Kırım’ın Türk ve İslam tarihi

Kırım, Karadeniz’in kuzeyinde stratejik konumu sebebiyle tarih boyunca büyük güç mücadelelerinin merkezinde yer aldı. Bölgede Türk varlığı çok eski dönemlere kadar uzanır. Kırım Tatarları, Altın Orda Devleti’nin dağılmasının ardından XV. yüzyıl ortalarında Kırım Hanlığı çatısı altında siyasi varlıklarını devam ettirdiler. Kırım Hanlığı, kısa sürede Karadeniz’in kuzeyinde güçlü bir siyasi ve askerî merkez hâline geldi.

Sene-i devriyesinde Osmanlı Hanedanı'nın sürgüne gönderilmesi
Sene-i devriyesinde Osmanlı Hanedanı'nın sürgüne gönderilmesi
İçeriği Görüntüle

Kırım Hanlığı’nın Osmanlı Devleti ile kurduğu ittifak, bölgenin tarihî seyrini belirleyen en önemli gelişmelerden biri oldu. Kırım atlıları, Osmanlı Devleti’nin seferlerinde önemli roller üstlendi. Bu ittifak, Karadeniz’in kuzeyinde Rus yayılmasına karşı uzun süre ciddi bir denge unsuru teşkil etti. Kırım Hanlığı’nın varlığı, Moskova merkezli Rus gücünün güneye inmesini ve Karadeniz’e hâkim olmasını uzun süre engelledi.

Rusya’nın tarihî hedeflerinden biri Karadeniz’e inmek, Kırım’ı kontrol altına almak ve ardından İstanbul’a uzanan jeopolitik hattı kendi lehine çevirmekti. Bu sebeple Kırım, Rus yayılmacılığı açısından sadece bir toprak parçası değil, Osmanlı coğrafyasına ve İslam dünyasına açılan kritik bir kapı olarak görüldü.

Küçük Kaynarca ile başlayan çözülme

Kırım’ın kaderini değiştiren dönüm noktalarından biri 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması oldu. Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan bu antlaşma, Kırım Hanlığı’nı Osmanlı himayesinden çıkardı. Kırım’a görünürde bağımsızlık verildi; fakat bu “bağımsızlık”, Rus müdahalesine açık bir ara rejimden ibaretti.

Osmanlı ile siyasi bağları zayıflayan Kırım, Rusya’nın baskısına açık hâle geldi. Rusya, Kırım’ın iç işlerine müdahale etmeye başladı. Han seçimleri, yerel dengeler ve halk üzerindeki baskılar üzerinden Kırım adım adım Rus nüfuzuna sokuldu. Kırım halkı Osmanlı Devleti’nin yeniden himaye kurmasını istese de Osmanlı, aynı dönemde hem içeride hem dışarıda ağır meselelerle karşı karşıyaydı.

1783’te Çarlık Rusyası Kırım’ı ilhak etti. Bu ilhak, Kırım Tatarları açısından asırlık felaketler zincirinin başlangıcı oldu. Rus idaresi Kırım’ın demografik, kültürel ve dinî yapısını değiştirmeye yöneldi. Türk-İslam kimliğini zayıflatmak için yer adları değiştirildi, tarihî izler silindi, Müslüman halk göçe zorlandı. Kırım Tatarları, “Ak Toprak” dedikleri Osmanlı topraklarına kitleler hâlinde hicret etmeye başladı.

Ruslaştırma ve göç siyaseti

1783 ilhakından sonra Kırım’da yürütülen siyaset, sadece idari bir hâkimiyet kurmakla sınırlı kalmadı. Rus yönetimi, Kırım’ın yerli Müslüman-Türk nüfusunu azaltmayı, bölgeyi Slavlaştırmayı ve Kırım’ın Osmanlı-İslam havzasıyla bağını koparmayı hedefledi. Köylerin çevresine kiliseler ve manastırlar yapıldı, yerli halk üzerinde baskılar arttı, Türk ve Müslüman varlığı sistemli biçimde geriletildi.

Kırım Tatarlarının Osmanlı topraklarına göçü, uzun yıllar devam etti. Bu göçler, sadece ekonomik sebeplerle açıklanamaz. Baskı, dinî ve kültürel kuşatma, mülkiyet kayıpları ve Rus idaresinin sindirme politikaları Kırım Tatarlarını vatanlarından uzaklaştırdı. Buna rağmen Kırım’daki Türk varlığı tamamen ortadan kaldırılamadı. Kırım Tatarları, ağır baskılara rağmen dinlerini, dillerini ve vatan hafızalarını korudu.

XX. yüzyıla gelindiğinde Çarlık Rusyası yerini Sovyet rejimine bıraktı. Fakat Kırım Tatarları açısından baskının mahiyeti değişmedi. Bolşevik idare, dinî kurumlara, millî yapılara ve geleneksel hayata müdahale etti. Camiler kapatıldı, din eğitimi baskı altına alındı, aydınlar ve kanaat önderleri hedef alındı. 1930’lu yıllarda Sovyet baskısı daha da ağırlaştı. Kırım Tatar aydınları, din adamları ve toplumsal önderler tutuklandı, sürgüne gönderildi veya ortadan kaldırıldı.

18 Mayıs 1944 sabahı

18 Mayıs 1944 Perşembe günü Kırım Tatarları için felaketin en ağır safhası başladı. Stalin yönetimi, Kırım Tatarlarını “toplu ihanet” suçlamasıyla hedef aldı. Bu suçlama, bir milleti cezalandırmak için kullanılan siyasi bir bahaneydi. O sırada Kırım Tatar erkeklerinin önemli bir kısmı Sovyet ordusunda görevdeydi veya çalışma birliklerine alınmıştı. Kırım’da kalanların büyük bölümü kadınlar, çocuklar ve yaşlılardan oluşuyordu.

Sovyet askerleri sabaha karşı evleri bastı. Ailelere hazırlanmak için çoğu yerde 10-15 dakika gibi çok kısa süreler verildi. İnsanların yanlarına eşya, yiyecek veya para almalarına çoğu zaman izin verilmedi. Evler mühürlendi, anahtarlar alındı, köy meydanlarında toplanan insanlar kamyonlara bindirilerek tren istasyonlarına götürüldü.

Ardından hayvan vagonlarına dolduruldular. Bu vagonlar insan taşımaya uygun değildi. Kalabalık, havasızlık, açlık, susuzluk ve hastalık kısa sürede ölümlere yol açtı. Kapılar günlerce açılmadı. Kapılar açıldığında çoğu zaman ölenlerin cesetleri dışarı atıldı. Bazı çocuklar su içmek için trenden indiğinde geride bırakıldı. Aileler birbirinden koparıldı, anneler çocuklarını, kardeşler kardeşlerini kaybetti.

Sürgün güzergâhları ve ölüm yolculuğu

Kırım Tatarları Sibirya’ya, Özbekistan’a, Urallara ve Kazakistan’a dağıtıldı. Yolculuk haftalar sürdü. Sürgün edilenlerin önemli bir kısmı yolda hayatını kaybetti. Açlık, susuzluk ve salgın hastalıklar, özellikle yaşlılar ve çocuklar üzerinde yıkıcı etki yaptı. Vagonlarda mahremiyet yoktu, sağlık şartları yoktu, temel insani ihtiyaçlar karşılanmadı.

Sürgün edilen Kırım Tatarları gittikleri yerlerde de ağır şartlarla karşılaştı. Çoğu istasyonlarda bekletildi, ardından kolhozlara, fabrikalara, tarlalara veya ağır çalışma alanlarına dağıtıldı. Yerli halka, Kırım’dan gelenlerin “hain”, “kaçkın” veya “tehlikeli” kimseler olduğu yönünde propaganda yapılmıştı. Bu sebeple sürgün edilenler ilk dönemde büyük bir dışlanma ile de karşı karşıya kaldı.

Buna rağmen zaman içinde Kırım Tatarlarının Müslüman kimliği ve mazlumiyeti anlaşıldı. Özellikle Orta Asya’daki Müslüman halklar, onların ibadetlerini ve hayat tarzlarını görünce bu propagandanın yalan olduğunu fark etti. Sürgün edilen aileler, yokluk içinde hayata tutunmaya çalıştı. Açlık, hastalık, ağır çalışma, aile fertlerinin kaybı ve vatan hasreti, sürgün neslinin ortak kaderi oldu.

Sürgün sadece insanları değil, hafızayı da hedef aldı

18 Mayıs sürgünü, sadece nüfusun bir yerden başka bir yere taşınması değildi. Sovyet yönetimi, Kırım Tatarlarının vatanla bağını koparmak istedi. Sürgünden sonra Kırım’daki Tatar köylerinin isimleri değiştirildi, mezarlıklar ve tarihî eserler tahrip edildi, camiler kapatıldı veya başka amaçlarla kullanıldı. Kırım Tatarlarının evlerine başka nüfuslar yerleştirildi. Böylece Kırım’ın tarihî ve kültürel kimliği üzerinde kapsamlı bir tasfiye uygulandı.

Kırım Tatarlarının geçmişi, Sovyet resmî söyleminde silinmeye çalışıldı. Bir milletin toprağıyla, mezarıyla, diliyle, diniyle ve hatırasıyla kurduğu bağ hedef alındı. Fakat bu tasfiye siyaseti Kırım Tatarlarının hafızasını tamamen yok edemedi. Sürgünde doğan nesiller dahi Kırım’ı “vatan” olarak bildi. Aile içinde anlatılan hatıralar, dualar, gelenekler ve dil, vatan fikrini ayakta tuttu.

Tanıklıklar sürgünün mahiyetini gösteriyor

Sürgün hatıralarında ortak manzara aynıdır: Gece veya sabaha karşı kapıların kırılırcasına çalınması, askerlerin birkaç dakika süre vermesi, ailelerin neye uğradığını anlayamadan evlerinden çıkarılması, köy meydanlarında toplanan kalabalıklar, istasyonlarda bekleyen hayvan vagonları ve sonu bilinmeyen bir yolculuk.

Bazı aileler yanına sadece biraz yiyecek alabilmiş, bazıları hiçbir şey alamamıştır. Bazı anneler çocuklarını kaybetmiş, bazı çocuklar anne babasız kalmıştır. Sürgün bölgelerinde ölümler devam etmiş, birçok aile birkaç ay içinde birden fazla ferdini açlık ve hastalık sebebiyle toprağa vermiştir.

Bu hatıralar içinde Kur’an’ını yanına almaya çalışan annelerin, hastalarını sırtında taşıyan evlatların, tarlalarda açlıkla boğuşan ailelerin, sürgünden yıllar sonra Kırım’a dönmek için bütün varlığını geride bırakan insanların hikâyeleri vardır. Bu tanıklıklar, sürgünün resmî bir “iskân” uygulaması değil, doğrudan doğruya bir milletin kırılması anlamına geldiğini göstermektedir.

Dönüş de çileli oldu

Sovyetler Birliği’nin çözülmeye başlamasıyla Kırım Tatarları için ana vatana dönüş yolu açıldı. 1980’lerin sonlarından itibaren sürgün coğrafyalarında yaşayan Kırım Tatarları Kırım’a dönmeye başladı. Ancak dönüş, kolay ve devlet eliyle desteklenen bir dönüş olmadı. Vatanlarına gelen Kırım Tatarları evlerinin başkalarına verildiğini, köylerinin eski hâlinden uzaklaştığını, tarihî izlerinin büyük ölçüde silindiğini gördü.

Birçok aile, boş arazilere yerleşmek zorunda kaldı. Kimi yerde çukurlar kazılarak barınaklar yapıldı, kimi yerde gecekondu tarzı evler inşa edildi. Bu evler zaman zaman yetkililer tarafından yıkıldı, Kırım Tatarları tekrar yaptı. Sürgünde hayatta kalmayı başaran bu insanlar, kendi vatanlarında yeniden yer edinmek için uzun süre mücadele etti.

Yaklaşık 300 bin Kırım Tatarının ana vatana dönebildiği ifade edilmektedir. Fakat maddi imkânsızlıklar, bürokratik engeller, sağlık sorunları ve siyasi baskılar sebebiyle birçok Kırım Tatarı dönüş imkânı bulamadı. Dönenler ise kendi topraklarında azınlık hâline getirilmiş bir halk olarak hayat mücadelesi vermeye devam etti.

Kırım meselesi kapanmış bir dosya değildir

18 Mayıs 1944 Kırım Tatar sürgünü, XX. yüzyılın en ağır toplu cezalandırma ve yerinden etme hadiselerinden biridir. Bu sürgün, Stalin döneminin baskıcı karakterini gösterdiği kadar Rus yayılmacılığının Kırım üzerindeki uzun vadeli hedeflerini de ortaya koyar. Kırım Tatarları, önce Çarlık Rusyası’nın ilhak ve Ruslaştırma siyasetiyle, ardından Sovyetler Birliği’nin sürgün ve tasfiye politikasıyla karşı karşıya kaldı.

Bugün 18 Mayıs, Kırım Tatarları için matem günü olmanın yanında tarihî hakikatin hatırlandığı bir gündür. Bu tarih, vatanından koparılan bir milletin yaşadığı acıyı, fakat aynı zamanda kimliğini koruma iradesini de ifade eder. Kırım Tatarları sürgünde erimedi, dillerini ve dinlerini tamamen kaybetmedi, vatan fikrini yeni nesillere aktardı.

Kırım sürgünü, “geçmişte kalmış” bir hadise olarak ele alınamaz. Çünkü sürgünün hedefi olan vatan, kimlik ve tarih meselesi bugün de canlıdır. Kırım’ın Türk ve Müslüman hafızası, 18 Mayıs 1944’te hayvan vagonlarına doldurulan insanların hatırasında yaşamaya devam etmektedir. Kırım Tatarlarının yaşadığı bu büyük felaket, bir milletin zorla yerinden edilmesinin ve tarih sahnesinden silinmek istenmesinin açık örneklerinden biridir.

18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları vatanlarından koparıldı. Ancak sürgünü planlayanların gücü, Kırım Tatarlarının vatan şuurunu, dinî kimliğini ve tarihî hafızasını yok etmeye yetmedi. Kırım davası, bugün hâlâ bu hafızanın üzerinde yükselmektedir.