Gerek psikoloji olsun gerek sosyoloji olsun, bunlar insanın ve toplumların davranış ve reflekslerine göre sistematize edilir. Dolayısıyla böyle bir sistematize yok. Yurt dışından alınmış birtakım hazır teorilerin, hazır ölçeklerin sonucunda bir çalışma yapılıyor ama yapan da bilmiyor, yapılan da bilmiyor bu işi.
Prof. Dr. Sami Şener Kimdir?
Prof. Dr. Sami Şener, 1949’da Erzincan’da doğmuş Türk sosyologdur. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunudur. Doktorasını “Netâicü’l-Vukuat Işığında Osmanlı Hükümet Yapısında Değişme” teziyle tamamlamış, bu çalışma daha sonra Osmanlı’da Siyasi Çözülme adıyla yayımlanmıştır. 1993’te Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü kurarak yerli ve değer merkezli bir sosyoloji geleneğinin kurumsallaşmasına öncülük etmiştir. Şener, sosyolojinin teorik bir alanla sınırlı kalmaması gerektiğini savunmuş, saha çalışmaları ve uygulamalı yaklaşımlara önem vermiştir. Türk toplumunun tarihî, kültürel ve medeniyet birikimini merkeze alan yerli sosyoloji anlayışıyla tanınır. Sosyologlar Derneği (SOSYODER)’ni kurarak sosyoloji mesleğinin kamusal alanda tanınması için çalışmalar yürütmüştür. Başlıca eserleri arasında Osmanlı’da Siyasi Çözülme, Sosyoloji: Sosyal Bilimlere Alternatif Yaklaşım, Türkiye’de Gençlik, Sömürgeciliğin Bir Diğer İsmi: Amerika, Başarı Yolunda 70 Kural ve Yarınlara Hazırlanmak yer alır.
Bugünün gençliğine baktığınızda anlam, inanç ve gaye noktasında neler gözlemliyorsunuz?
Evet. Şimdi öncelikle genç insanın hayata dair çok köklü bilgi ve tecrübeleri olmuyor. Özellikle bu durum, eğitim ve sosyal çevrenin yetişmiş olmamasından ve önemli konulara yönelmemiş olmasından kaynaklanan bir seviye düşüklüğünün bunda rolü olduğunu gösteriyor. Çünkü insana ne yüklerseniz onun sonuçlarını alabilirsiniz. Fakat bugün böyle bir eğitim yok. Tabii böyle bir ufuk yok aslında.
Logoterapinin kurucusu Viktor Frankl’ın, İkinci Dünya Savaşı sırasında kaldığı Nazi kamplarında maruz kalınan tüm zulme rağmen hayata tutunabilen insanların ortak bir özelliğini gözlemlediğini biliyoruz. Kabaca ifade edecek olursak, Frankl, bu kişilerin hayatlarında mutlaka bir anlam, bir gaye ve bir inanç bulunduğunu fark etmiş ve buradan hareketle logoterapiyi geliştirmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında, amaç ve hedeflerin gençlik dönemiyle ilişkisi bugün ne durumdadır?
Bir insanın “amacın ne, hedefin ne” gibi sorulara gerçekten cevap verecek bir kültürel ortam yok. Dolayısıyla gençler burada bana göre en masum insanlar. Asıl onları yönlendirme durumunda olan anne babalar ve öğretmenlerin ciddi bir çelişki ve yetersizlik içerisinde olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü ne olursa olsun, hangi olumsuz şartlar içinde olursa olsun, bir insana verilen doğru bir bilgi o insanı harekete geçirir, o insanın kendini yeniden değerlendirmesine sebep olabilir ve o kişiyi belli bir fikir ve düşünce sistemine sokabilir. Ama bunlar uzun zamandan beri verilmiyor. Türkiye’de mesela şöyle bir söz vardır: Türkiye’de Marksist hareketin ortaya çıkması, Müslüman gençlik hareketinin de çıkmasına vesile oldu diye. Bu konu aslında yabana atılacak bir fikir değil. Peki neden böyle oldu? Çünkü mevcut sistem, Batılı sistem, Batılı şablonlarla ve Batılı ezberlerle ortaya konulan bir sistemdi. Sisteme ilk tepki, bütün dünyada olduğu gibi, kapitalizme karşı Marksizm şeklinde çıktı. Bizde de Batılılaşmış bir topluma, yine kendi içinden ama başka bir dünyanın tepkisi çıkınca sistem üzerinde birtakım şüpheler ortaya çıktı. Bu şüpheler Müslümanların da kendilerine dönmesine sebep oldu. Çünkü ortada gerçekten mücadele edebilecek rehber ilim adamları ve fikir adamları yoktu.
Daha önce söylemiştim. Cemil Meriç, benim de bulunduğum küçük bir ortamda, “Hepimiz namussuzuz” dedi. Bu namus aslında fikir namusuydu. Orada Necip Fazıl için, “hepimizden daha erkek, daha gür bir sesle mevcut sisteme karşı bir başkaldırıda bulundu” dedi. Dolayısıyla çok az insan vardı. Biz neden Necip Fazıl’ın gençlik tarafından benimsendiğini sorarsak, bu mücadeleci ve fikir temelini ateşlediği için olduğunu görürüz. O bakımdan gençlere, gençlik meselesine yıllardan beri bakıyorum. Ben şu anda yetmiş yaşlarının üzerindeyim. Bizim gençlik dönemimizde de önümüzde çok fazla insan yoktu; gidip dizinin dibine oturacağımız, eserlerini okuyacağımız çok az insan vardı. Bir bakıyorsun Necip Fazıl, bir bakıyorsun Kadir Mısıroğlu, bir bakıyorsun Sezai Karakoç… Sayılacak insanlar vardı ve dolayısıyla beslenemedi.
Bilgi tamamen Batı’dan gelen, kendi kıymetlerimizi ortaya koyamayan, yarım yamalak bir bilgiydi. Siz bu yarım yamalak bilgiyle, yarım yamalak eğitimle yarım yamalak insan çıkarırsınız. Dolayısıyla bugün gençlik uyuşturulmuştur, zihinleri uyuşturulmuştur. Gençliğin önünde bu fikrî ve ahlâkî mücadeleyi yapacak, yapan rehber insanlar azdır. Bu sebepten dolayı gençlik ne yapacağını bilmez bir hâle gelmiştir.
Peki hocam, üniversite gençliğinin fikre ve fikrî olan her şeye bu kadar uzak olmasının sebeplerini de burada mı aramak gerekiyor?
Şimdi şu var; tabii ki ezber insanı yetiştirmez. Üniversitelerde eğer tartışma yoksa, eğer köklü bir bilgi yoksa, iletişim yoksa orada insan yetişmez. Biz bunu yıllardan beri yaşıyoruz. Çocuklar hazır lop bilgiye alıştırılmış, ezberciliğe alıştırılmış ve sınıf geçmeye alıştırılmış. Bir üniversiteli gence ben geçenlerde şunu dedim: “Çocuklar, bakın, şu anda kötü bir dünyaya doğru gidiyoruz, daha da kötüye gidiyoruz. Biraz durun, dünyada neler oluyor diye bakın. Biz nereye götürülüyoruz? Başımıza neler gelecek? Bunlar yarının dünyası, bu sizin dünyanız. Bunun için bu olayları takip ediyor musunuz, bunlara hazırlık yapıyor musunuz?” diye sordum. Çocuklar bile biraz şaşırdılar, sanki bu bizim işimiz değil, başkalarının işi der gibi bir tavır içindeydiler.
Üstad’ın “...İnsanlar mücerret fikirden yüzüne sigara dumanı üflemiş gibi tiksinirler” diye bir sözü var.
E tabii yabancı bir ortam. O ortam onlara yabancı, çünkü görmüyorlar, fazla temas edemiyorlar. Edenler onu anlıyor ama çoğu etmiyor. Böyle bir ortam yok. 1960 ihtilalinden sonra özellikle fikir üzerinde ciddi bir engel konuldu. “Eğlenin, gezin, tozun, aşk yapın” gibi bir anlayış, “Sev Genç” dedikleri, hatta öyle bir ifade de var, tarzı insanlar istendi.
Bu fikir mücadeleleri, bir anlamda gerek sol grupları gerek ülkücü grupları, kısmen de Müslüman gençliği bir mücadele içerisine soktu ve bundan rahatsız oldular. Ne demek? Şimdi onlar devrimlerle, askerî ihtilallerle oluşturdukları sistemi birilerinin gelip hesaba çekmesinden rahatsız oldular. Zannettiler ki her şey bizim kontrolümüzde. Bu durumdan rahatsız oldular ve yönelimi başka bir tarafa doğru çevirdiler; gençliğin başka şeylerle meşgul olmasını istediler. Çünkü fikirle meşgul olmamasını istediler. Tabii bu askerî ihtilallerin büyük ölçüde Amerikan tarafından organize edildiğini artık bilmeyen kalmadı.
Evet hocam. Peki bu vaziyetten nasıl çıkılır?
Şimdi böyle bir şeyden kahramanlarla çıkılabilir. Sözüyle özü bir olan, eylemi bir olan, davranışı bir olan insanlar etkileyici olurlar. Çünkü sözü söyleyip de eyleme girmeyen, eyleme derken o hayatı, o fikriyatı yaşamayan bir insanın etkileme gücü yoktur. Bu tür insanlar da tabii çok azınlıktadır. Dolayısıyla gençlerin içindeki ateşi yakacak bir ahlâka ve bir fikre sahip önder insanların azlığı vardır.
Peki, bugünün şartlarında belki bundan 30 sene önce olduğu kadar tesir edebilir mi bahsettiğimiz kahramanlar gençliğe?
Edebilir. Çünkü şimdi hastalık çok ileri noktalara ulaştı. Batı fikriyatı kendine uygun bir insan tipi yetiştirmedi. Yetişenlerin de çok köklü bir bilinçle Batı’yı benimsediklerini düşünmüyorum. O yüzden saha şu anda aslında müsait. Fakat ne siyasette, ne fikir hareketlerinde, ne de edebiyatta ve sanatta bile yaprak kıpırdamıyor diyebiliriz. Hani dediniz ya “ölü toprağı serpilmiş” diye; bu ölü toprağı hâli, insan kendini iyi tanımadığı zaman kendine ait rol ve fonksiyonları tam olarak belirleyememesine sebep oluyor. Belirleyemediği için de bir harekete girişemiyor. Zaten eğitimimiz, dediğim gibi, gence “kendine güven” ve “sen bunu yaparsın” zihniyetini veremiyor. Çünkü hocaların kendisi de çoğu zaman bu özellikten uzak insanlar.
Sorgulamaya da müsaade etmiyor, insanın kendini bile sorgulamasına izin vermiyor. Kumandan Salih Mirzabeyoğlu, her şeyin başına ‘ben kimim?’ sorusunu alır. İnsanın evvela kendi varlığını idrak etmesi gerekmez mi?
Öyle bir tartışma yok maalesef. Çünkü bunun içinden kim çıkacak? Bunun içinden çıkabilmek için tarihî, fikrî, hatta uluslararası siyasetle ilgili bir bilgi birikiminizin olması lazım. Yoksa hocalar niye konuşturmuyor? Çünkü kendileri cevap veremeyecekler, çoğu cevap veremez. Buna ait bir şeyleri yok, birikimleri yok. Ben mesela geçen dönem psikoloji bölümünün dördüncü sınıfında ders veriyorum. Soru soruyorum, cevap yok. Zorluyorum, üç, dört, en fazla beş kişi çıkıyor. Sonra dedim ki, “Ya çocuklar, ne olacak sizin bu hâliniz? Siz nasıl insanların dertlerine deva olacaksınız? Şu anda tartışmaktan korkuyorsunuz. Hangi bilgiyle yapacaksınız bunu? Bu mesleği nasıl yapacaksınız? Karşınızdaki insanı nasıl anlayacaksınız, onun dertlerini nasıl çözmeye çalışacaksınız?” dedim. Bir kız öğrenciyle tesadüfen otobüste okula beraber geldik. Ona sordum, “Niye böyle arkadaşlar?” dedim. Dedi ki: “Hocam, bizim hocalarımız hiç bizi konuşturmuyor.” “Hiç soru sormuyorlar” dedi. Şimdi bu vahim bir durum. Ben dün üçüncü sınıfla değerler üzerine bir ders yaptım. Orada, inanır mısınız sınıfın yarısı konuşmaya, sorularıma cevap vermeye çalıştı. Bir anlamda devreye girdi çocuklar. Onun için burada çocuklardan, gençlerden çok, hocaların heyecanlarının az olduğunu, dertlerinin az olduğunu anladım. Çünkü bu ateşi yakabilmek için karşıdan bir ışık almanız lazım.
Kıvılcım yok.
Evet, ışık yok, ışığı göremiyorlar. Bir kıvılcım lazım.
Peki hocam, psikoloji demişken, tembellikten hırsızlığa kadar her türlü ahlâksızlık ve cürüm, günümüzde psikolojik hastalık olarak ele alınıyor. Bütün insan meseleleri adeta tıbbî bir tanıya mahkûm edilmek isteniyor. Bu da aslında bu tip sorunları çözücü olmaktan ziyade meşrulaştırıcı olmasına yol açıyor. Kişi tembelse, “sende şu var” deniliyor. Bu politika psikologların bir politikası mı? Yoksa Batı’nın kuramadığı düzeni işletebilmek için başvurduğu, o yanlışlar içinden türeyen yanlışlardan biri mi?
Şimdi şu var, gerek psikoloji olsun gerek sosyoloji olsun, bunlar insanın ve toplumların davranış ve reflekslerine göre sistematize edilir. Dolayısıyla böyle bir sistematize yok. Yurt dışından alınmış birtakım hazır teorilerin, hazır ölçeklerin sonucunda bir çalışma yapılıyor ama yapan da bilmiyor, yapılan da bilmiyor bu işi. Bir oyalama var. Ben burada gerçekçi bir şey göremiyorum; çoğunlukla ezberler üzerinden hareket ediliyor. Mesela geçen bir öğrencim geldi, bir psikoloji öğrencisi yüksek lisans için bir araştırma yapacak; çocuklarda, gençlerde evlilik konusunda. Dedi: “Hocam filanca ölçeği kullanmak istiyorum.” Dedim: “Şu ölçeği bir getir bakayım.” Ölçeği getirdi, orada birtakım sorular var ve o sorular bizim toplumumuzu yansıtmıyor. Dedim ki: “Bu böyle değil.” Mesela bir soruda diyor ki: “İnsanların çoğu boşanıyor.” Bak, “çoğu” ne demek biliyor musun? En azından yüzde 60-70’i boşanıyor demek anlamına geliyor. Hâlbuki bizim ülkemizde, çok üzülerek söyleyeyim, evlenenlerin yüzde 30-32’ler civarında bir boşanma oranı var. Ama veri yanlış; “çoğunluk” değil. Üçte biri demek, çoğunluk demek değil. Dolayısıyla dedim ki onun gibi birkaç tane daha soru vardı, “bunları değiştirelim” dedim. Çünkü bunlar Avrupa toplumuna göre hazırlanmış. Demek istediğim, elimizdeki verilerle, kasıtlı olmasa bile, yanlış verilerle doğru bir iş yapmak istiyoruz.
Aslında yine aynı ezbercilikten olmuyor mu hocam? Batı'nın kendi şablonlarını alıyoruz burada aynı şekilde uygulayıp çalışmasını bekliyoruz. Buradaki sonuçlar bu sefer daha da kötü oluyor.
Üretemediğimiz bir bilgiyi dışarıdan alıyoruz ve üretmeye de çalışabilen insan çok az. Kendimize ait bir psikoloji üretilemedi maalesef. Böyle bir sıkıntıyı yaşıyoruz. Dolayısıyla yurt dışından gelen, eğer onu bir hastalık olarak değil de başka bir sebebe bağlasa, onun çözümü tabii tıbbın dışında olacaktır. Ahlâkın meselesi olacak, dinin meselesi olacak...
Vicdan meselesi olacak, sorumluluk meselesi olacak, irade meselesi olacak…
Ama onlar istemiyor, normları istemiyorlar. Bakın, ben bazı kaynaklara bakıyorum; eskiden Batılıların bile yazdığı birtakım sosyal bilim kitaplarında bu kadar rezil bir anlayış yok. Batı’da bile çok gerilere gidilmiş. Mesela Toynbee diyor ki: “Bir ülkenin iktisaden, teknolojik olarak geri olması, fikrî olarak geri olmasını gerektirmez.” Bak, bugünküler kesinlikle böyle bir şey söylemiyorlar. “Teknolojisi olan zaten aklı olan toplumdur, gelişmiş toplumdur; olmayan ise gelişmemiştir ve geri kalmaya mahkûmdur” diyorlar. Eskilerin namusu, sanki yenilerden çok daha ileri durumda gibi geliyor bana.
Fikrî olan değil de daha materyal, elle tutulacak, gözle görülecek, paraya dönüşecek olan esas alınıyor. O varsa her şey ileri sayılıyor, o yoksa geri kalan her şey geri kabul ediliyor.
Zaten düşünce, düşünce olmaktan çıkarıldı artık. Belki de 60’lardan beri, 70’lerden beri düşünceden uzaklaşıldı. Bunu söyleyen sosyologlar var Batı’da. İnsanın modernizmi çok ağır bir şekilde eleştiren ve modern kelimesinin, eski ilkel dönemlerdeki toplumların tavrından daha kötü bir noktaya getirildiğini söyleyenler var. Mesela -bilmiyorum, ben mi söyledim yoksa başka birisinden mi aldım, unutuyorum- eskiden insanları köleleştirirlerdi, zincirlere vururlardı ama fikirleri hürdü. Şimdiki sistemde ise zincirler medya ve algı olarak yerleştiriliyor ve zihinler de köleleştiriliyor. Düşünme gücü insandan alınıyor. Bunun içine eğlence katılıyor, bunun içine cinsiyetle ilgili birtakım veriler katılıyor ve insan şuursuz bir hâlde sürekli bilgi bombardımanına tutuluyor. Bugün sosyal medyanın en büyük kötülüğü, insanı sürekli meşgul etmesi. Zaten meşgul ettiği andan itibaren insan doğru bir yere yönelme ihtiyacını duymuyor.
Bir de oradaki o çerezlik şeyler var; sanki takip edenler her şeyi biliyormuş, her şeyi öğrenmiş gibi. O lüpçülük hâli çok kötü. Hiçbir şeye derinliğine hâkim olmaksızın, her şeyi slogan hâlinde, üç cümlelik şeylerle bildiğini zannetmek.
Çok az bilgiyle, birkaç resimle, birkaç sloganla bir bakıyorsunuz insanlar çok bilgili, çok kültürlü gibi görünüyorlar ama karşınıza sığ bir kültür çıkıyor.
Ve hakiki bir bilginin edinilmesine de mâni oluyor, kabuklaştırıyor.
İşte onu demek istiyorum. Bazen gereksiz bilgi, kötü bilgiden daha kötüdür. Çünkü kötü bilgiyi bir yerde fark edersin ama gereksiz bilgiyi fark edemezsin. Gereksiz bilginin bugün en büyük kötülük hâline geldiğini görüyoruz.
Bu ruh hastalıklarıyla ilgili Abdülhakîm Arvâsî hazretlerinin bir sözü var: "Ruhî hastalıklarının birçoğu imansızlıktan kaynaklanır" diye.
Tabii ki bugün duygular ve fikirler boşlukta. Niye? Onları yönlendiren, idare eden ve eğiten bir otorite yok; din gibi, ahlâk gibi bir otorite yok. Otorite olmayınca ne olur? Boşlukta dururlar; bir dayanağı olmaz.
Dinin ve ahlâkın bir fikir sistemi de yok.
Ruh bir yere dayanmak zorunda, fikir de bir yere dayanmak zorunda. Bugün Batı’nın en büyük ıstırabı budur. Ruh dayanaksız, fikir dayanaksız; fikir kişiye bağlı, ruh diye bir şey zaten yok, duygular da kişiye bağlı. Orada işte dayanaksız, ruhî krize ve depresyona müsait bir insan tipi çıkıyor. Dolayısıyla insan gerçekten bir yere dayanma ihtiyacı, güvenme ihtiyacı içindedir. Manen de böyledir, fizikî olarak da böyledir, sosyal olarak da böyledir. Ama bu sistem, bu Rönesans’tan gelen ve sürekli değişken olan sistem; bak, başta sezgicilik hâkimdi, bilgi sezgiye dayanmalıydı denildi. Sonra bilgi akla dayanmalı dediler. Belli bir süre bu böyle devam etti. Ardından postmodernizm çıktı: Bilgi kişinin arzularına bağlıdır dediler. Ortada hiçbir otorite bırakmadılar. Otoritesiz insan, sahipsiz bir varlık gibidir.
Az önce bahsettik fikir kahramanları olması lazım diye. Geçen bir yerde denk gelmiştim, "ölü balığın diriltilmesi" esprisine. Fikirler ölüdür, onu hayata tatbik ettikçe canlanır, kişi onu yaşadıkça canlandırır.
Tabii tabii.
Peki burada devlete düşen bir rol yok mu? Çünkü biz fikir kahramanlarımızın başına neler geldiğini de biliyoruz.
Evet. Devlet aslında insan, aile, toplum ve devlet şeklindeki zincirin en üst halkasıdır. Ama insan sahipsiz bir hâle geldi, aile dağıtıldı, toplum nereye gideceğini bilmiyor. Devlet burada tabii ki bir otorite olarak rol oynayacak ama oynayamıyor. Çünkü devletin elindeki enstrümanların hepsi yabancı. Hukuk yabancı, bilgi yabancı, ahlâk karıştırılmış, karmakarışık bir ahlâk anlayışı oluşturulmuş. Dolayısıyla gerçekten çok zor bir hâldeyiz. Devletin şu anda bütün müesseseleri Batı’ya ait müesseseler. Siyaset öyle, hukuk öyle. Ahlâk derseniz elli türlü ahlâk var; Batı neredeyse oraya döneceğiz, bunun gibi olacak deniliyor. Bilgi derseniz her şey var ama hangisi bize ait, onu da gösteren yok. Böyle karmakarışık bir hâl içinde, bir hengâme içinde insan nereye gideceğini, hangi hedefe yöneleceğini bu eğitimle bilemiyor.
Devlet planındaki çözüm için ne önereceğiz? Çünkü bunların hepsi bir bütün nihayetinde, yani o kahraman da olacak, devlet bunu destekleyecek, toplum buna uyacak, görecek veya topluma gösterilecek…
Şu anda bir birliğe beraberliğe ve cemaatleşmeye ihtiyacımız var. Biz mademki aynı hedefler içindeyiz, aynı dine inanıyoruz, aynı kültürün sahibiyiz, aynı tarihin sahibiyiz; o zaman buna uygun bir tavır ortaya koymamız lazım. Bir defa sistemin yeniden kendini yenilemesi lazım. Bu sistem bize ait bir sistem değil.
Üstad esprili bir dille söylüyordu ya, “gerekirse tekrar kağnılarla falan” diye. Aslında hakikaten belki de her sektörde her şeyin en baştan yeniden yapılması gerekiyor. Böyle bir açmazın, bir sıkıntının içerisindeyiz.
Evet. Şimdi ben şöyle diyorum; benim bir tezim var. Bilgi değerlere dayanmak zorundadır. Bütün sosyal bilgiler, felsefesi, sosyolojisi, siyaseti, hukuku, hepsi değerlerle aynı hedefe doğru yürümelidir. Şu anda bu yürümüyor. Bu sistemin bu değerlere göre yeniden yapılanması lazım. Yönetiminde, siyasetinde, hukukunda ve diğer sosyal bilgilerin hepsinde buna göre yeniden kendini inşa etmesi lazım. Bu inşa edilmeden hedef yine sapacaktır. Hedef, bu mevcut kurumlarla Batı’ya doğru sapıyor. Batı’nın da zaten bir şey yaptığı yok; Batı sıkıntılar içinde, sosyal konularda başı çok büyük sıkıntıda. Teknolojinin ilerlemesi, bilginin çoğalması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Bugün görüyoruz; son on-on beş yıl içinde ne kadar savaş oldu, ne kadar ülke işgal edildi ve bu işgaller hâlâ devam ediyor. Dolayısıyla Batı’nın varacağı yer; duyarsızlık, ahlâksızlık, kültürsüzlük, işgal ve despotizmdir. Bugün despotizm hüküm sürüyor. Trump’ın söylediklerini duyuyorsun, Putin’in yaptıklarını duyuyorsun, Çin’in yaptıklarını görüyoruz. Bu inançsız ve ahlâksız medeniyet nereye gidiyor? Despotizme gidiyor, sömürgeciliğe gidiyor. Çağdaş bir sömürgecilik düzeninin şu anda inşa edildiğini görüyoruz. Dolayısıyla burada kendimizi savunabilmemiz için kendi gerçekliğimize dönmemiz lazım, kendi kimliğimize dönmemiz lazım, kendi bilgi sistemimize dönmemiz lazım, kendi sosyal sistemimize dönmemiz lazım. Bu sosyal sistemin temelleri de değer yargılarımızda; din, ahlâk ve gelenekte. Bu değerlerin temelinde bunlar var. Bunu Batılılar da söylüyor, sadece biz söylemiyoruz. İnanç temelli bir hareketten bahsediyoruz. İnancı olmayınca bir insanı belli bir eğitime tabi tutmak mümkün olmuyor.
Doğru. Öğretim oluyor ama eğitim olmuyor.
Evet eğitim olmuyor ve kişilik, kimlik oluşmuyor.
Kişilik ve kimlik demişken, geldiğimiz nokta hakikaten o kadar korkunç ki, erkeğin erkek, kadının kadın olmak bile istemediği bir zamandayız. Burada en temel kimlik meselesidir diyebilir miyiz?
Bunlar her gün internette, sosyal medyada ve filmlerde karşımıza çıkıyor. Filmlerde mesela son zamanlarda, büyük ölçüde bir kadının başkasıyla ilişkisinden doğan çocuklar, bugün birçok filmde işleniyor. Şimdi bu ne demek? Bu, “siz de yapabilirsiniz” demek oluyor ve normal olanın da bu olduğu söylenmiş oluyor.
Meşrulaştırıyor çünkü.
Bir şeyi sürekli işlediğinizde onu gündeme getirmiş oluyorsunuz ve model olarak insanların önüne koymuş oluyorsunuz. RTÜK diyor ki: “Vatandaş şikâyet etsin, ben de işlem yapayım.” Kardeşim, senin vatandaşın yollarda yürümekten, trafikte vakit geçirmekten, işinden, ekmeğini kazanmaktan gelip de filmleri inceleyecek durumda değil. Onu sen inceleyeceksin. Niye bunu bize bırakıyorsun?
Bir de bunun yayınlanmasına müsaade eden sensin, sonuçlarından şikâyet eden de sensin ve bunları değiştirme iradesi elinde olan da yine sensin.
Şikâyet edin de biz de şey yapalım… Ya kardeşim, sen uzmanlar kuracaksın. Ben zamanında söyledim. Dedim ki, sosyologlardan, psikologlardan, ilahiyatçılardan bir heyet oluşsun ve bu heyet filmleri incelesin, ülkeye zararlı olan filmleri yayına vermeyelim artık. Çok güvendiğim bir sosyolog hocamız dedi ki, “Hocam, bu hürriyet ve insan haklarına aykırı.” Ya dedim, insanların bozma hakkı var da insanları koruma hakkı yok mu? Buna niye böyle bir şey söylüyorsun hocam, dedim. Hâle bakın! Bu devlet, bu aileyi korumak zorunda; anayasasında var. Korumuyor. Bu ne demek? Her türlü adam gelsin, filmini, eserini yazsın; orada bin bir türlü saçmalık, bin bir türlü sapıklık olsun ve bu hürriyet sayılsın ama toplumun hürriyeti olmasın, öyle mi?
Tabii ondan sonra da şikâyet edelim: Nüfus çoğalmıyor, yaşlılar artıyor, ahlâk bozuluyor, cinayetler işleniyor diye.
Tabii. Ben diyorum ki şu anda devletin bir sürü gereksiz harcama yaptığı yerler var. Kes şu harcamaları; gençlere evlenme desteği ver, kredi ver, gençleri evlendir. Ondan sonra bak bakalım, fuhuş da azalacak. Niye bunu yapmıyorsun? Operasına, balesine, bilmem nesine; bu memlekete önemli bir getirisi olmayan, gereksiz birtakım yerlere para harcayacağına insana harca. Ücrette iki üç bin lira artırmayı günlerdir konuşuyorlar. Yapacağı şey de üç dört bin lira artırmak. Üç dört bin lirayla ne yapılır? Sen adamın karnını doyuramıyorsun.
Maalesef. Her sene ülkemizde aynı şeyler… Geçen birisi örnek veriyordu; bu ülkede her sene asgari ücretin ne kadar artacağını her ay tartışmak zorunda mıyız, diyor. Doğru söylüyor. Evet, niye bu kadar enflasyon var bu memlekette sürekli? Niye hep cebimizden para çalınıyor?
Evet.
Yine İslam’a dönecek olursak, koskoca bir zekât müessesesi var; her şeyi düzeltecek, faizi ortadan kaldıracak ama hiç kimse oralara yanaşmıyor.
Evet, evet; zaten o olmasa sefalet çok daha büyük olurdu. Şu zekât, yardım ve burslar belli ölçüde ihtiyacı azaltıyor. Bir şekilde insanımızda hâlâ büyük çoğunlukla bir iktisat anlayışı var; azla geçinme hâli hâlâ devam ediyor.
Kanaat var.
Giderek azalıyor bu. Lüks ve şatafat artık filmlerin önümüze koyduğu bir şey hâline geldi, gerçek gibi sunuluyor ve herkes öyle bir dünyayı hayal ediyor. Bu yanlış. Bunun düşünülmesi lazım. Evinde bir tabak yemekle karnını doyurmaya çalışan bir adam, o lüks filmlerdeki lüks evleri, büyük masaları, yirmi otuz çeşit yemeği gördüğü zaman ne düşünecek acaba? Bunun psikolojik boyutunu kim düşünebiliyor? Bu memleketi yönetenlerden kaç kişi bunu düşünüyor, merak ediyorum.
Hocam, sosyal medyanın da böyle bir etkisi var. Orada, sanki böyle bir hayat tarzı varmış gibi, belli fenomenler üzerinden bir dünya lanse ediliyor. Gerçeklikle hiçbir alakası olmayan, her şeyin mükemmel olduğu bir hayat sunuluyor. Hâlbuki hayat öyle bir şey değil; hayat arazlardan yürür. Onlar olmazsa insan nasıl yaşayacak, nasıl tekâmül edecek?
Bazı reklamlar var; işte bir kız bir günde elli bin lira para kazanmış. Ya kardeşim, böyle bir şey olur mu, böyle bir saçmalık olur mu? Bir başkası bir ayda dünyanın bilmem ne kadar dolarını kazanmış deniyor. Bu nasıl bir şey? Bir ülke bu kadar sahipsiz olur mu? Bu insanlar çağrılıp soruşturulmaz mı, “Ne yapıyordun sen, burada neyi amaçlıyorsun?” denmez mi? Buraya giren insanlar telefon açıyor; kim bilir uyuşturucu mu var, başka bir şey mi var, seks endüstrisi mi var, başka bir sıkıntı mı var? Bilmiyoruz ki.
Saydıklarınızın hepsi var hocam.
Evet, bunlar gerçekten bir ülkenin sahipsiz olduğunu gösteriyor. Devleti yönetmek sadece nutuk atmakla olmuyor.
Kumandanın söylediği güzel bir söz vardı; binalar yapılıyor ama içine dolduracak insan olmadıktan sonra neye yarar, diyordu.
Binalar da çoğu zaman tabiatı yok ederek yapılıyor. Bu da var. Daha sonra bu şehirlerin ve bu binaların içinde insan mutsuzlaşıyor. Bu çok uzun zamandan beri Avrupa’da, Amerika’da söylenen bir şey. “İnsana uygun olmayan şehirler yapılıyor” deniyor. İnsanın ruhuna, fizyolojisine ve sosyal beklentilerine uygun olmayan bir şehir sistemi insanı sersemletiyor ve psikolojik hastalıklara yöneltiyor.
Gökyüzünü bile göremiyoruz artık.
Evet, öyle. Gökyüzünü görmek için belli yerlere çıkmak gerekiyor ki oralardan görebilesin. Sanki binalar, binalar arasında bir resmî geçit varmış gibi. Ağaç altı bulmak, yürüme yolu bulmak, park bulmak o kadar zor ki.
Evet maalesef.
Şimdi böyle bir hayat olmaz ki. Bir de dünya kadar nüfus var ve bu nüfusun yerleşeceği yer meselesi var. Bugün İstanbul’un bir yakasından bir yakasına gitmek minimum bir buçuk saat sürüyor. Bir insanın üç saati yolda geçiyor. Anadolu’da ise bir insan üç saat değil, yirmi dakikada bir yere gidip geliyor. Şimdi niye bu kadar büyük şehirler yaptık? Bunun anlamı ne? İnsan eşya değil ki; eşyaları istediğin yere, istediğin şekilde yerleştirebilirsin, götürebilirsin, çıkarabilirsin, koyabilirsin. İnsan böyle bir varlık değil.
Hakikaten neden böyle bir şehirleşmeye gittik?
Şimdi bir Amerikalı sosyolog diyor ki: Şehirler aslında ticaret ve sanayiye göre yapıldı, insana göre değil. Birtakım sistemler…
Üretim ve tüketim noktalarını birleştirdiler.
Evet, evet. Yani insan da işte bu arada içine konuldu.
Aksesuar olarak.
İnsanın tabiatına, ruhuna uygun değil ki. Hepimiz kırları beğeniyoruz, gökyüzünü beğeniyoruz, denizleri, suları beğeniyoruz değil mi? Peki biz bunları nerede görüyoruz? Belli bir kilometre gittikten sonra ancak görebiliyoruz. Hayatımızın içinde yok. Bir Amerikalı yazar diyor ki: “Biz yeşilleri ve ormanları yok ettik, binalar diktik; şimdi de saksıları balkonlara koyarak yeşile olan sevgimizi muhafaza etmeye çalışıyoruz.” Bu aptalca bir şey.
Maalesef hocam. Toparlamak adına son olarak neler söylemek istersiniz?
Şimdi gençlik meselesi benim çok eskiden beri üzerinde durduğum bir konu. Evet, çocuk da önemli ama çocuğun hareket kabiliyeti sınırlı. Çocuğa en azından bir şeyler anlatabiliyorsun ama gençlik dönemine anlatılacak şeylerin çok iyi planlanması ve hesaplanması lazım. Gençlerle beraber genç olabilecek ebeveynlere ve hocalara ya da sosyal hizmet görevlilerine ihtiyaç var. Gençlerin dünyasında olarak onlara bir şeyler anlatabilme imkânımız var. Eğer bunu yapamazsak, gençleri hiç de arzu etmediğimiz noktalarda ve yerlerde görebiliriz. Gençlik meselesi Türkiye’nin hayati meselesidir. Aile konusu da bu arada çok önemli. Zaten gençleri neye göre yetiştireceğiz? Gençler aile içinde yetişiyor ama ondan sonra aile, sokak… Eskiden sokak diyorduk, şimdi medya diyoruz, internet diyoruz; alıp kendi dünyasına götürüyor ve aileye yük hâline getiriyor. Bugün çalışmayan, evlerinde oturan beş milyon gençten bahsediliyor. Bu korkunç bir şey. Bence bu konunun üzerine devletin gitmesi gerekiyor. Ailelerle birlikte evde oturuyorlar; gitsinler bir iş yapsınlar. Böyle asalak bir kitle yetişiyor. Bu korkunç bir durum. Ben merak ediyorum, niye bunun üzerinde durulmuyor? Gençlik ve Spor Bakanlığı sadece futbolcularla, sporcularla mı ilgilenecek? Gençlikle niye ilgilenilmiyor? Hangi politikası var? Bilmiyoruz. Böyle bir talep de etmiyorlar, ilim adamlarından talepte de bulunmuyorlar. Dolayısıyla bugün bu beş milyon ne demek? Bu beş milyon, Türkiye’yi belli noktalarda ayağa kaldıracak bir güçtür, bir potansiyeldir.
Tabii.
Buna en azından suskun kalmak, buna göz yummak değil; suskun kalmak bile büyük bir vebal getirecektir. İnşallah bu son sözlerimizi yetkili insanlar duyar da biraz harekete geçer diye ümit ediyorum.
Teşekkür ederiz hocam.
Bir şey değil, hayırlı çalışmalar diliyorum.
Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026