Tarih

Sene-i devriyesinde Osmanlı Hanedanı'nın sürgüne gönderilmesi

4 Mart 1924’te Osmanlı hanedanının sürgüne gönderilmesi, yalnız bir ailenin değil, altı asırlık bir devlet hafızasının vatanından koparılışını simgeleyen tarih olarak kayda geçti. Bir gecede yurtsuz bırakılan hanedan mensupları gurbetin çilesine savrulurken, geride kalan miras dağıldı, kökle bağ koparıldı. Yıllar sonra verilen dönüş izinleri ise kaybolan zamanın ve silinen hatıranın yerini doldurmaya yetmedi.

Abone Ol

4 Mart 1924 itibarıyla Osmanlı hanedanının sürgüne gönderilmesi altı asır boyunca i’lâ-yı kelimetullah bayrağını burçlarda tutan bir sülalenin, kendi senelik emeklerinin mahsulü vatanında "parya" ilan edildiği meşum bir takvimin adıdır. 431 Sayılı Kanun, bir gece yarısı baskınıyla, şehzadeleri, sultanları ve masum çocukları, ellerine tutuşturulan tek yönlü "ihraç" belgeleriyle meçhule sürüklemiştir. Bu, bir milletin kendi köklerine vurduğu en ağır baltadır. Batı’nın "hasta adam" diye yaftaladığı devin evlatları, şimdi Batı’nın başkentlerinde ekmeğe muhtaç hale getirilerek, düşmanları tarafından adeta kinle intikam alınmak istenmiştir.

Bir milletin en büyük mirasçılarına sürgün

Son Halife Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe’den atılması, bir imparatorluk hafızasının silinme teşebbüsüdür. Gecenin bir yarısı, bir hırsız gibi sarayından çıkarılan Halife, Çatalca İstasyonu’nun soğuk rayları üzerinde bekletildi. Şark Ekspresi’nin vagonlarına doluşan 234 hanedan mensubu; sadece birer insan değil, birer tarih abidesiydi. İsviçre sınırlarında "vatansız" muamelesi gören, pasaportlarına "geri dönmemek kaydıyla" şerhi düşülen bu asil aile, Avrupa’nın kucağına birer mülteci gibi atılmıştır. Maddi varlıkları gasp edilmiş, şahsi mülklerine el konulmuş ve koca bir hanedan, açlığın ve sefaletin pençesine kasten terk edilmiştir.

Hanedan mirasına talan

Sürgün sadece bedenleri değil, ruhu ve mirası da hedef almıştır. Hanedan İstanbul’dan yaka paça atılırken, geride kalan saraylar ve konaklar adeta bir leş kargası sürüsü gibi simsarların hücumuna uğradı. Bu yağmanın en karanlık figürlerinden biri olan dişçi Sami Günzberg ve hempaları, hanedanın çaresizliğini fırsat bilerek paha biçilemez tabloları, hat eserlerini ve mücevherleri yok pahasına Avrupa piyasalarına peşkeş çekmiştir. Bir imparatorluğun estetiği, Yahudi ve azınlık tüccarların tezgahlarında "ganimet" niyetine satılmış; New York’tan Paris’e kadar dünya müzeleri, bizim çalınan hafızamızla donatılmıştır. Toprakları paylaşılan devletin, sofrasındaki porseleni bile çalınmıştır.

Çile devri

Gurbet, Osmanlı evlatları için bir "çilehane"ye dönüşmüştür. II. Abdülhamid Han’ın torunu Şehzade Mehmet Orhan Efendi’nin Paris sokaklarında taksi şoförlüğü yapması ve ardından bir mezarlık bekçisine dönüşmesi, tarihin en ağır hicranıdır. V. Murad’ın kızı Fehime Sultan’ın Fransa’da bir kulübede veremden eriyerek can vermesi ve cenazesinin belediye tarafından kaldırılması, bir milletin ecdadına karşı en büyük utanç vesikasıdır. Şehzade Cengiz’in üç kuruş ekmek parası için boks ringlerinde yediği yumruklar, aslında İslam’ın onuruna atılmış yumruklardır. Çöplerden yiyecek toplayan sultanların, otel odalarında açlıktan ölen şehzadelerin ahı, bu toprakların üzerinde hala bir bulut gibi asılı durmaktadır.

Kadın üyelere 1952’de, erkek üyelere ise ancak 1974’te lütfedilen dönüş izinleri, aslında bir iade-i itibar değil, bir vicdan azabının dışa vurumudur. Döndüklerinde ne sığınacak bir saçak altı ne de kendilerini tanıyan bir nesil bulabilmişlerdir. Türkçe’yi unutan şehzadeler, vatan hasretiyle kavrulan sultanlar, gurbet topraklarında birer birer toprağa düşmüştür.

{ "vars": { "account": "UA-216063560-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }