya çalışıyoruz. Yani bizde seküler bir bilim anlayışıyla ayrı bir ilahiyat ayrımı yoktur. Mesela İbn Sina hem hafızdır hem tabiptir hem de filozoftur. Hârizmî, cebiri kuran insandır. İlk Müslümanlardandır, Türk’tür, hafızdır ve dünyada cebiri kurmuştur, hâlâ onu aşan yoktur. Aynı zamanda sûfîdir.
Evet hocam, İbn Heysem’e bakıyoruz matematik, fizik, astronomi âlimi ve optik sahasında yaptığı çalışmalarla anılıyor. Yine Nasîrüddin Tûsî astronomi ve matematikte büyük katkılar sunmuş aynı zamanda kelam ve tefsir sahasında eserler vermiş.
Evet. Bizde bilim insanları ve bilimler arasında böyle bir ayrım yoktur. İlahiyat kavramı bize ilk defa o dönemde gelmiştir. Nasıl gelmiştir? O gün şer’î ilimler fakültesinde tefsir okutulmuş, hadis okutulmuş. Bunlar bizim alanımızdır. Fıkıh okutulmuş. Bunun yanında din psikolojisi, din sosyolojisi gibi dersler de okutulmuştur. Bu yönüyle bakıldığında bu iyi. Ancak şöyle bir anlayış ortaya konulmuştur: “Sen ilahiyatçısın ama hukukta seküler-materyalist bir anlayış vardır. Tıpta, kimyada, fizikte, biyolojide de bu anlayış hâkimdir. Buralarda din inkâr edilir, Allah inkâr edilir. Sen bu alanlarla ilgilenmeyeceksin. Sen kendi alanında kalacaksın, hadisi okuyacaksın ama onu bugüne yönelik yorumlamayacaksın.”
Hocam sanki merdiven altı bir Müslüman anlayışı bize dikte edilmiş. Senin yerin burası gibi yer tayin edilmiş.
Aynen öyle. Burası yerin demişler bize. Yani ben onu şöyle görüyorum: Eli kolu bağlı, dişleri çekilmiş, tırnakları sökülmüş bir aslan orada oturuyor. Aslan mı? Aslan. Ama fonksiyonu olmayan bir aslan.
Aslında din ve devlet işlerini birbirinden ayırmalarının da neticesi bu değil mi hocam? Ne din ayakta kalsın ne devlet!
Önce bu olmuş. O zaman din ile devlet işleri henüz birbirinden ayrılmamış. Buna dikkat etmek lazım. Osmanlı’da böyle bir ayrım yok. Ama üniversite kurulmuş ve kurulurken böyle bir yapı oluşturulmuş. Bu yapı da bugün aynen devam ediyor. O gün fizikte ne okutulacaksa, fizik fakültesini kuranlar getirmiş ve “bunları okutun” demişler. Biyoloji için de aynı şey söylenmiş, hukuk için de felsefe için de. Hepsi için “şunları okutun” denmiş. Şimdi insanın aklına şu geliyor: “Bizde hiç hukukçu yok mu, bizim hukuk âlimlerimiz niye hukuk fakültesinde okutulmuyor?” Ama Batı’dan gelenler “Siz Ebû Hanîfe’yi de okutun” dememişler.
Felsefe dersinde İmam Gazzâlî görmüyoruz mesela veya kendi hikemiyatçılarımız yer almıyor. Psikolojide de öyle, kendi ilim adamlarımız yok.
Göremeyiz de. 1900’lü yıllardaki anlayış bugün aynen devam ediyor. Dolayısıyla üniversitenin genel sorunu şu: Üniversiteyi biz kurmadık. Binasını biz yaptık, öğretim üyesi bizim, öğrencisi bizim, içilen çay bizim. Ama üniversite anlayışı, üniversite bilgisi, üniversitenin dünya görüşü bizim değil. Peki bizim olmasın, yine de bilim üretelim diyebilir miyiz? Bu olmaz işte. Türkler 7. yüzyılda Müslüman olunca, daha 8. yüzyılda bilim üretmeye başladılar. Niye biliyor musunuz? Türkler Arap taklitçisi olmadılar. Araplar vasıtasıyla İslâm’ı öğrendiler. Arapları severler, sahâbeye canlarını verirler, Peygamberimize her şeylerini feda ederler. Mesela Ahmed Yesevî, 63 yaşından sonra çilehânede yaşamış. Niye? “Peygamberimiz 63 yaşından sonra dünyada yaşamadı, ben de yaşamayacağım” diye hürmetinden dolayı. Türkler bu kadar bağlı Peygamberine. Kur’an’ı, hadisi ve diğer İslâm ilimlerini almışlar, okumuşlar ve daha iyisini üretmişler.
Mesela Buhârî; hadis ilmini sistemli şekilde toplayan bir Türk’tür. Bunun gibi pek çok İslâm bilgini vardır. Ancak Batı ile ilişkimizde böyle bir şahsiyet ortaya koyamamışız. Rahmetli Cemil Meriç’in bir sözü var: “Bizim Avrupa ile ilişkimiz, özellikle Osmanlılar döneminde temsiliyet ve teslimiyet anlayışına dayanır.” Teslim olmazsan ilişki de olmaz. Temsil edecek ve teslim olacak bir anlayış vardır bizde. Bu yüzden bizim üniversitelerimiz bilim üretmeyi bilmez. Ayrıca bugünkü bilimden daha iyisini üretebileceğini de düşünmez.
Düşünürken bile dışarıya bağımlı olarak düşünüyoruz.
Evet, dışarıya bağımlı. Dışarıdan paket hâlinde geliyor. Mesela gelişim psikolojisi okutuluyor. Avrupa’da nasıl okutuluyorsa oradan alınıp anlatılıyor. Ben bunu değiştirmeye çalışıyorum, o ayrı. Ama hukukta, mühendislikte, tıpta nasılsa burada da aynısıdır. Değiştirmeye kalktığında üniversiteden atılırsın zaten. Şimdi biraz değişti. Felsefeden yazıyorsan İbn Sina’dan, Fârâbî’den dipnot verebiliyorsun. Önceden bunu verdiğin anda tez ya da makale baştan silinirdi.
Adeta Batı literatürüne bağlıyız.
Oraya mensubuz. Temelde şu var: Osmanlı bürokrasisi tarafından millet, Batı trenine bir vagona bindirilmiş ve o trende giden bir millet hâline gelmiş. Bir tren düşünün; Batı büyük bir tren yapmış, Almanları, Japonları, Hindistanlıları, Çinlileri doldurmuş. Bir vagona da bizi koymuş. Bütün ihtiyaçlarımızı o belirliyor ve o karşılıyor. Vagonda gidip başka bir yerden ihtiyaç temin etme imkânımız yok. Eğitim açısından bakarsak ne yapacağımız, neyi öğreneceğimiz, neyi öğreteceğimiz oradan geliyor, biz de onu öğretiyoruz. Dersleri vagonda anlatıyor, oradan gelen bilgiyi aynen aktarıyoruz. Dolayısıyla biz şunu hiç düşünmedik: Bilim üretelim, bilim tahsil edelim. “Avrupa’da şu yanlış yapılmış, biz daha doğrusunu yapalım, eksik bırakılanı tamamlayalım, daha iyisini ortaya koyalım” gibi bir düşünceye kapalıyız.
Tamamen yabancı, bize ait olmayan bir kültürle eğitim görüyoruz. Sonra yerli insan çıkmasını bekliyoruz.
Aynen. Şimdi bakın, Osmanlı’nın 1800’lü yıllarını çok iyi öğrenmemiz lazım. Bu yıllara modernleşme yılları deniyor. Özelliği şu: Osmanlı Devleti devam etmiş, yapıları ve kurumları aynen kalmış, kimse onlara dokunmamış. Ama Batı anlayışıyla ve Batı standartlarında yeni, paralel bir yapı kurulmuş. 1920’lerin başında Osmanlı bir arabaysa o durdurulmuş, bununla devam edilmiş. Şu anda da bununla devam ediyoruz. Kurumların tamamı da böyle. Mesela ilkokul, ortaokul, lise; bunları biz kurmadık. Hepsini Batıdan aldık. Üniversiteleri de biz kurmadık. Eğitim sisteminin dört temel umdesi vardır. Birincisi dünya görüşü, bu bizim değildir. Üniversitede de Millî Eğitimde de dünya görüşü bizim değildir. İkincisi eğitim felsefesi. Bizim eğitim felsefemiz yoktur. Üçüncüsü insan felsefesi. İnsan nedir, nasıl eğitilecek, hangi hedefe göre yetiştirilecek… Bu da bizim anlayışımız değildir. Dördüncüsü bilimler. Bilimleri biz üretmedik. Türkiye’nin en temel sorunu da budur. Şöyle düşünün: Bir çeşmeden akan, insanı bir anda öldürmeyen ama içtikçe değiştiren bir su. Yıllar sonra bakıyorsunuz ki bambaşka biri olmuşsunuz. Bizdeki bilimler de böyle, farkında olmadan insanı dönüştürüyor. Öğretmen namazını kılıyor, orucunu tutuyor, dersini anlatıyor ama anlattığı ders o çeşmenin suyu gibi. Öğretmenlerimizin çoğu inançlı insanlar, buna rağmen çocuk okuldan çıktığında bambaşka birine dönüşüyor. Üniversitenin temel sorunu şu: Bir, biz kurmadık. İki, üniversitenin dünya görüşü, eğitim felsefesi, insan felsefesi ve okutulan bilimler bizim değil ve yaklaşık iki asırdır bu alanların hiçbirine yönelik ciddi bir çalışma yapılmamış durumda.
Zaten bilim dediğimiz şey felsefenin bir ürünü aslında. Bizim felsefemiz bize ait değil ki bilimimiz bize ait olsun. “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti de olmaz.” Felsefenin bize ait olmadığı bir zeminde kendimize ait bir bilim üretmeye çalışıyoruz. Necip Fazıl “Felsefe, hakikati bulmanın değil, ancak birbirinin yanlışını bulup çıkarmanın ve ebediyen hakikatten mahrum kalmanın aleti…” diyor ya, biz de burada boşa kürek çekiyoruz. Bu yüzden ortaya çıkan şey de yarım kalıyor.
Bizde temel sorun şu: Üniversitenin birinci fonksiyonu olan bilim üretme bizde yok. “Hocam yazmıyoruz, ne yapıyoruz peki?” Yazıyoruz. Kitap yazıyoruz, makale yazıyoruz, hatta dünyadaki en iyi dergilere gönderiyoruz. Ama ürettiğimiz şey bilgi değil. Oradan alıyoruz, oradan okuyoruz. Biz de bazı şeyler katıyoruz ama aslına, esasına dokunmadan, değiştirmeden farklı şekilde yorumlayıp yazıyoruz. Dolayısıyla ortaya çıkan bizim olmuyor.
Peki, üniversitelerin değerler açısından nötr olması, mevcut ilim anlayışı Batı merkezli olduğu için gençleri Batı değerlerine teslim etmek anlamına gelmiyor mu? Üniversitelerimiz gençlere milletin tarihi, mazisi, kültürü ve manevi değerleriyle barışık bir anlayış kazandırabiliyor mu? Kazandırması için ne yapılması gerekir?
Güzel bir soru. Önce şunu bir düzeltelim, üniversiteler değerler açısından nötr değil. Keşke nötr olsa.
Nötr olsa kendi anlayışımızı dayatabilirdik mi demek istiyorsunuz hocam?
Tabii. O zaman annemizin, babamızın dediği bize yeterdi. Üniversiteler nötr değil. Üniversiteler “biz materyalistiz, biz seküleriz” diye bunu her zaman açıkça söylemezler. Çok az yerde, gerektiğinde söylerler. Nerede söyleneceğini iyi tespit ederler. Ama üniversiteler seküler-materyalist bir anlayışla kurulmuştur ve iki asırdır bu şekilde çalışır. Bugün dindarların kurduğu üniversiteler de var; adını vermeyeyim, A üniversitesi, B üniversitesi, C… Oralarda okutulan bilimler de aynıdır. Mesela psikoloji okutuluyor, dindar bir psikolog bulup ders verdiriyorlar. Tamam, ama yine Freud’u anlatıyor, Freud’un anlayışını anlatıyor.
Sosyoloji de öyle hocam. Bir sosyolojik vakıaya bakarken kendi geleneğimizden, mazimizden, kendi anlayışımızdan bakmıyoruz. Sanki Amerika’da yaşıyormuşuz gibi değerlendiriyoruz.
Çok iyi dediniz, bizim bir sosyolojik durumumuzu değerlendirmek için Avrupa ve Amerika’da yapılmış araştırmalara göre burayı değerlendiriyoruz.
Bu manada üniversiteler nötr değil. Tamamen bir dünya görüşünü taşır. Şunu da söyleyeyim: Dünya görüşü esastır. Eğitim felsefesi dünya görüşünden çıkar ve amacı o dünya görüşünü insana aktarmaktır. İnsan felsefesi de buradan çıkar. Bilimler de dünya görüşünden çıkar. Böyle durumlarda, yani bir eğitim sistemini -üniversite olsun, Millî Eğitim olsun- siz kurmamışsanız, başka bir medeniyetten almışsanız bu sistem size bilgi taşımaz. Mevcut bilgi blokları üzerinden o medeniyetin dünya görüşünü taşır. Mesela biyoloji, sosyoloji, psikoloji gibi alanlar üzerinden o dünya görüşü aktarılır. Amaç sizi fizikçi, biyolog, sosyolog yapmak değildir. Bu alanlar üzerinden kendi dünya görüşünü yerleştirmektir.
Şu anda Türkiye’de olan da budur. 1980’lerden itibaren, Özal döneminde ve Dinçer’in bakanlığı sırasında ders kitaplarında inancımıza ve kültürümüze aykırı unsurları değiştirme çabası başladı. Sonraki dönemlerde de bazı çalışmalar yapıldı. Ama bu şekilde düzeltmek mümkün değil. Bu, çaya atılmış ve karışmış şekeri ayırmaya benzer, ki ayıramıyoruz.
Hocam, az önce 'Batı kendi dünya görüşünü dayatıyor' dediniz. Bunun acı bir örneğini bizzat müfredat hazırlayan ilahiyatçı bir profesörden duydum. Hazırladıkları müfredatın ancak UNESCO'dan onay alırsa kabul gördüğünü; bu yüzden 'namus, iffet, cihat' gibi kavramları mecburen kaldırdıklarını söyledi. Kavramlarımızın elimizden alınması, o bahsettiğiniz köksüzleştirme operasyonunun doğrudan bir parçası değil mi?
Aslında onlar kritik kelimelerdir. Onlar aslında kendi değerlerimizi temsil ederler, etmesinler diye kaldırılmıştır.
Tabii, namus olmazsa ahlâk da olmaz, ahlâk olmazsa din de olmaz.
Evet, kısacası bizim okullarımızda bize ait olmayan bilgiler bizim öğretmenlerimiz tarafından bizim çocuklarımıza öğretiliyor.
Anladım hocam. Batı ilim anlayışı Kartezyen bir temelde; ahlâkı ve metafiziği dışlayıp sadece deneye dayalı bilgiyi putlaştırıyor. İnsanı materyalist bir zemine hapseden bu 'inkârcı' ilim felsefesinin, insanlığa ve diğer medeniyetlere maliyeti ne olmuştur?
Şimdi Batı’daki eğitim anlayışı; ahlâkı, metafiziği, daha açık söyleyeyim inancı, tarihi ve kültürü dışlar. 1800’den önceki milletlerin inancını, tarihini ve kültürünü yok sayar. Hiçbir milletin insanlığa fayda sağlamadığı düşüncesine dayanır. Batı medeniyetini bunun üzerine kurmuştur. Batı’da iki türlü inkâr vardır: Birincisi, insanlığın yaptıklarını inkâr. İkincisi, kâinatın yaratıcısını inkâr. İnsanlığın yaptıklarını inkâr etmekle şu kastedilir: “Bu insanlar bugüne kadar cahil kaldılar, hiçbir şey yapmadılar. Kendileri için de insanlık için de bir katkıları olmadı. Şimdi biz onlara medeniyet ve bilim götüreceğiz.” Bu anlayışla hareket ederler. Dolayısıyla bu düşünceye göre, gidilen yerlerdeki yer altı ve yer üstü zenginliklerini almak hak görülür. Afrika’da, Asya’da, hatta Avrupa’da yapılanlar bunun sonucudur. Kolonizasyonun temelinde bu anlayış vardır.
Bilgiyi de öyle yaptılar hocam. İbn Arabî’den çalıyorlar, kendiymiş gibi dayatıyorlar.
Tabii. Mesela Hârizmî, cebiri kuran insan. Ama “algoritma” derler, Hârizmî demezler. Aslında algoritma dediğimiz şey, Hârizmî’nin adının bozulmuş hâlidir.
Malum, ilim Endülüs’te yayıldı. Üç asır sonra Avrupa buna ulaştı. İnsanlar ilim için Endülüs’e gidiyordu. Ama bir anda mesele tersyüz edildi.
O dönemde Endülüs’e, İslâm medeniyetinin merkezi olan Bağdat’a, Beytü'l-Hikme’ye gidiliyordu. Bağdat’ta dünya çapında büyük kütüphaneler vardı. O coğrafya bütündü; bugünkü gibi parçalanmış değildi. İran, Afganistan, Suriye, Irak, Mısır… Hepsi aynı medeniyetin içinde yer alıyordu. Selçuklu’nun ve İslâm dünyasının topraklarıydı. İnsanlar buralara ve Endülüs’e ilim tahsil etmek için geliyordu. Sonrasında Batı, doğrudan kâinatın yaratıcısını inkâr edince bununla birlikte bütün dinleri de inkâr etti. Ancak Hristiyanlığı bir araç olarak kullandı. Çin’e girerken Hristiyanlıkla girdi, Japonya’ya da aynı şekilde girmeye çalıştı. Japonya buna karşı çıktı ve kovdu. Çin ise kabul etti ve bu süreç hâlâ devam ediyor. Bu inkâr anlayışıyla birlikte ahlâk ve metafizik de dışlandı. “Ahlâkın temelinde din olmak zorunda değildir” denir. Ancak bu yaklaşım, ahlâkı köksüz hâle getirir.
Başta ahlâk olmak üzere her şeyi izafileştirdiler.
Evet. Tamam, belli oranda kabul edelim; insan kendi başına bir ahlâk üretebilir. Ama biz böyle yapmayız. Bizim bir hazinemiz var, o hazineden yararlanarak ahlâk sistemimizi kurarız, ondan uzak durmayız. Yine de diyelim ki bir ahlâk oluşturdular; bu ahlâkın uygulanmasında, o kuralları koyanlar kendi menfaatlerine dokunduğu anda ahlâkı da çiğnediler, her şeyi çiğnediler.
Evet Gazze ile çöp olmadı mı hocam hepsi? İnsan hakları, demokrasi, evrensel değerler dedikleri kavramlar...
Hâlen öyle. Şu anda bakın, Trump diyor ki: “Beni dünyada durduracak hiçbir hukuk sistemi yoktur. Kendi anlayışım durdurursa durdurur.” Gelinen noktada ortada bir sınır kalmamış. Batı medeniyetinin geldiği son nokta bu. Ahlâkı da kendi değerlerini de bir kenara bıraktılar. Şu anda geriye sadece uyguladıkları zulüm kaldı. Bir de Epstein meselesi var. Epstein’le birlikte bütün bu yapı daha da açığa çıktı, yaptıkları ve kendileri ortada kaldı.
Aslında hocam tam böyle bir boşlukta Müslümanların, akademisyenlerin, profesörlerin artık kendi değerlerimize dayalı bir üniversite anlayışı ve literatürlerini geliştirmesi gerekmiyor mu?
Teşekkür ederim. Benim bu manada bir çalışmam var. Belki derginizde medeniyet üzerine bir sayı olursa bunu ayrıca konuşuruz. Şu anda bir proje üzerinde çalışıyorum. Geliştirdiğim projenin adı “Medeniyet Projesi”, özel olarak da “İstanbul Medeniyeti”. Hangi işin ne zaman ve nasıl yapılacağına kadar adım adım belirliyorum. Bu projeyi birçok yerde, çeşitli sivil toplum kuruluşlarında anlattım, birçok bilim insanıyla da istişare ediyorum. Söylediğinize katılıyorum, Batı medeniyeti artık üretmiyor, zulümle, gasp ve sömürüyle ayakta kalmaya çalışıyor. Özellikle Orta Doğu’ya yönelik bir yönelimi var. Tam da bu süreçte yapılması gereken, önce bizim dünya görüşümüzü ortaya koymaktır. Çünkü medeniyet, dünya görüşünün uygulanmış hâlidir. Dünya görüşü projesidir, medeniyet ise onun hayata geçmiş şeklidir. Bunu şöyle düşünün: Bir proje ve onun uygulanmış hâli olan bir bina gibi. Şimdi bizim dünya görüşümüzün ortaya konulması gerekiyor. Bunun için Türkiye’den, Pakistan’dan, Mısır’dan, Amerika’dan, Avrupa’dan Müslüman bilim adamlarını bir araya getirmek lazım. En az 20-25 kişilik bir heyetle “Müslümanların dünya görüşü nedir?” sorusuna cevap aranmalı. Çünkü bugün bu bütünlük bilinmiyor. Müslümanız, “La ilahe illallah” diyoruz, ibadetlerimizi yapıyoruz, bazı yönleriyle İslâm’ı biliyoruz ama İslâm’ın bir bütün olarak dünya görüşü nedir, bu açık şekilde ortaya konulmuş değil.
Hani hukuk, kimya, felsefe ayrı, ilahiyat da bunlardan apayrı yerde dediniz ya, hepsini bir bütün olarak görecek bir fikir sistemine ihtiyaç var.
Evet, bunu bir bütün hâlinde görmek gerekiyor. Bunun belirlenmesi lazım. Sonrasında bazı maddeler var, onları başka bir zaman ele alabiliriz. Ama şunu açıkça söyleyebiliriz: Müslümanlar olarak bir medeniyet projesi geliştirecek bilgi birikimine de sahibiz, kadroya da sahibiz, maddî imkânlara da sahibiz, organizasyon gücüne de sahibiz. Yani gerekli olan her şey var. Yani un var, şeker var, su var, yağ var… Artık bunları bir araya getirip helvayı yapmak lazım. Şu anda bu helvayı yapabilecek durumdayız.
Bunları yapacak bir dünya görüşü eksik diyorsunuz hocam.
Dünya görüşü eksik. Bugün en kritik mesele bu. Hani denir ya, fikirler ortaya çıkacağı anda en güçlü hâline ulaşır. Şimdi tam o noktadayız. Batı çözülme sürecinde. Osmanlı zayıfladığı dönemde Batı uygarlığı yükselmeseydi Osmanlı devam ederdi. Ama o ortaya çıkınca Osmanlı’yı durdurdu. Şimdi biz bir medeniyet olarak yeniden ortaya çıkmaya başladığımızda tablo değişir. Yeni bir psikoloji, yeni bir sosyoloji üretmek gerekir. Bunu gökten indirmeyeceğiz. Kendi tarihimizde bugünkü sosyolojinin ele aldığı birçok mesele zaten işlenmiş. Oradan alacağız. Mevcut sosyolojinin sistematiğini gözden geçirip içindeki doğru bilgileri de alacağız ve Müslüman bir bakışla yeni bir sosyoloji ortaya koyacağız. Şu anda maddî yapısı başkasına ait diyoruz ama bu bilimlerin tamamı bizim olacak. Sosyoloji mesela bizim kültürümüzde var, konuları çok iyi işlenmiş. Bugünkü doğru bilgileri de alacağız, onları yerli yerine koyacağız ve Müslüman bir bakışla yeniden üretmeye başlayacağız. Böylece yeni bir sosyoloji ortaya çıkacak. Şöyle düşünün: Bundan 25 sene önce İHA’yı dışarıdan alıyorduk. Ama bugün bir ekip çıktı, çalıştı. Kendi kültürünü, inancını, ahlâkını kattı, mevcut doğru bilgileri de aldı. Ama bugün herhangi bir İHA’yı alıp birebir taklit etmiyorlar. Bilgi alıyorlar ama kendileri üretiyorlar. Eğer bir sistematiği aynen alırsanız ona bağlı kalırsınız. Ama sistematiği parçalar, analiz eder, içinden doğru bilgileri alırsanız o bilgileri siz kullanırsınız. Batı da 15-16. yüzyılda bizden bilgiyi böyle aldı.
Terkip edebilmemiz gerekiyor hocam her meseleyi.
Evet, bugün bunun olması lazım. Bu gerçekleştiğinde ilk rakibimiz yine Batı olacak ve biz onu aşmak için mücadele edeceğiz. Ancak mevcut bilgi birikimimiz ve sahip olduğumuz imkânlarla, bilim üretmede de teknoloji geliştirmede de Batı’yı geçebileceğimize inanıyorum.
Ayrıca biz bunlarla dünya görüşümüzü belirlediğimizde buna “Anadolu irfanı” diyeceğiz. Bizim eğitim felsefemizin adı da "irfan felsefesi" olacak. Anadolu bir göl gibidir. Selçuklu buraya akmış, Endülüs buraya akmış, Abbasî buraya akmış, Emevî buraya akmış, ilim buraya akmış. Bunun yanında Türk geleneği de buraya akmış. Burası bir birikim alanı. Anadolu irfanı dediğimiz şey de bu birikimin adıdır. Her türlü güzellik burada toplanmıştır. Ana burada, oğul burada. Gönül burada, Yunus burada, Mevlânâ burada. Anadolu irfanı; Kur’an’ın, sünnetin ve İslâm ilimlerinin özünün bu topraklarda yoğrulmuş hâlidir.
Konumuza tekrar dönecek olursak, modernizmin bencillik ve yönsüzlük sarmalında, üniversite gençliği savunmasız kalmış ve ciddi bir kimliksizleşme yaşıyor. Manevi boşluğu ilaçlarla doldurmaya çalışıyor. Hatta bir programda gördüm, yüzlerce gencin olduğu bir ortamda “Kim antidepresan kullanıyor?” sorusuna neredeyse herkes el kaldırdı. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Gençliğin bu idealsizlik, başıboşluk ve yön kaybı meselesi hakkında neler söylersiniz?
Şimdi bugünkü eğitim sisteminin, Batı’dan aldığımız anlayışın hedefinde bu zaten vardı. Batı, kendi dışındaki inancı, tarihi ve kültürü inkâr etti. Çünkü sömürürken ve toplumları dönüştürürken, inancın, tarihin ve kültürün karşısına engel olarak çıktığını gördü. İnançlı insan Batı anlayışına direniyordu. Bunu kırmak için de bütün değerleri, inancı, tarihi ve kültürü aşağıladı. İnsanı köklerinden koparmak istedi, böyle daha kolay yönetileceğini düşündü. Bu yüzden Batı eğitim sisteminin olduğu yerde bir gencin ideal sahibi olması, bir dünya görüşü geliştirmesi, kendisi, ailesi, ülkesi ve ümmet için bir vizyon ortaya koyması mümkün olmaz. Bu anlayış buna aykırıdır. Bizde de mevcut eğitim felsefesi çıkarcı bir temele dayanıyor. Bunun Amerikancası “individualism” ya da daha doğrusu “self-interest”. Bu olunca sadece kendi çıkarı kalıyor. Kendi çıkarı da eğlence, cinsellik ve maddî şeyler oluyor. Böyle bir anlayışla gençlerin ideal sahibi olması mümkün değil. Bütün bilimler, bütün bilgiler insanı bu hedefe götürecek şekilde ince ince kurgulanmış. Bu sistemde yetişen bir gencin dünya görüşü, felsefesi, kimliği, vizyonu olması, ülkesine dair bir hedef koyması mümkün değil.
Böyle olunca da hiçbir şeye insanî hasletlerle bakamaz ki hocam, tamamen iştahları doğrultusunda hareket eder.
Bakamaz. Şu olur; üniversite dışında beslendiği bir çevre varsa, oradan bir şey alır. O yoksa mümkün değil. Dolayısıyla bugünkü gençlerin yalnız bırakıldığını da düşünmüyorum, sadece yönlendiriliyorlar. İdealsizliğe, kimliksizliğe doğru yönlendiriliyorlar. Bu yönlendirmeyi de bugünkü eğitim sistemi yapıyor.
Mesela bizim ortaokul ve lisede gençliğe büyük bir kötülük yapıyoruz. Psikolojik olarak baktığımızda, genç ortaokulda ergenliğe girer, lisede ise kimliğini oluşturması, kişiliğini geliştirmesi ve geleceğe dair bir vizyon kurması gerekir. Ama biz ortaokulda öğrenciye “Sakın başka bir şeyle uğraşma, iyi bir liseye girmek için sınava hazırlan” diyoruz. Lisede de aynı şekilde “Başka hiçbir şeyle ilgilenme, üniversiteyi kazan” diyoruz. Çocuk sınava hazırlanıyor, kazanıyor ya da kazanmıyor ama bu süreçte çok şey kaybediyor. Üniversiteye geldiğinde ise ciddi bir eksiklikle geliyor. Ben derste de söylüyorum, yanlış anlaşılmasın, bu bir suçlama değil, bir tespittir. Buraya gelen öğrencide kişilik gelişimi tamamlanmış değil.
Bir şahsiyet oluşmamış hocam.
Bir şey seçemiyor, iradesi yok, dünya görüşü yok, kimliği yok. Böyle olunca rüzgâr nereden eserse o tarafa savruluyor. Dolayısıyla daha ortaokul ve lisede gençleri kimliksiz bırakıyoruz.
Siz bir makalenizde “Eğitim kalitesinin yükseltilmesi ve öğrencinin gerçek hayatta kullanabileceği becerileri kazanmasıdır” diyorsunuz. Ama bizim okullarda beceri kazandırmaya yönelik bir sistem de yok.
Yok, maalesef yok. Dolayısıyla üniversiteye geldiğinde bomboş geliyor. Böyle olunca da burada hoşuna giden şeylere yöneliyor; cinsellik, arkadaş ortamı, sohbet, kafe, oyun… Çocuğun bütün dünyası bunlardan ibaret hâle geliyor. Ve bu ülke çocukları buraya bırakıyor. Çocuklar nötr ama eğitim nötr değil. Üstelik eğitimi sadece sınıfla da sınırlamamak lazım, bu bir yaşam biçimi. Üniversite bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi içinde çocuklar korumasız şekilde yönlendiriliyor.
Tam bu noktada şunu sormak istiyorum hocam. Mesela Erzurum’un kendine ait bir kültürü, geleneği var. Ama oraya üniversite kurulduğunda bu kültür bozulmaya başlıyor. Eskişehir’de olduğu gibi, bazı şehirlerin İstanbul’dan bile daha farklı bir hâle geldiği görülüyor. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz? Bu bozulmanın sebepleri nelerdir ve nasıl önlenebilir?
Doğru. Fakat şöyle düşünemeyiz: “Üniversiteleri yıkalım, kurmayalım.” Bu doğru değil. Yapılması gereken şu: Önce kendi dünya görüşümüzü belirlemek. Ardından eğitim felsefemizi ve insan felsefemizi ortaya koymak. Bilim üretmenin kriterleri vardır, Batı’nın kriterleri var, bizim de olmalı. Bunları belirleyerek yeni bir üniversite anlayışı geliştirmemiz gerekir. Buna da bugün başlamak zorundayız. En az 15-20 yıl içinde ancak bir model ortaya çıkar. Üniversite aslında bulunduğu şehre ilim, irfan, ahlâk ve takva taşır. Bunu Hacı Bayram Veli’de görürüz, Eyüp Sultan’da görürüz. Anadolu’nun köşe taşlarında bu irfanın derinliğini görmek mümkündür. Mesela Buhara’da; Türkler Hz. Ömer döneminde Müslüman olmaya başladıktan sonra, 700-800’lü yıllarda Buhara’da binlerce öğretim üyesi ve pek çok ilim merkezi vardı. Şehir bir anda bilim, ahlâk ve tasavvuf merkezi hâline gelmişti. Üniversite şehri bozmaz, şehre hayat verir.
Toplum da bu şekilde düzelir. Demek ki her şeyde problemi doğuran sebep, eğitimdeki bozukluk.
Eğer eğitim sistemini dışarıdan alırsanız ve aldığınız yer size aykırıysa, o sistem size ikisini birden getirmez. Sadece kendi dünya görüşünü taşır. Ahlâkını, inancını ya da inançsızlığını buraya aktarır. Bilimleri okutmaz mı? Okutur. Ama az önce söylediğim gibi, mesela sosyoloji okuturken sizi dünya çapında bir sosyolog yetiştirmek gibi bir derdi yoktur. Sosyoloji üzerinden size kendi dünya görüşünü aktarır. Biyoloji üzerinden de kendi dünya görüşünü aktarır. Mesela biyolojide, insanı indirgenmiş bir varlık olarak ele alır. İnsanı yüceltmez, diğer canlılar gibi sadece yiyen, içen, üreyen ve ölüp giden bir varlık olarak tanımlar. Yani biyoloji Batı anlayışına göre insan bu olduğu için biyoloji üzerinden bize insanı böyle tanımlar.
Psikolojide olduğu gibi...
Psikolojide de aynı, sosyolojide de aynı, diğerlerinde de aynı. Dolayısıyla üniversite bir şehri bozuyorsa, orada şehrin de suçu yok, üniversiteyi değiştirmek lazım.
Mesela çocuklara verilen üç ödevden ikisinde hala Kemalizm var ama bir kere bile İslâm, Allah, peygamber yok. Sonra 14-15 yaşına geldiğinde bambaşka tipler ortaya çıkıyor. Suça meyilli gençler çoğalıyor.
Bizim eğitim sisteminin hedefi Kemalist insan yetiştirmek değildir. O bir paravandır. Asıl hedef, Batı anlayışına göre insan yetiştirmektir. Zaten Kemalizm de bugün geri planda kalmıştır. Bugünkü Batı anlayışıyla bizim din anlayışımız arasında temel bir fark var. Bunu derste de anlatıyorum: “Religion” anlayışı ile “ed-Dîn” anlayışı. Batı dinle uzun süre mücadele etti. Kiliseyi ve Hristiyanlığı geriletti, zamanla bütün dinlere karşı mesafe aldı. Hedef, din olgusunu tamamen ortadan kaldırmaktı. Ancak yapılan çalışmalar bunun mümkün olmadığını gösterdi. En modern toplumda da en ilkel toplumda da dinin var olduğu görüldü. Din, insan hayatının içinde yer alır ve hayatı düzenler. Batı bunu ortadan kaldıramayınca farklı bir yol izledi. Din kavramının içini boşalttı. Nasıl ki bir telefonu telefon yapan içindeki çipse, o çip çıkarıldığında geriye sadece boş bir kutu kalır. Dinin de içini boşalttı. “Din istiyorsan al” dedi ama içi boşaltılmış bir din sundu.
Sonra diyorlar ki “Size izin veriyoruz namazını kılıyorsunuz, daha ne istiyorsunuz?”
Orada hedef şu: Din var ama sadece gönlünde kalsın. Hayatın diğer alanlarına taşınmasın. Devlete, üniversiteye, hukuka, bilime girmesin. Bu din anlayışında Tanrı yok, günah yok, sevap yok, ahiret yok. Yani çipi çıkarılmış bir kutu gibi. Bugün “dine karşı değiliz” derken kastettikleri de aslında bu.
Teşekkür ederim hocam, Allah razı olsun.
Sizlerden de.
Aylık Baran Dergisi 50. Sayı Nisan 2026