İstiklal TV Türkçe Yayın Koordinatörü Muhammed Ali Atayurt ile Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik artan baskıları, Çin’in asimilasyon politikalarını ve toplama kamplarındaki son durumu konuştuk. Atayurt, yaşananların sistematik bir kimlik ve inanç tasfiyesi olduğunu vurguladı.

Doğu Türkistan’daki son durumu nedir? Orada uygulanan yasaklar ve kampların durumunu öğrenebilir miyiz?

Şimdi Doğu Türkistan’da yıllardır Uygur Türklerinin sistematik bir şekilde Çinlileştirildiğini, bu sürecin açık bir zulüm ve soykırım politikası olarak yürütüldüğünü hep söyledik, savunduk. Son dönemde bölgeye giden Türk gezginler ya da Doğu Türkistan’a seyahat edip izlenimlerini paylaşan gazeteci Taha Kılınç, bu durumu somut delillerle ortaya koyan önemli bir kitap yayımladı. Kılınç’ın “Doğu Türkistan Seyahatnamesi” adlı eserinde, bölgedeki dinî hayatın tamamen yasaklandığı açık bir şekilde belgeler ve fotoğraflarla gösteriliyor.

Bu bilgilerden hareketle şunu net olarak söyleyebiliriz: Doğu Türkistan’da insanlar birbirine “Esselamu aleyküm” demekten men edilmiş durumda. Sakal bırakmak, namaz kılmak, oruç tutmak gibi temel dinî vecibeler yasak. Camiler ya kapatılmış, ya yıkılmış, ya da amacı dışında kullanılmakta. 2017–2025 yılları arasında yaklaşık 16 bin caminin yıkıldığı veya tahrip edildiği tespit edilmiş. Bütün bu veriler kitapta delilli ve fotoğraflı biçimde yer alıyor.

Çin rejiminin uyguladığı bu politika, Müslüman Türklerin bin yıllık İslam yurdu olan ata topraklarını Türklükten ve Müslümanlıktan tamamen koparma girişimidir. Rejimin hedefi, “tek tip Çin ulusu” oluşturmak. Bu politika sonucunda, Doğu Türkistan’da camilere girmek yasak. Bölgeye giden gezginlerin sosyal medyada paylaştıkları videolarda, insanların 48 saat boyunca namaz kılamadığı, camilerden geri çevrildiği görülüyor. Hatta Türkiye’den giden bazı Müslüman gezginlerin “namaz kılacaklar” gerekçesiyle camiden kovulduklarını gösteren trajikomik görüntüler dahi mevcut. Bu tablo, orada yaşanan zulmün ve inançsızlaştırma politikasının geldiği noktayı bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Bir Müslüman, başka bir ülkeden turist olarak geliyor; sadece namaz kılmak istiyor ama Kaşgar’daki İd Kah Camii’ne alınmıyor. “Namaz kılacağım.” dediğinde, “Hayır, şu an namaz vakti, kılamazsın.” denilerek dışarı çıkarılıyor. Çin’in uyguladığı politikalar sonucu İslamî ibadetlerin tamamı yasaklanmış durumda.

“Uygur Türklerinin sosyal hayatı nasıl?” diye soracak olursanız, şunu belirtmek gerekir: Zulüm sadece öldürmekle sınırlı değil. Bugün Filistin’de, Gazze’de insanlar bombalarla öldürülüyor; gözlerimizin önünde bir millet yok ediliyor. Çin ise elinde silahla değil ama hayatın her alanında milim milim ilerleyen bir baskı uyguluyor. Uygur Türklerine dayatılan bu sistematik zulüm, onların kültürel, dinî ve sosyal varlığını yavaş yavaş yok etmeyi amaçlıyor.

Çin rejimi, Uygur Türklerinin konuştuğu dili, ettiği duayı, okuduğu kitabı yasaklamış durumda. Evlerindeki Uygur motifleri, atlas ipekleri, millî tarzdaki giyim kuşamları ve hatta mutfak bıçakları bile zincire vurulmuş hâlde. Yani Çin, bir toplumu kökten “yenilmez” ilan edip, kimliğini hedef almış durumda.

Bu tutumun dayandığı gerekçe ise güya 2001 yılındaki 11 Eylül saldırılarından sonra küresel çapta başlatılan “terörle mücadele” politikalarıdır. Çin, bu konjonktürü fırsata çevirmiş ve Uygur Türklerini uluslararası topluma “terörist, bölücü, aşırı dinci, radikal İslamcı” olarak tanıtmaya çalışmıştır. Oysa Uygur Türkleri, yaşadıkları her bölgede dinî vecibelerini yerine getirerek, Türk millî kimliğini koruma gayretiyle normal bir hayat sürmektedir.

Ancak Çin rejimi, Doğu Türkistan’da uzun süredir yürüttüğü politikalarla sadece inancı değil, kimliği de bir tehdit unsuru olarak görmektedir. Bu bakış açısının temelinde, İslam ile Türk kültürünün tarih boyunca kaynaşmış olması yatar. Doğu Türkistan, Karahanlılar döneminden itibaren Müslümanlığı kabul etmiş bir coğrafyadır. Dolayısıyla İslam ve Türklük, Uygur kimliğinde birbirinden ayrılmaz bir bütün hâline gelmiştir. Çin, bu bütünlüğü kendi ideolojik sistemine tehdit olarak algıladığı için Uygur Türklerini asimilasyon yoluyla yok etmeye çalışmaktadır.

Çin neden tehdit olarak görüyor?

2012 yılında Xi Jinping’in dünyaya ilan ettiği “Bir Kuşak Bir Yol” projesi, Doğu Türkistan merkezli bir güzergâh üzerinden Berlin’e kadar uzanıyor. Bu durum, bölgenin stratejik önemini açıkça ortaya koyuyor. Çin için Doğu Türkistan, hem ekonomik hem jeopolitik açıdan vazgeçilmez bir konumda. Bu nedenle rejim, bölgedeki farklı kimliği tehdit olarak görüyor ve Uygur Türklerine “ya Çinliler gibi yaşayacaksın ya da yok olacaksın” anlayışıyla baskı uyguluyor.

Bu baskıların en somut örneklerinden biri, dünyada büyük yankı uyandıran toplama kamplarıdır. Çin her ne kadar bu kampların kapatıldığını iddia etse de, gerçekte böyle bir durum söz konusu değildir. 2017 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin ile yaşadığı ticari ve güç rekabeti sonucunda bu kampların varlığı ifşa edildi. ABD istihbaratının ortaya çıkardığı uydu görüntüleri ve raporlar, Çin’in gizlemeye çalıştığı bu yapıyı gün yüzüne çıkardı. Çin önce reddetti, ardından kamuoyu baskısıyla kabul etmek zorunda kaldı.

2017’den bu yana her yıl yaklaşık 1 milyon 200 bin Uygur Türkü, Kazak, Kırgız ve diğer Müslüman topluluklardan insanlar bu kamplara alınıyor. Bugüne kadar bu sayı 8 milyona ulaşmış durumda. Bu insanların geride bıraktığı aileler, çocuklar ve mallar ise tamamen sahipsiz kalıyor. Toplumun her kesiminden, doktorlardan sanatçılara, tüccarlardan akademisyenlere kadar binlerce insan bu kamplara gönderiliyor.

Geride kalan çocuklar “çocuk yetiştirme kampları” adı altında toplanıyor. Kadınlar, Çinli erkeklerle zorla evlendiriliyor. Genç erkekler ise “meslek edindirme” bahanesiyle köle işçi olarak çalıştırılıyor. Bu zorla çalıştırma sisteminden sadece Çin değil, dünya markaları da faydalanıyor. Uluslararası raporlara göre, 83 küresel marka ve 9 Avrupa menşeli büyük şirket, tedarik zincirlerinde Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma kamplarından elde edilen üretimlerden yararlanıyor.

Bu firmaların adlarını vermekte bir sakınca görmüyorum, çünkü mesele açık ve belgeli. Zorla çalıştırma derken bahsettiğimiz 83 küresel markanın ve 9 Avrupa merkezli şirketin arasında, hepimizin bildiği ve çoğumuzun ürünlerini kullandığı isimler bulunuyor.

Bunlar arasında Adidas, Nike, Costco, Calvin Klein, H&M, Volkswagen, Hugo Boss, Bosch, Siemens, Daimler, Coca-Cola, Zara ve Puma gibi markalar yer alıyor. Bu şirketlerin tedarik zincirlerinde, Doğu Türkistan’daki zorla çalıştırma sisteminden elde edilen emek ve üretim açıkça kullanılıyor.

Her sektörde, özellikle tekstil, otomotiv ve gıda alanlarında Uygur Türkleri zorla çalıştırılmakta. Dolayısıyla bu mesele yalnızca Çin’in iç politikasıyla sınırlı değil; küresel ekonomik düzenin vicdanını sorgulatacak boyutta bir insanlık suçudur.

Uygurlar üzerindeki yüz tanıma kamera uygulamasıyla ilgili bilginiz var mı?

Çin’in “Uygur yüz tanıma sistemi” olarak bilinen bu uygulaması, ülkenin resmî teknoloji şirketlerinden biri tarafından geliştirilmiş ve patenti alınmıştır. Sistem, DAHUA firması tarafından üretilmiştir. Bu teknoloji televizyon kameralarına da entegre edilmiş durumda. Pekin başta olmak üzere Doğu Türkistan ve diğer büyük şehirlerde aktif olarak kullanılmaktadır.

Bu sistem, Uygur Türklerini fişlemeye yönelik bir gözetim aracıdır. Benzer teknolojiler, Filistin’de Batı Şeria bölgesinde de görülmektedir. İsrail’in Filistinlileri takip ettiği yüz tanıma sistemlerinin Çin tarafından geliştirilen ve ihraç edilen bu reaksiyon kameralarıyla benzerlik taşıdığı bilinmektedir. Çin, Uygur Türkleri üzerinde geliştirdiği bu teknolojiyi daha sonra diğer ülkelere de pazarlamıştır.

“Uygur yüz tanıma sistemi” son derece tehlikeli bir mekanizmadır. Bu konuda Türkiye’de İYİ Parti’nin Doğu Türkistan raporunda da ilgili tespitler yer almaktadır. Ayrıca Çin’in bu teknolojiyi geliştirirken Somali’de milyonlarca kişi üzerinde veri toplayarak denemeler yaptığı ve bu veriler üzerinden sistemi olgunlaştırdığı da çeşitli raporlarda belirtilmektedir.

İstiklal TV’ye yönelik bir siber saldırı gerçekleştiğini haberlerde gördük. Bu konuda neler söylemek istersiniz? İstiklal TV hangi faaliyetleri yürütüyor ve sizce bu saldırıların arkasında hangi nedenler olabilir?

İstiklal TV’ye yönelik bu saldırı ilk kez yaşanmıyor. Uzun süredir benzer girişimlerle karşı karşıyayız. Biz, Doğu Türkistan davası açısından son derece önemli bir kurumuz ve yaptığımız işin bilincindeyiz. Yaklaşık 16–17 yıldır bu alanda faaliyet gösteriyoruz. Çinceyi bilmemizin de sağladığı imkânla, Doğu Türkistan’daki güncel gelişmeleri dezenformasyona yer vermeden, tamamen şeffaf biçimde takip ediyor ve kamuoyuna aktarıyoruz.

Bu durum elbette Çin yanlısı bazı çevreleri rahatsız ediyor. Zaman zaman internet sitemize ve sosyal medya hesaplarımıza siber saldırılar düzenleniyor. Bazen haber sitelerimiz erişime kapanıyor, panellere ulaşım engelleniyor ya da görüntü bozulmaları meydana geliyor. Her seferinde düzeltiyoruz, fakat saldırılar tekrarlanıyor. Bu, bizim için artık olağan hâle gelmiş bir durum.

Geçmişte de Çin’in sistematik baskısıyla karşılaştık. Çin Dışişleri Bakanlığı, İstiklal TV’nin faaliyetlerini engellemek için Türkiye hükümetine ve mahkemelere defalarca başvuruda bulundu. Açılan davalar sonucunda zaman zaman resmî web sitelerimizin kapatıldığını gördük. Ayrıca Doğu Türkistan camiasının kanaat önderlerinin bir kısmı, İstiklal TV ekranlarına çıkmaktan men edildi. Bu konuda hukuki mücadelemiz hâlâ devam ediyor.

Bunun yanında, Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin, geçtiğimiz günlerde düzenlediği basın toplantısında İstiklal TV’den açıkça söz ederek, kanalımızın “Çin karşıtı içerikler” ürettiğini ve “bölücü güçlerle iş birliği yaptığını” iddia etti. Hatta Türkiye’ye, İstiklal TV’ye yönelik kısıtlama talebinde bulunan resmî dosyalar sunduğunu da açıkladı. Çin Dışişleri Bakanlığı’nın bu konuda yayımladığı yazılı notalarda da benzer ifadeler yer alıyor.

Bütün bu baskılara rağmen, takipçilerimizin ilgisi ve desteği bizim için büyük bir güç kaynağıdır. Doğu Türkistan konusunda Türkçedeki en güvenilir bilgi kaynaklarından biri hâline geldik. Resmî gelişmelerde teyit amacıyla bizden bilgi talep eden kurum ve kişiler oluyor. Bu da yaptığımız işin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.

Biz bu çalışmayı sadece bir medya faaliyeti ya da geçim kaynağı olarak değil, bir dava ve ibadet bilinciyle yürütüyoruz. Amacımız hizmettir, korkumuz yoktur. Allah’ın yardımını ve bizimle beraber olduğunu her an hissediyoruz.

Aylık Baran Dergisi 45. Sayı Kasım 2025