Anayasa'nın başlangıç bölümünde yer alan "muasır medeniyet seviyesi" hedefi, bir yandan Türkiye'nin "biz geriyiz" ölçüsünü anayasal olarak kabul ederken aynı zamanda gelişim istikametini Batı'ya bağlıyor. Bir devlet kendi medeniyet iddiasını başka bir medeniyetin seviyesine göre tanımlayarak sahici ve kalıcı bir özgüven inşa edebilir mi?

Böyle bir özgüven inşa etmesinin imkânı yoktur. Böyle bir anlayış ya da beklentiyle tam bağımsız bir medeniyet veya devlet olma imkânı da yoktur. Bir medeniyet başka bir medeniyeti referans göstererek kendisini tanımlamaya çalışıyorsa, ortada ciddi bir bağımsızlık problemi vardır. Bu durum; ahlâkî, siyasî ve askerî her yönden bağımlı, kendi olma iddiası taşımayan bir medeniyet tasavvuruna işaret eder. Buna da “muasır medeniyet seviyesi” adı verilmiştir. Bu anlayışı sürdürmenin imkânı yoktur. Bu hakikat sadece bugüne ait değildir; dün de, bin yıl önce de, iki bin yıl önce de, beş bin yıl önce de böyle bir mantığın kalıcı biçimde sürdürülebilmesi mümkün olmamıştır. Gelecekte, on bin yıl sonra dahi bunun mümkün olması beklenemez. Çünkü hareket noktanız kendiniz değilse, referansınız başkasıysa, inşa ettiğiniz yapı zaten baştan itibaren bağımlı ve sorunlu olacaktır.

En başta yerli değil.

Gayet tabii ki yerli değildir. Bu şu demektir: Siyasî açıdan bakıldığında, kendini referans aldığın kültür tarafından sömürülmeye hazır hâle gelmek demektir. Böyle bir psikolojik zemin üzerinde durmak demektir. Bu, bir tür kölelik psikolojisidir. Kendi ölçüsünü üretmeyen, kendi değerini esas almayan bir zihniyet; ölçüyü dışarıdan aldığı için iradesini de dışarıya teslim etmiş olur.

Bugün Batı toplumlarında aile yapısının çözülmesi, işte temsil krizleri, kimlik çatışmaları, ekonomik eşitsizlikler derinleşirken; Epstein örneği ortadayken mesela bu yanlış modelin hala Türkiye için nihai hedef olarak korunması ne kadar isabetli? Yani artık bunun bir miadı da doldu diyebilir miyiz?

Evet, “muasır medeniyetler seviyesi” iddiası 1920’lerin ve 1930’ların Cumhuriyet Halk Partisi siyasi anlayışının bir tercihiydi. O dönemde de yanlıştı. Bu yanlışlık, sadece bugün yüz yıllık tecrübenin sonunda anlaşılmış değildir; o gün de yanlıştı. İnsanlık tarihi boyunca başkasını referans almak, kendi ölçüsünü terk etmek her zaman yanlış olmuştur. Batı medeniyetinin bugün geldiği nokta da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Aslında Batı medeniyeti tarih boyunca sömürgeci bir maddî güç üzerine inşa edilmiştir. Entelektüel düzlemde insani bir söylemden söz edilebilir; o da tartışmalıdır. Ancak tabanda hiçbir zaman gerçekten medenî bir anlayış hâkim olmamıştır. Üzeri kazındıkça altında sömürü, kan ve kir çıkan bir yapıdan söz ediyoruz. Dolayısıyla böyle bir medeniyeti referans almanın ne kadar problemli olduğu açıktır. Halk arasında ifade edildiği gibi: “Kılavuzu karga olanın burnu çöpten çıkmaz.”

Sonuçlarını da görüyoruz. Yaklaşık yüz yıldır ortaya çıkan tablo, çocuk suçluluğundan toplumsal çözülmeye kadar uzanan geniş bir alanda, hem manevi hem maddi anlamda bir başıboşluğun tezahürü. Bakıldığında da toplumsal düzenin değer zemininden kopması, ölçüsüzlük ve yönsüzlük üretmiş; bu da nesiller üzerinde hem ahlâkî hem sosyal düzeyde ciddi kırılmalara yol açtı.

Kesinlikle. Şöyle bir durum var: Böyle bir medeniyet tasavvurunu ve böyle bir ideali kendinize örnek alırsanız, kendinize ait bir üretim ortaya koymazsanız, kendi değerlerinizi devrim, inkılap ya da benzeri adlar altında tasfiye etmişseniz; kendi medeniyetinizin içini boşaltmışsanız, artık başka bir medeniyetin size tam anlamıyla fayda sağlama imkânı da kalmaz. Çünkü medeniyet dediğimiz şey, sadece teknik ilerleme, kurumsal yapı ya da hukuk metinleri değildir. Bir anlam dünyasıdır, bir ahlâk sistemidir, bir insan tasavvurudur. Siz kendi insan tasavvurunuzu terk edip başka bir medeniyetin insan anlayışını ithal etmeye kalktığınızda, ortaya bütünlüklü bir yapı çıkmaz. Parçalı, eklektik ve kimliksiz bir yapı ortaya çıkar. O medeniyet kendi içinde doğru kabul edilse bile size fayda getirmez. Zira medeniyet, kendi tarihsel ve kültürel zemini üzerinde anlam kazanır. Siz o zemini tahrip etmişseniz, dışarıdan aldığınız model havada kalır. Çünkü siz, kendiniz olmaktan çıkmışsınızdır. Kendi kimliğini, referansını ve özgün varlık iddiasını kaybetmiş bir toplumun, dışarıdan devşirdiği hiçbir model onun varoluş krizini çözemeyecektir.

Bir de şu var: Anayasada bunca değişiklik yapılmasına rağmen, ruhunun millete dışarıdan dayatılmış bir çerçeve olarak kalması meselesi çözülmüş değildir. Metin değişse de kurucu zihniyet değişmediği sürece esaslı bir dönüşüm gerçekleşmez. Bu da hukuk ile milletin değer dünyası arasındaki mesafeyi sürekli açık tutar.

Hiç tereddüt yok. Eğer yeni bir anayasa talebi dile getiriliyor ve daha baştan “şu maddeler değişmeyecek” denilerek sınırlar çiziliyorsa, burada gerçek anlamda bir kurucu iradeden söz etmek güçleşir. Anayasa değişikliği meselesine bütüncül ve önyargısız yaklaşmak gerekir; aksi hâlde yapılan iş, mevcut metin üzerinde sınırlı düzenlemelerle yetinmek anlamına gelir. Türkiye’de anayasal süreçlere bakıldığında 1961 Anayasası 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin, 1982 Anayasası ise 12 Eylül 1980 darbesinin ardından hazırlanmıştır. Her iki metin de olağan siyasal süreçler yerine askeri vesayet ortamında şekillenmiştir. Mevcut anayasa yıllar içinde çok sayıda değişikliğe uğramış, adeta yamalarla genişletilmiştir; ancak onu darbe anayasası yapan kurucu çekirdek korunmuştur. İlk maddeler ve değiştirilemez hükümler yerinde durduğu sürece, anayasanın başka bölümlerinde yapılan değişiklikler kuruluş felsefesini dönüştürmeye yetmez. Nitekim anayasanın belirli bir ideolojiyi esas alması ve bunu “Atatürk Milliyetçiliği” gibi bir kavramsallaştırma üzerinden tanımlaması, devleti belli bir ideolojik çerçeveye bağlamaktadır. Vatandaşa belirli bir ideolojik referansın anayasal düzeyde işaret edilmesi, anayasanın toplumsal sözleşme vasfını zayıflatır. Bu sebeple mesele yalnızca maddeleri revize etmek meselesi değildir; kurucu zihniyeti yeniden ele alma meselesidir.

Peki hocam, bir avukat gözüyle bakıldığında hukuktaki bu boşluğu siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Sahada, mahkeme salonlarında, dosyaların içinde birebir tecrübe eden biri olarak mevcut adalet pratiğini nasıl görüyorsunuz? İnsani açıdan, hatta bir Müslüman olarak bakıldığında, Müslümanların ya da Türkiye’de yaşayan geniş toplum kesimlerinin hukuk düzeni karşısında kendisini adeta “parya” gibi hissettiği bir tablo mu var? Sadece belirli bir kesim adına sormuyorum; genel olarak toplumun adalet algısında ciddi bir kırılma olduğu söylenebilir mi? Örneğin bir olay yaşandığında insanların resmi yargı mercileri yerine farklı aktörlerden medet umması, sosyal medya üzerinden isim etiketleyerek adalet arayışına girmesi sizce neyi gösteriyor? “Kısasta hayat vardır” ilkesinin toplumsal karşılığının zayıflaması, insanların adalet beklentisini başka kanallara yönlendirmesi hukuktaki bir eksikliğe işaret eder mi? Siz bu tabloyu nasıl okuyorsunuz?

Şöyle bir durum var: Ülkede uygulanan mevcut hukuk sisteminin yetersizliği ve var olan sistemin sağlıklı biçimde işletilememesi, insanları ciddi bir açmaza sürüklüyor. Kaldı ki yürürlükteki hukuk düzeni, kendi mantığı içinde işletilse bile gerçek adaleti tesis etme noktasında ciddi mesafeler barındırıyor. Hem anlayış bakımından hem de yapısal çerçevesi itibarıyla adalet idealinden uzak bir görünüm arz ediyor. Cezaevlerinin doluluk oranı, toplumun yaşanan olaylar karşısında adalet duygusu bakımından tatmin olmaması bu tabloyu açık biçimde ortaya koyuyor. Bir tarafta büyük bir boşluk oluşurken, diğer tarafta bazı alanlarda aşırı sert uygulamalar dikkat çekiyor. Örneğin düşünce ve ifade özgürlüğü alanında son derece radikal bir refleks gösteriliyor; 5816 sayılı kanun kapsamında her yıl binlerce soruşturma yürütülmesi, sistemin bu alanda oldukça aktif olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşılık toplumun doğrudan güvenlik ve adalet beklentisinin yoğunlaştığı alanlarda aynı hassasiyet ve etkinlik görülmüyor. Bu dengesizlik, mevcut hukuk sisteminde ciddi bir yapısal sorun bulunduğunu ve toplumun adalet beklentisini karşılamadığını gösteriyor. Haliyle hukuk düzenine duyulan güvenin zedelenmesine ve insanların alternatif arayışlara yönelmesine zemin hazırlıyor.

Bir de şu husus var: Hukuk sisteminin pratikte belirli bir ideolojik zemine daha yakın işlediği yönünde toplumda güçlü bir kanaat oluşmuş durumda. Özellikle laik hassasiyetler söz konusu olduğunda sistemin daha hızlı ve daha korumacı refleks gösterdiği, buna karşılık dini değerlere yönelik saldırılarda aynı etkinliğin görülmediği eleştirisi dile getiriliyor. Mesela dine, Allah’a ve Peygambere yönelik açık hakaretlerin artması dikkat çekiyor. Bu söylemlerin bu kadar rahat ve aleni biçimde çoğalması, toplumda “Bunun hukuki bir karşılığı yok mu?” sorusunu doğuruyor. Eğer caydırıcı ve adil bir mekanizma işletilseydi, bu ölçüde bir pervasızlık ortaya çıkar mıydı sorusu kamuoyunda giderek daha yüksek sesle soruluyor. Siz bir hukukçu olarak bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Hukukun, toplumun kutsal saydığı değerlere yönelik saldırılar karşısındaki tutumunu nasıl?

Evet, aynen öyle. Şimdi bu durumun kaynağına baktığımızda, laikliğin benim her zaman ifade ettiğim üzere Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi tercihi olduğunu görüyoruz. Bu, o partinin ideolojisine inananların benimsediği bir siyasal tercihtir. Ülkede bu yönde tercih kullananların sayısı, bu tercihi benimsemeyenlerden daha sınırlıdır. Yani belli bir seçmen tabanına dayanan siyasi bir tercihten söz ediyoruz. Ne yazık ki bu tercih, azınlığın bir yönelimi olmasına rağmen çoğunluk üzerinde baskı unsuru olarak kullanılmaya devam ediyor. İlginç olan husus şu: Laiklik vurgusunu en güçlü biçimde yapan bir diğer kesim askeri darbecilerdir. 27 Mayıs bildirilerinde, 12 Mart muhtırasında, 12 Eylül darbe metinlerinde laikliğe yapılan atıflar ve övgüler açık biçimde görülür. Darbe dönemlerinin resmî söylemine bakıldığında laiklik merkezî bir referans olarak sunulmuştur. Dolayısıyla ortada toplumun tamamına yansımayan, ortak değer olmayan bir ideolojinin, bir siyasî tercihin bir şekilde toplumun büyük çoğunluğuna dikte edilmeye çalışıldığını görüyorsunuz ve ne yazık ki hukuk sistemi de bunu engelleyemiyor.

Üstad Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu Başyücelik Devleti modeli; güçlü liderlik, Yüceler Kurultayı ile uzun vadeli siyaset, bağlayıcı adalet ve üretim merkezli ekonomi, fıtrata uygun bir hürriyet telakkisi, cemiyet menfaatini fert menfaatinin üstünde tutma, İslâm’ı merkeze alan ümmetçilik esaslarına dayanıyor. Türkiye’nin yaşadığı anayasal, kurumsal, millî ve ahlâkî krizler dikkate alındığında, bu model artık bir tercih değil, tarihî bir zaruret olarak tartışılmayı gerektirmiyor mu?

Bu model her zaman tartışılmalı, konuşulmalı ve üzerinde düşünülmelidir. Mevcut sistemde yaşanan tıkanmalar, anayasal ve kurumsal krizler dikkate alındığında, Üstad Necip Fazıl’ın ortaya koyduğu Başyücelik Devleti tasavvurunun uygulanabilirliği ciddi biçimde değerlendirilmelidir. Bu mesele köklü bir sistem arayışı çerçevesinde ele alınmalıdır.

Başyücelik modeli, güçlü ve sorumluluk sahibi bir liderlik, uzun vadeli siyasî istikrar, bağlayıcı adalet ve cemiyet merkezli bir hürriyet anlayışı sunma düşüncesindedir. Bugün yaşanan boşluk, adalet duygusundaki zedelenme ve kimlik krizleri düşünüldüğünde, bu modelin yalnızca teorik bir öneri olarak kalmaması; entelektüel çevrelerde ve halk tabanında ciddi biçimde müzakere edilmesi gerekir. Benim kanaatim şudur: Başyücelik Devleti tasavvuru bir alternatif olarak her zaman gündemde tutulmalı, şartlar olgunlaştığında uygulanabilir bir sistem çerçevesi olarak hazır bulundurulmalıdır. Çünkü mevcut yapının ürettiği sorunlar, köklü ve kurucu bir perspektifi zorunlu kılmaktadır.

Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Son olarak şunu ifade etmek isterim: Bu laiklik tartışmaları ve anayasa meselesi çerçevesinde dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan “Laiklik Bildirisi” ülke çapında ciddi bir infial oluşturdu. Ancak burada önemli olan husus, bu bildiriye karşı toplumun farklı kesimlerinden gelen ortak ve güçlü tepkidir. Aydın çevrelerden, sendikalardan, çeşitli sivil toplum kuruluşlarından ve farklı fraksiyonlardan aynı hedefe yönelen açıklamalar geldi. Bu tablo açıkçası sevindiricidir. Örneğin Memur-Sen’in yaptığı açıklama dikkat çekiciydi; bu ölçüde sert ve net bir karşı duruş beklemeyenler oldu. Bu refleks, toplumda belirli dayatmalara karşı bir bilinç oluştuğunu göstermesi bakımından önemlidir. Ancak bu ortak tavrın yalnızca belirli başlıklarla sınırlı kalmaması gerekir. Dün de ifade ettiğim üzere, ülkedeki en büyük düşünce ve ifade özgürlüğü tartışmalarından biri olan 5816 meselesinde aynı yekvücut duruşun ortaya konmaması düşündürücüdür. Laiklik bildirgesini yayımlayan anlayış ile 5816’yı savunan anlayış aynı ideolojik zeminden beslenmektedir. Dolayısıyla sadece bir başlıkta ortak tepki verip diğer temel meselelerde sessiz kalmak tutarlı bir mücadele perspektifi oluşturmaz. Burada eleştiri yöneltmekten ziyade, ortaya çıkan bu birlik ruhunun daha kapsamlı ve ilkesel bir zemine taşınması gerektiğini vurguluyorum. Eğer mesele gerçekten özgürlük, adalet ve millet iradesi ise, bu tavrın bütün alanlara yansıması gerekir.

Sizler gibi bir iki kişi koşturuyor bu önemli konuda da!

Olmaz elbette, birkaç kişinin çabasıyla bu iş yürümez. Elbette bir farkındalık oluşturmaya çalışıyoruz; anlatıyoruz, yazıyoruz, mücadele ediyoruz. Ancak bu çaba tek başına yeterli olmuyor. Burada mesele maddi destek meselesi de değildir. Bu, gönül ve birliktelik işidir. Benim vurgulamak istediğim nokta şu: Laiklik bildirgesine karşı toplumun farklı kesimlerinden yekvücut bir refleks gösterilebiliyorsa, aynı ortak tavır 5816 meselesinde de ortaya konulmalıdır. Bir başlıkta güçlü bir duruş sergilenip diğer temel bir özgürlük probleminde sessiz kalınması ciddi bir eksikliktir. Bu durum bir zafiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla mesele birkaç kişinin koşturmasıyla çözülecek bir mesele değildir. Geniş bir toplumsal bilinç ve ilkesel bir birliktelik sağlanmadıkça kalıcı bir netice almak güçleşir.

Teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Aylık Baran Dergisi 49. Sayı Mart 2026