Mustafa Sabri Beşer Kimdir?
Mustafa Sabri Beşer, eğitim hayatına İstanbul’da başlamış; Malezya’da aldığı dil eğitimi ve İlahiyat Fakültesi eğitimiyle akademik ve fikrî altyapısını şekillendirmiştir. 1992’den itibaren yayıncılık alanında çeşitli görevlerde bulunmuş, 2006 sonrası birçok yayınevinin kuruluş sürecinde yer alarak Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışmıştır. Kültür ve sanat odaklı sivil toplum faaliyetlerinde aktif görevler üstlenmiştir. Yazı hayatına Timeturk’te başlamış, İnternethaber’de yedi yıl sürdürmüş, hâlen Star Gazetesi’nde haftalık yazılar kaleme almaktadır. Kitap tahlil çalışmaları ve kültür danışmanlığıyla fikrî üretimi desteklemiştir. Ayrıca fotoğraf ve dijital iletişim alanlarında çalışmalar yaparak, düşünce ve kültür üretiminin farklı mecralarda karşılık bulmasına katkı sunmaktadır.
Günümüzde erkek ve kadın rollerinin bulanıklaşması aile krizini büyütüyor diyebilir miyiz? Erkeğe erkek olmak, kadına kadın olmak zor geliyor. Salih Mirzabeyoğlu’nun da “Kadın ve erkek insanın temsilcileri olarak, kadın ve erkek olma keyfiyetinin istidadına sahip olarak, bunun gerektirdiği vücut biçimiyle dünyaya gelir; ve, kadın ve erkek olunur.” dediği üzerinden sorarsak, bu durumu siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu sosyoloji boyutunda düşündüğümüzde, kimlik karmaşası mantığıyla bakıldığında evet zor gelir; ki zaten zor da gelmeli. Ama ben farklı bir yerden nazar etmeye çalışayım. Günümüzde, özellikle Müslüman coğrafyada —ki “İslâm coğrafyası” diyemiyorum, çünkü henüz bir İslâm coğrafyası yok; ama Müslüman coğrafya var— şöyle bir handikap söz konusu. Kadın hayatın her yerinde. Yani sivil toplum kuruluşlarından tutun, siyasî parti teşkilatlarına; kamu personeli olarak düşünün ya da özel sektörü ele alın, kadın her yerde. Kadın her yerde olduğu zaman şöyle bir problemle karşı karşıya kalıyoruz. Muhatap oldukları insanlar kahir ekseriyetle erkekler oluyor. Burada, doğal kişilikleriyle değil de farklı personellerle ilişki ve iletişime girildiği için, yapay bir mutluluk yahut yapay bir gülümseme edasıyla oluşan sahte bir hayat standardı başlıyor. Bu sefer evde sorunlar zuhur etmeye başlayınca, hayatta muhatap kaldıkları o yapay mutluluğun evde de olmasını istiyorlar. Olmayınca da bu defa sıkıntılar büyüyor.
Yani kadın erkeğin rolünü mü üstlenmiş oluyor?
“Erkeğin rolünü üstlenmiş oluyor” diyemeyiz. Çünkü Resulullah Efendimizin döneminde de, Asr-ı Saadet’te de, Tâbiîn döneminde de biliyoruz ki kadın esnaflar var, kadın tüccarlar var. Elbette olacaklar. Ama günümüzde küresel gücün oluşturmuş olduğu; hem kılık kıyafet hem de farklı bir jargonla iletişime giriliyor olması, aradaki mesafeyi ve mahremiyeti kırıyor. İşte mesela Nişantaşı, Etiler, Bebek gibi semtlere gittiğinizde kıyafetin açık olması normal, o coğrafyanın sosyolojisinin kıyafeti gibi algılanırken, farklı bir semte gidildiğinde aynı açık kıyafeti giydiğinizde ya tacizle karşılaşırsınız ya da ötekileştirilmiş olursunuz. Dolayısıyla burada kadın da erkek de aslında hududunu bilmesi gereken yerlerde meseleyi biraz taşırmış oluyor.
Seküler ailelerde boşanma nedenlerini az çok tahmin edebiliyoruz; başta içki, kumar, zina gibi unsurlar akla geliyor. Elbette başka sebepler de olabilir. Ancak Müslüman ailelerdeki boşanma artışı da dikkat çekiyor. Bu durum seküler hayata öykünme ve modern alışkanlıklarla mı bağlantılı, yoksa başka sebepleri mi var? Ayrıca gençlerdeki evlenmeme eğilimini neye bağlıyorsunuz?
Sondan gidelim. Evlenmeme eğilimi, birincisi, ziyadesiyle oluşturulmuş olan bir bireysellik meselesiyle alakalı. Özgürlük şemsiyesi altında inşa edilmiş bir bireysellik zemini var. Kız ya da kadınlarımız açısından bakıldığında ise modern hayatın kendilerine dayattığı, kabul ettirdiği bir algı söz konusu. Bu algı, anneliği bir yük olarak görmelerine yol açıyor. Annelikten ürküyorlar. Dolayısıyla annelikten ürktükleri için evlenmeye de yaklaşmıyorlar. Tamamen anne kavramından, anne mefhumundan, anne makamından beri durmak istemelerinin sebebi korkmaları. Bir diğer taraftan da özgürlük şemsiyesi altında bireysel bir hayatı tercih etmeleri var. Çünkü anne olmak ya da evlenmek, bir şekilde bakıldığında, sınırları ve sorumlulukları olan bir yaşam biçimi demek. Bu da maalesef bireysel özgürlüğü arzulayan gençliğin işine gelmiyor. Diğer taraftan, Müslüman tayfada konuştuğumuz boşanmalara baktığımızda, burada da birincisi anne figürünün zayıflatılmış olduğunu görüyoruz. Şöyle düşünelim: Sosyolojik ve kültürel bütün değişimler, -burada farklı bir kelime kullanalım ki yanlış anlaşılmasın, meselemiz siyaset değil çünkü- ne olursa olsun iktidarın yelpazesinde renk değiştirir. Yani sosyolojik ve kültürel değerler, inanç değerleri yer değiştirir. Son günlerde de bunun ziyadesiyle farklı örneklerini müşahede edebiliyoruz. Burada anne figürü zayıflatılmış durumda. Anne figürü zayıflatılınca, dedik ya, anne hep sahada olmak istiyor; bu sefer anne figürü zayıflamış oluyor. Dilini kaybediyor, medeniyet hafızasını, kök hafızasını kaybediyor. Ardından itirazlar başlıyor. Ama buradaki tek sebep anne de değil. Özellikle son yıllarda şöyle bir durumla karşı karşıyayız: “Kadın esastır, kadının beyanı esastır” meselesi gündeme geldiğinden beri, yani İstanbul Sözleşmesi’yle başlayan ve 2013 sonrası süreci kapsayan dönemde, etrafımızda bunun çokça örneğini yaşadık. Bununla ilgili “6284 baba” başlığıyla birçok yazı da yazdım. Bir kız evladı, babasını dahi 6284 sayılı kanuna göre şikâyet ettiğinde, babasını içeri attırabiliyor. Kadınlar, 2013’ten beri baba kavramını ve baba otoritesini büyük ölçüde yıkmış durumdalar. Özellikle Müslüman demeyelim ama şöyle ifade edelim: Sağ camiada okuma oranı, eğitim oranı zaten düşük. Bu durum, kültürel değerleri idrak edebilme ve anlayabilme yetisini de zorlaştırıyor. Doğal olarak sadece kültürel bir din yaşanıyor. Doğal olarak sorgulamayan, araştırmayan, okumayan; hurafelerle ya da bidatlerle hayatını ikame ve idame ettiren ailelerle karşı karşıyayız. Hal böyle olunca önce baba otoritesi yıkıldı, ardından anne figürü zayıflatıldı ve boşanmalar da hızlanmaya başladı.
Bir yazınızda “çözümün anneyi yeniden inşa etmekten geçtiğini” söylüyorsunuz ve 2026’nın “Anne Yılı” ilan edilmesini öneriyorsunuz. Annenin aile, hafıza, kültür ve merhamet eksenindeki merkezi rolünü neden bugünün krizine karşı en güçlü çıkış olarak görüyorsunuz? “Anne Yılı” teklifi mevcut nüfus ve kültür krizine nasıl bir zihinsel eşik açabilir?
Şimdi şöyle: Bir gün Resulullah Efendimize sahabeden birisi geliyor ve diyor ki: “Ya Resulullah, hayat tarzımda en fazla kime iyilik yapmalıyım?” Resulullah Efendimiz “Annene” diyor. İkinci kez soruluyor, tekrar soruluyor: “Ya Resulullah, peki sonra?” Bu sorgulama üç defa tekrarlanıyor ve üçünde de Resulullah Efendimiz “Annene” cevabını veriyor. Ben, Resulullah Efendimizin bu “annene” cevabını vermesinin, bir ecir edinme, puan kazanma ya da sevap kazanma dürtüsüyle söylenmiş olduğu kanaatinde değilim. Bunun, toplumsal ve bireysel olarak bakıldığında bir ahlâkî önceliği var. Bu ahlâkî öncelik inşa edildiğinde, arkasından gelecek olan kişilerin ya da kişi ve kurumların sıralaması da değişir.
Biz “Anne Yılı ilan edilsin” diye bir öneride bulunurken bunu bir temenni olarak söylemedim aslında. Şöyle ki, yazıya başlamadan önceki hafta sonunda, İstanbul Aile Vakfı’nın davetiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde bir çalıştaya katıldım. Bu çalıştayda benim masamda rütbesi çok yüksek akademisyenler vardı. Psikologlar vardı, kendilerine pedagog diyenler vardı. Yani aileyle ilişkilendirilebilecek etikete sahip birçok insan vardı. Bütün konuşmalarda şununla karşılaştım: Her şeyin sorumlusu dijital mecralara bağlanıyordu. Ben bunu bir kolaycılık olarak gördüm. Aile mi zayıflıyor, suçlu dijital. Anne mi zayıflıyor, suçlu dijital. Dijital, dijital… Bunun üzerine onlara şöyle bir soru yönelttim: Sabah kuşağı programlarını çokça eleştiriyoruz ve bu ahlâksızlıkların gösterilmemesi gerektiğini dile getiriyoruz. Ama sabah kuşağı programları dikkatli incelendiğinde görülecektir ki, bu programlara iştirak eden ya da bu programlarda konu edilen kişilerin çoğu elli yaş üzeri insanlar. Bu da demek oluyor ki, elli yaş üzeri insanlar zaten dijitale hâkim değiller. Toplumun tamamının röntgeni olarak söyleyemem ama yüzeysel olarak bakıldığında, sabah kuşağı programlarında yaşanan ahlâkî savrulmalar, toplumun yüzeysel de olsa bir röntgenini çekiyor. O zaman ben bütünüyle dijitali suçlayamam. Bu çalıştayda ilk itirazım buradan oldu. İkincisi, bir şeyi fark ettim. Kendisine söz hakkı verilmiş olmasına rağmen, gelen bir telefonla konuşmasını kesmek zorunda kalan ve bu durumu bize izah ederken “Ya çocuğum aradı, kusura bakmayın” demek zorunda kalan biriyle aynı masada olduğumu fark ettim. Sen çocuğunu evde bırakmışsın, çalıştaya gelmişsin ve sen uzmansın. Telefonda çocuğun bağırıyor, ağlıyor; sesi hepimiz duyduk. Sen aslî görevini yapmayarak sosyalleşme adına bir toplumun, bir meclisin içine giriyorsun. Aslî görevini yapmadan “Nasıl onarabilirim” diye konuşuyorsun ama arkanda çocuğun ağlıyor.
Bir diğer taraftan, bir eğitim kurumuna gitmiştim. Bu kurumun üst düzey yöneticisi, çok başarılı bir insan olarak kabul edilen ve eğitim sektöründe herkesçe örnek alınan bir isimdi. Ama konuştukça öğrendim ki çocuklarını tamamen telef etmiş durumda. Kendisi milyonlar kazanıyor, çok büyük apoletleri var ama çocuklarından bihaber bir hayat yaşıyor. Baktım ki eşi de kendisiyle aynı okulda görevli. Demek ki anne baba aynı okulda görevli ve eğitim uzmanı olarak kabul ediliyorlar ama çocukları telef olmuş. Buradan yola çıkarak şunu düşünmeye başladım: Tamam, 6284’ten dolayı baba otoritesini kaybettik ama baba otoritesini çocuklar üzerinde inşa edecek olan kişi anne. Çünkü bizim hafızamızın ana merkezi anne. Hafızadan söz ederken meseleyi romantik bir maksatla söylemiyorum. Bugün dünyalık ve ahiret olmak üzere iki uç arasında sıkışmış durumdaysak, bizi bu sıkışmışlıktan anne kurtarır. Bir diğer taraftan, kesin olarak inandığım ve belki de yüzlerce defa tekrarladığım bir cümle vardır: Bir milleti ayakta tutan üç sacayağı vardır; kültür, eğitim ve aile. Bu ailenin alt kısmına şimdi anneyi eklemek durumundayız. Çünkü Anadolu irfanıyla söylendiği gibi, “yuvayı dişi kuş kurar.” Anne, hem kültürel hafızamızın hem de sadakat ve toplumsal bütün hafızamızın ana merkezidir.
Bizim coğrafyamız çok kültürlü bir coğrafyadır. Örf denilen, an’ane denilen geleneklerimiz vardır. Bu geleneklerin tamamına bakıldığında da anne ön plana çıkar. Buradaki en önemli hususlardan biri şudur: Anne merkeze yerleştirildiğinde sevgiyi, duyguyu, şefkati elbette konuşuruz; ama anne, çocuğa adalet duygusunu ve adalet dengesini de yaşatabilir, öğretebilir. Adalet dengesini öğrenmiş bir çocuk babaya itiraz etmez, babayı otorite olarak kabul edebilir. Dolayısıyla anne işin merkezindedir. Resulullah Efendimizin “Cennet annelerin ayakları altındadır” sözünü boşuna söylemediğini de buradan anlamak gerekir.
Modern hayat, medya kültürü ve Batılı yaşam tarzı mı aile yapısını zayıflatıyor. Bu sebepten mi anne, anne olamıyor? Ayrıca bugünkü şehirleşme modeliyle aile yapısının sürdürülebilir olamayacağı açık. Mevcut şehir düzeni, aileyi ayakta tutmak için gerekli kültürel ve toplumsal zemini gerçekten ortadan mı kaldırıyor?
Bizim resmî hikâyemiz hep aynı yerden yürür. Deriz ki dış baskı, geri kalmışlık, mecbur kalınan Batılılaşma… Sonra arkasından isimler listeleriz: Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet ve nihayetinde Cumhuriyet deriz. Yaşanmış olan bu 100–150 yıllık sancıyı birkaç fermana, üç beş ismin boynuna asar; işin kolaycılığına kaçar ve meseleyi kapatmış oluruz. Ben bunu yeni yeni fark ettim. Evet, ben de böyle yapıyordum; bunu kabul ediyorum. Ama son okumalarımda, son dertlenmelerimde farklı şeylerle karşılaştım ve aslında bunun böyle olmadığını gördüm.
Kur’an-ı Kerim’de helâk olmuş kavimlerin tamamına baktığımızda bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Şöyle mukayese edelim ki daha iyi anlaşılsın. İbn Haldun’a atfedilen, aslında ona ait olmayan bir söz vardır: “Coğrafya kaderdir.” İbn Haldun’un böyle bir sözü yoktur ama meselemiz bu değil. Coğrafya kader değildir. Neden değildir? Çünkü Kur’an-ı Kerim’de helâk olmuş kavimlerin, ki Kitab-ı Mukaddes’te de buna dair örnekler vardır, helâk olma nedenleri yaşadıkları toprak bütünlüğünden ya da coğrafi şartlardan kaynaklanmaz. Sosyolojik bozulmalardan, sosyolojik savrulmalardan kaynaklanır. Bireysel yaşanan bir savrulma tek başına helâk sebebi olarak kabul edilmez; o bireysel savrulmanın bütünüyle toplumda karşılık bulmasıyla birlikte helâk nedeni oluşur.
Biz meseleyi hep Batıcılığa, hep Batı’ya yapıştırdık. Cemil Meriçler meseleyi asrileşmek olarak gördüklerini söylediler. Said Halim Paşa’dan buhranlarımızdaki Batıcıları, Batı’yı okuduk. Ama nihayetinde işin özü gelip şuraya dayanıyor: Bu coğrafyanın bir sosyolojisi var. Eğer bir Müslüman bu sosyolojinin farkındaysa, Allah’ın ipine dosdoğru ve O’nun emrettiği şekilde sarılabiliyorsa, Resulullah Efendimizi kendisine örnek alıyorsa ve sosyolojinin de bilincindeyse, bunun önlemini alabilmesi aslında çok kolay.
Peki neden bugün bu kadar zor? Şundan dolayı. Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam adlı hatıratında söylediği bir şey var. “Sene 1920. Ben bir İslâm beldesinde doğdum, büyüdüm” diye başlar. İslâm beldesi der ama bahsettiği şehir Edirne’dir. Yani 1920’de Edirne’yi bir İslâm beldesi olarak kabul eder. Buna rağmen şöyle devam eder: “Biz Anadolu’daki Müslüman toplumun çok daha irfan sahibi, çok daha ferasetli, okkalı Müslümanlar olduğu zehabıyla yaşadık.” Ta ki yaşı büyüyüp askerlik çağı geldiğinde askerliğinin Erzurum’a çıkmasına kadar. Trende yaptığı yolculukta tuttuğu notlardan bahseder ve der ki: “Erzurum’a gelene kadar, Erzurum dâhil olmak üzere, peygamberimin isminin Muhammed olduğunu bilen bir kişiye bile rastlamadım.” Ve sorar: “Nerede bu Anadolu’daki Müslümanlar?” Bunlar gerçekler. Biz Müslümanlar olarak bu gerçek tabloyla yüzleşmekten hep kaçtık. Geçen pazar bir konferanstaydım, orada anlattığım bir şeyi burada da söyleyeyim. Türkiye’de şu anda elliye yakın Müslüman ya da muhafazakâr olarak bildiğimiz sivil toplum kuruluşu var. Bunların yirmi ikisi büyük olarak kabul ediliyor ve mevcut pozisyonda ciddi biçimde destekleniyorlar; hem finansal hem de farklı siyasi desteklerle. Yirmi iki büyük sivil toplum kuruluşundan söz ediyoruz.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’den dinlemiştim. Maarif modeli müfredat sistemi ilk açıklandığında, Bakanlığın önünde üç sivil toplum kuruluşu çadır kurmuş ve gece gündüz Bakanlığa itiraz etmişti. Yusuf Tekin, Tayyip Bey’e, Sayın Cumhurbaşkanımıza gidip “Zorlanıyorum efendim” demiş. “Bizden bir tane bile sivil toplum kuruluşu gelmiyor.” Cumhurbaşkanı hemen sordurtmuş: “Nerede bizimkiler?” Cevap şu olmuş: “Yerel seçimleri nasıl kaybettik telaşındaydık efendim.”
Dediğiniz gibi, STK'ların da büyük problemi var!
Şimdi ben bunun üzerine sivil toplum kuruluşlarının durumunu biraz irdeledim ve bir çalışmayla karşılaştım. Çok manidar ve ironik olan şu ki, bu 22 sivil toplum kuruluşundan birinin yaptığı bir araştırma çalışmasına ulaştım. Orada şöyle bir gerçeklikle karşılaştım: Türkiye gençliği üzerindeki etkileşim oranı, bu 22 sivil toplum kuruluşunun tamamı için toplamda yüzde 1,4. Ama sadece ve sadece ADD’nin, yani Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Türkiye gençliği üzerindeki etkileşim oranı yüzde 6,1. Tek bir dernekten bahsediyoruz. Bunun yanına Kaos GL’yi ekliyoruz, yüzde 3. Bunun yanına Cumartesi Annelerini ekliyoruz, yüzde 2,5. Cumhuriyet Kadınlarını ekliyoruz, yüzde 3. Ama bizdeki 22 STK’nın toplam etkileşim oranı yüzde 1,4. Bunlar bizim coğrafyamızın gerçekleri. Önce ben bir Müslüman olarak bu gerçeklerle yaşamayı bilmek zorundayım. Daha yeni TGSS diye bir rapor yayımlandı. Bu resmî bir rapor. Yani hem devletin hem de sivil toplum kuruluşlarının birlikte yaptığı bir çalışma. Ben bunu herkese gönderiyorum. Kendini hem eğitimci hem de kanaat önderi olarak kabul eden ya da ettiğini iddia eden bütün isimlere gönderdim. Orada gerçekten ilginç veriler var. Ben 43 yaşındayım. 90’lı yıllarda bize sorduklarında, bu ülkenin nüfusunun yüzde 99’u Müslüman derdik. Ama neden yüzde 100 Müslüman demediğimizi de ben hiçbir zaman anlayamazdım. O yüzde 1 nereye gidiyordu? Meselemiz bu değil ama TGSS’de öğrendik ki bu ülkenin yüzde 34’ü Müslümanmış. Vay be. Bunların hepsi gerçek. Bunlar bizim karşı karşıya olduğumuz gerçeklikler. Bu gerçekliklerle yüzleşip yapılması gerekeni yaparsak, biz Müslümanlar olarak ailenin savrulmasının ve ifsat edilmesinin önündeki engelleri de kaldırabiliriz. Annenin de hakiki yerini yeniden tesis edebiliriz. “Anne Yılı”nı önermemin sebebi de buydu.
2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilince o kadar heyecanlanmıştım ki, hatta gazetenin genel yayın yönetmenine telefon açmıştım. “Abi bu sene benim yılım” demiştim. Çünkü 2013’ten beri aileyle ilgili 177 yazı yazmış biriyim. “Bu sene benim yılım, benim önümü açın” demiştim; gerçekten çok heyecanlanmıştım. Evet, Aile Yılı’nda boş durmadılar. Çok güzel çalışmalar da yaptılar. Ama şunu fark ettim ki, 2025 yılının Aile Yılı ilan edilmesiyle devletimizin yapabildiği şey, sarsılmış olan zemini adeta bir yoklamaktan ibaret kaldı.
Buna dair bir aksiyon gösterilemedi. Bizim de bu yönde eleştirdiğimiz hususlar var hocam. Mesela Aile Bakanını, önceki Aile Bakanlarına nazaran birçok noktada takdir ediyoruz. Çünkü biz en başta, Aile Bakanının evli ve çocuklu olması gerektiğini düşünüyoruz. Fakat tıra binip fotoğraf vermek, kadına annelik vazifesini yüklemek yerine sokağa davet etmek akıl kârı değil.
Oraya kadar gitmeyin. Ben İstanbul Sözleşmesi’ni Türkiye’ye ilk duyuran kişiyim, elhamdülillah. Benden sonra birçok çalışma başladı, pek çok isim benden destek aldı. Sonrasında Büyük Aile Platformu’nun kurulmasına ön ayak olan kişiyim; hamdolsun Rabbim bana bunu nasip etti. İlk Saraçhane’deki Büyük Aile yürüyüşünü de organize eden kişilerden biriyim. Kürşat Mican, o dönem henüz resmiyette bir Büyük Aile Platformumuz olmadığı için, Kürşat Mican’ların platformu üzerinden bu işi yürütmüştü. Ama bu işte her şekilde taşın altına elini koyan, yükü omuzlayan kişilerin başında ben de vardım. Saraçhane’deki o yürüyüşten sonra, dönemin Aile Bakanı ismimizi vererek bir tweet attı ve “Bu arkadaşlar nefret suçu işlemişlerdir” dedi. Şuraya bakın. İşte bu da bizim bir gerçeğimiz.
Elhamdülillah, çok ciddi bir mesafe kat edildi. Cumhurbaşkanımıza her sene yapmış olduğumuz çalışmalarımız, sempozyumlarımız kitaplaştırıldı, dosyalaştırıldı, raporlaştırıldı ve kendisine iletildi. Evet, artık belirli bir mesafe alındı ve hedefe doğru gitmemiz gerektiğini de bu süreçte görmüş olduk.
Yani sivil toplum kuruluşlarının “Aile Yılı”, “Anne Yılı” gibi başlıklar üzerinden bu meselelerin üzerine ciddi şekilde eğilmesi, hareket etmesi gerektiğini söylüyoruz değil mi?
Tabii ki. Nihayetinde sivil toplum kuruluşları, aslında toplumun alt tabakasındaki hareketliliği ve kıvılcımı sağlayan, bunu organize eden kuruluşlardır. Sivil toplum kuruluşları “bismillah” dediğinde, bir yerlere bir şeyler getirilebiliyor. Allah razı olsun Hüdayi Vakfı’ndan; bana verdikleri desteklerle bu yürüyüşleri gerçekleştirebildik. Yoksa benim ekonomik olarak etim ne, budum ne; hiçbir şey yapamazdım. Onlar destek oldular. Onların yardımı ve yöntemiyle çok ciddi mesafeler kat edildi. Ama “Anne Yılı” ilan edilirse ne olur biliyor musunuz? Abbasilerin yıkılma nedenini ortadan kaldırırız. Osmanlı’nın yıkılma nedenini ortadan kaldırırız. Endülüs’ün yıkılma nedenini ortadan kaldırırız. Bu üçünün de yıkılma nedeni, günümüzde olduğu gibi, anne makamının sıradanlaştırılmış olmasından kaynaklanıyordu. Öyle ki Endülüs’ün son dönemlerinde, iyi biliyoruz. Anne Endülüs’te neredeyse köle muamelesi gören bir hâle geliyor. Biz şu anda buraya yaklaşıyoruz. İnşallah yaklaşmayız ama maalesef yaklaşıyoruz. Yaklaştığımızda da anneyi onlar gibi bir hayatla yaşatırsak, işte o zaman sıkıntı başlar.
Bizim dönüşüm tablomuz şu: Bugün merkezimize Müslümanca hareket etmeyi koymak zorundayız. Ama günümüzde dindar olarak bilinen ya da muhafazakâr Müslümanlar —ki İhsan Fazlıoğlu Hoca “Muhafazakâr Müslüman’ın sekülerden farkı yoktur” diye ifade eder; ben de buna imzamı atıyorum— bugün hangi reflekslerle devlet merkezlerine yaklaşmaya çalışıyorlar, bunu tespit etmemiz gerekiyor. Bu tespit hem sivil toplum kuruluşları tarafından hem de devletin en önemli icra makamı tarafından yapıldığında, bütün bunların önüne geçilebilir. Ama biz ne yapıyoruz? Osmanlı’da ayanlar vardı, bilirsiniz. Önce bu ayanların hem sosyolojik hem bireysel olarak ellerini kollarını bağladılar. Sonra ayanları kendi sofralarına davet ettiler. Ulemayı davet ettiler, cemaatleri davet ettiler ve hepsine yeni bürokratik alanlar açtılar. Doğal olarak bu tür çalışmalar yapıldığında, az önce zikrettiğim o güruh bu çalışmalara iştirak etmiyor. Çünkü artık bir yerlere, bir yerlerden bağlı hâle geliyorlar. Ben, LGBT yürüyüşünün ilk yapıldığı sene —isim vermeyeceğim, bu kişiyi arayıp çağırdığımda bana verdiği cevap şuydu: “Beni onlardan da takip edenler var, ben onlardan da ekmek yiyorum.” deyip yürüyüşe katılmadı. Ben böyle İslâmcılar tanıyorum. Bunların hepsi bizim gerçeklerimiz. Bu sosyolojik gerçeklikleri iyi öğrenmemiz gerekiyor.
Ben şu anda İbn Haldun Üniversitesi’nde, danışman hocam ile birlikte “Sosyoloji kaderdir” başlıklı bir test çalışması yapıyorum. Mesele sosyolojide bitiyor. Her şey sosyolojide. Çünkü bizim yüz tane hayat kuralımız varsa, bunun elliden fazlasını sosyoloji dolduruyor. O zaman sosyolojik gerçekleri iyi öğrenmek ve iyi öğretmek zorundayım. Benim on kişilik bir doktorlar grubum var. On–yirmi kişilik bir yüksek lisans grubum var. Bunlara yeni bir halka katıldı: Öğretmenler kadrosu. Öğretmenler kadrosu katıldığında çok ilginç bir gerçeklikle karşılaştım. Öğretmenler, kendi branşları dışında genel kültür anlamında, temel seviyede bile bilgiye sahip değiller. Bu ülkenin öğretmeni böyleyse, Nurettin Topçu’nun bahsettiği muallim nerede? O öğretmeni de yetiştiren yine anne.
O zaman “Anne Yılı” ilan edildiğinde, toplumun hangi katmanını düşünürseniz düşünün, muhteşem çözümler üretilir. Gerçekten muhteşem çözümler üretilir. Huzur gelir. Klişe bir söz gibi durabilir ama “toksik” kadın imajı çürütülür. Duygusal boşluklar kapatılır. Ahlâkî sorunlar ortadan kaldırılır. Boşanma oranları düşer. Cumhurbaşkanımızın son dönemde sıklıkla serzenişle dile getirdiği nüfus oranının azalması meselesi de yine annelikle ilgilidir. Annelik makamını güçlendirirsek, nüfus probleminden de kurtuluruz. Yani aslında “Anne Yılı” ilan edildiği takdirde, biz toplum olarak birçok travmamızdan kurtulabiliriz. İyileşiriz.
Anneliğe yönelik teşviklerin de mutlaka gündeme alınması gerekiyor. Çalışan kadınlara çeşitli destekler sağlanıyor; ancak anne olmaya aday hanımlar için benzer teşvikler yeterince görülmüyor. Oysa anne olmayı özendirecek maaş, çocuk üzerinden destek ya da benzeri uygulamalarla güçlü bir yönlendirme başlatılabilir. Bu tür düzenlemeler, “Anne Yılı” kapsamında proje olarak ele alınıp hayata geçirilebilir.
Kesinlikle anneliğe verilecek olan bir annelik maaşı zaten mukavemeti düşük olan kadını motivasyonunu sağlayacaktır. Bu çözümlerden bir tanesidir ya da bu yıl boyunca yapılması gerekenlerden bir tanesidir. Ama birçok şeyin yapılması gerekiyor. En azından “Aile Yılı”yla ailenin tarumar olduğunun tespitini yapabildik. Belki bir sonraki sene “Baba Yılı” deriz. En azından ben yeni öğrendim; 2026–2030 arasında nüfusu çoğaltmaya yönelik çalışmalar yapılacakmış. Devlet tarafından hazırlanmış, oluşturulmuş bir çalışmaymış. Anladığım kadarıyla bu süreç yavaş yavaş kurumlara da gönderilecek. O hâlde biz 2026 yılını “Anne Yılı” ilan ederek başlatabiliriz.
Teşekkür ederim hocam.
Ben teşekkür ederim.
Aylık Baran Dergisi 47. Sayı Ocak 2026